Bölge Haberleri |
|
|
|
|
İSKENDER PALA |
 |
Demetlenmiş tuhfeler
Refref Süvarisi’ne bir armağan
olsun diye bu yazı...
Bir çiçekten diğerine akan polenler gibi doğurgan, güneşten aya vuran ışık kadar bereketlidir hediyeler. Bir ilkyaz sıcağı hercai menekşeleri nasıl ısıtırsa öyle ısıtır gönülleri ve öyle renk verir yüzlere. Yoluna baş koyulan da, yoluna başlar veren de bir hediyeden can devşirir sonunda. Eşyadan mânâya, ârazdan cevhere hicrettir o.
Melal içinde mütevazı bir lezzettir hediye; açık bir kalpten çıkınca açık kalpler bulan. Huzura erdiren bir bakış gibi, mescitlerin kubbelerine bir nakış gibi; tayy–i zamana çıkmış cârî hallar misali, eşref saate uğramış uğurlu fallar misali... Mahyalardan yağan tazarrularca, uzakları yakın eden arzularca...
Sevilene doğrudur bütün hediyeler ve buzlu mermerleri eritir heyecanları alev alev. Zoraki peçelerini açan da sitemlerin, tüllenen akşamlarına geçen de demlerin bir hediyenin gülümseyen yüzüdür hep. Güllere renk, varlığa âhenk diye alınır ve verilir. Yağmurlu kuşluklarda görülen hasret rüyaları hep hediyelerin habercisidir çünkü. Ve bir çocuğun alnında bahar sevinci, bir granit kalpte nisan damlasıdır; eylül düşüncelerine şiir, yaralıya bir nefes sıhhat olup yansır. Gurûb eden hüzünlerin yeni dünyalarını hediyeler değil midir getiregelen içimize daim?
Hediye Rabb’ın faziletindendir, ve cehalet içinde damar damar ilim, melâl içinde beyazdan beyaz şiir olup akar. Yaşamanın ellerinden tutunup beyaz mendillere çıkınlanarak yollanır trenlerin ardından. Bir ölüye fatiha, bir deliye gülümseyiş gibi; bir dilenciye altın, bir Mecnun’a Leyla gibi. Zemheride yolda kalanları yurduna kavuşturan meltem, ecelini ve ekmeğini paylaşan civanmertler töresi: Hediye... Sevinçten bir adım önceki...
Bir hân–ı yağmada bir gümüş kaşıktır hediye, bir bayram tebrikinde mercan bir tesbih... Gül yansımasında gül satanlar, gül alanlar pazarlığı... Yuvasına dönen kuşun çatlayan yumurtasındaki çocuğu, ve ninnilerle uyutulup türkülerle uyandırılan yavruda nazar boncuğu...
Basamakların çıkamadığı yerlere kanatlanır bir hediye, ve kâh Züleyha’nın Yusuf’a gülümsemesi, kâh Süleyman’ın Belkıs’ı çağıran sesi olur. Beatrix’in Mesih’i kanatan nefesidir bazan, ve bazan Semiramis’in asma bahçelerinde renk eleyen kölesi. Ya Musa’ya Tur kokulu Kitâb–ı Mukaddes’i... Bazan ölüm bile bir hediyedir kıymet bilene...
Hediye belki bir şiirdir şair için, bir çiçek değil; hem okunası, hem yazılası... Rivayet ederler ki hediye bir kadının adıydı, fasih cümleler kuran. Hediye bir aşk idi bir kapının anahtarını çevirmek kadar yakında, ve yeisten uykusuz geçen gecelerden sonra sevinçle uyanmaktı bir hücrede... Hediye, sevgiliye “Bir gece rüyana gireceğim!” demek ve sonra hiç uyuyamamaktı...
Ve hediye, gündüz herkes gibi çağırıp, gece adını bir iyelik ekiyle kulağına fısıldamaktır sevilenin. Bir hazineyi mahallesine gömüp, adını define diye çağırmaktır sonra. Kollarını sevilende kavuşturanlar bilir hediyeyi, adının yanına adını yazanlar bilir. Sevdiğine hediye alıp sevgisini binlerce çoğaltanlar bilir...
Her şeyden önceydi hediye ve ilk yaratılan nura ilk tecelli hitabı olmuştu: Hani Kaf ve nun!.. Yarın senden beni soracaklar... Bir hediyesini gönlümde taşıdım demez misin sevgili!.. Ve hediyeni gönlümde taşıdığıma inanmaz mısın Sevgili!..
Korkutan ve Müjdeleyen’e bir selam olsun diyeydi bu yazı.
14.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
i.pala@zaman.com.tr
|
|
|
REHBER ABİ |
 |
Rehber Abi, neredesin?
