Polemik üzerine
Polemiği severim; ama polemik olsun diye yapmam o işi! Kimileri, sanki gerçekten ‘polemik için polemik’ yaptığımı zannettiklerinden, adımı ‘huysuz’a çıkarmışlardır.
Edebiyat çevresini, düpedüz bir ahbabçavuş birlikteliği gibi olarak düşünenler içinse ‘polemik’ten vebadan kaçar gibi kaçmak gerekiyordur. Ben böyle düşünmem. Doğru bildiğimi yazmış, düşüncelerimi birilerini incitebilir kaygısıyla dile getirmekten asla çekinmemişimdir. Entelektüel ve ahlakî motivasyonlardır beni tartışmaya, polemiğe yönelten;–kişisel öfkeler, hınçlar, düşmanlıklar, hasetler değil!
Ama nedense bizim edebiyat çevremiz, öküz altında buzağı aramaya, her eleştirinin arkasında bir ardniyet bulmaya meraklı olmuştur her zaman. Sebeplerle değil, gerekçelerle ilgilenilir. Gerekçeler ise, daima bir ardniyet arayışına dönüşür. Mesela, yazdığınız bir eleştiri yazısında öne sürdüğünüz görüşlerin doğru ve tutarlı olup olmadığına, kısaca, onu hangi sebeple yazdığınıza bakılmaz çoğu kez; onu yazmakta özel ya da bireysel bir gerekçenizin olup olmadığı, bir ardniyetin olup olmadığı araştırılır. Sizi yazıyı yazmaya götüren sebepler geneldir; ama genele değil özele, sebebe değil gerekçeye bakılır. Her eleştiri yazısının sanki, mutlaka özel bir gerekçesi olması, ardniyetle yazılmış olması gerekiyormuş gibi! Bir çeviride bulduğum yanlışları yazıp, o kitabın çevirmenini eleştirdiğimde, bana sorulan soruların neredeyse tümü, benim açıkladığım yanlışlara (beni o yazıyı yazmaya götüren sebebe) ilişkin değildi;– o çevirmenle, kişisel olarak ‘ne alıp veremediğime’ (o yazıyı yazmamın gerekçelerine) ilişkindi! Evet, maalesef öyleydi... Oysa, hiçbir özel gerekçem ya da ardniyetim yoktu o eleştiriyi yazarken;– aramızda hiçbir şey geçmemişti, çevirmenle tanışmıyordum bile!
Yazılarımın özel gerekçeleri yoktur, gerekçe atfedenlere de aldırmam, ‘Hilmi Yavuz, bu eleştiriyi yazıyorsa, mutlaka bir gocunmuşluğu vardır.’ diyenlere güler geçerim. Eleştirilerimi özel ve kişisel gerekçelerle ya da ardniyetlerle yazmam yazmasına da, bir yazımın, özel ve kişisel gerekçelerle ya da ardniyetlerle okunmasına asla tahammül edemem...
Bu ardniyetli okuma, hele mantıkî maluliyetler de içeriyorsa, beni büsbütün çileden çıkarır. Bir örnek vereyim: Geçenlerde, ünlü bir yazarın kitabının çok satıyor olması dolayısıyla yazdığım bir yazı üzerine, bir gazeteci, beni söz konusu kitabı ‘okumadan eleştirmek’le suçladı! Oysa ben, kitabın kendisini eleştirmiyordum ki, – çok satıyor olmanın, kitabı ‘niteliksiz okur’la buluşturuyor olmasını eleştiriyordum. O gazetecinin, bir kitabın satışı üzerine yazmanın, mutlaka, o kitabın okunmasını gerektirmediğini anlayacak idrak seviyesinde olduğunu zannediyordum. Yanılmışım...
Hamiş: Bir de Bay Hakkı Devrim var. Yahya Kemal’in Behçet Kemal için söylediğini alıntılayarak söylersem, ‘O, bir fenomen!’ Geçen haftaki yazımda, Orhan Pamuk’un ‘niteliksiz okur’la buluştuğunu söylemem, Bay Devrim’i öfkelendirmiş. Bay Devrim ‘niteliksiz okur’ sözüne, niçin alınıyor dersiniz?
Octavio Paz’ın (1990 Nobel ödüllü Meksikalı şair) ‘En iyi satanlar, edebî eserler değil, ticarî eşyalardır.’ sözünü alıntılamıştım o yazımda. Bay Devrim, buna da kızmış. ‘Saçmaladığının farkında olmalı ki, iddiasına şahit aramış.’ diyor. ‘Şahit’, Octavio Paz! Bu duruma göre, ‘En iyi satanlar edebî eserler değil, ticarî eşyalardır.’ sözünü, bu konudaki iddiamı kanıtlamak için alıntılamış olmamdan dolayı, Paz da, benimle birlikte ‘saçmalamış’ (!) oluyor.
Şimdi lütfen söyleyin, ‘saçmalayan’ kim?
13.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
h.yavuz@zaman.com.tr
|