Cümle âlemce ‘Şubat tatili’ adı verilen, topu topu iki haftacıktan oluşan zaman diliminin kendini bilen üniversite adayları açısından tatil anlamına gelmediğini, yoğun bir çalışma dönemi olacağını iki hafta önceki yazımda belirtmiş ve bununla alakalı tavsiyelere başlamıştım. Ne acıdır ki olayın en kritik anında bana ayrılan yerim bitmişti. Tavsiyelerin devamı olan yazım ise aslında geçen hafta yayınlanacaktı. Ama eğitim sayfasının geçen hafta teknik bir sebeple yayınlanamaması üzerine bizim yazıyı da okuyamadınız. Normal zamanda sizin için büyük kayıp olan bu durum gazetemizin vermeye başladığı denemeler sayesinde zararsız atlatılmış oldu. ÖSS denemeleri ile birlikte yayınlanan rehberlik köşelerinde işin uzmanlarından her hafta benzer konularda faydalı tavsiyeler almaya başladınız bile. Aslında fırsattan istifade ben de “hiç diğer sınavlardan bahsetmiyorsun?” diye sitem dolu e–mailler yollayan okuyucularıma ilerideki haftalarda daha çok vakit ayırma imkanı bulduğum için sevinçliyim. Yazımı göremeyince “Rehber Abi, neredesin?” diye hararetle soranlara da bu vesile teşekkür ederim.
Tatil başlayalı nerede ise bir hafta oldu. Hâlâ ısrarla ders çalışmaya devam edenlerdenseniz şu birkaç noktaya da dikkat etmenizde fayda var; senenin bu en büyük ders çalışma fırsat ve imkanı sırasında mümkün olduğunca fazla konuya göz atmaya çalışın. Bu konudan soru çıkmaz demeyin. Her konudan en saçma tipteki soru bile sorulabilir. Herhangi bir soru tipinde birkaç yıldır devamlı soru gelmesi veya tam tersine hiç gelmemesi de bu sene gelip gelmeyeceği hakkında delil olamaz, olsa olsa bir fikir verebilir. Çözüm yaparken takıldığınız soruları bilenlere sorun. Çözümünü öğrenemediğiniz hiçbir soru tipi kalmasın. Ancak ola ki bazı soruları hocalarınız bile çözmekte zorlanıyordur. O zaman fazla kafaya takmayın. Aslında bu tür soruları siz daha görünce kokusundan tanırsınız. Sorunun kokusu mu olur demeyin, bir gün sırası gelince anlatırım.
Daha önce sorularını birkaç kere çözüp ezberleyecek hale gelmedi iseniz geçmiş senelerin ÖSS’lerini bir deneme sınavı mahiyetinde (yani süre koyarak ve başka işle meşgul olmayarak) uygulayınız. Bittiği zaman sadece net sayınıza bakıp ağlamaya başlamak yerine hangi soruları yanlış yaptığınızı tespit ediniz. Akabinde tek tek doğru cevapları inceleyiniz. İncelemekten kasıt sorunun doğru cevabını anlamak, çözüm gerektiren bir soru ise çözümünü öğrenmek ve kafaya iyice yerleştirmektir. Aynı uygulamayı boş geçtiğiniz sorular için de yapınız. Bu tarz bir çalışmayı son 10 yılın bütün ÖSS’leri için yapmaya çalışın. Yaptıkça her yeni çözdüğünüz senede net sayınızın da artmaya başladığını göreceksiniz. Tabii bu kolay bir uygulama değildir. Tek tek cevapları gözden geçirme işlemini bıkmadan usanmadan yapmak üniversite adaylarının çoğu için ÖSS’den daha da zor bir meseledir.
Ve son olarak da en önemli püf noktası; bir Kore atasözü “İşini bir gün ertele, on günde yapamazsın!” der. Tatil başlayalı nerede ise bir hafta oldu. Eğer, birkaç gün dinleneyim de sonra çalışmaya başlayayım demişseniz zaten giden gitti. Bari şimdi, yazı biter bitmez kalkın da çalışın!
14.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
rehberabi@zaman.com.tr
|
|
|
ETYEN MAHÇUPYAN |
 |
İki somut yönetim modeli
Bu topraklarda devletle toplum arasında her zaman mesafe vardı; ancak klasik Osmanlı dönemi, devletin katı otoriter nüfuzunu, toplumun anlam dünyası olan ataerkilliğin içinde eritmesini bilmişti. İmparatorluğun bunca başarısızlığa rağmen böylesine uzun yaşamasının sırrı da belki buradaydı: Devlet toplumun ideolojisini paylaşarak ve taşıyarak kendisini meşru kıldığı oranda, başarısızlığın bedeli de gecikti. Bu tespiti genelleştirirsek, Osmanlı’nın orijinal bir buluş geliştirmektense, yönetim ilminin gereğini yerine getirdiğini söyleyebiliriz. Çünkü uzun vadeli her devlet yapılanmasının asgari koşulu, devletin topluma yabancılaşmaması, onun bakış açısından ve duyarlılıklarından uzaklaşmamasıdır.
Teslim etmek gerekir ki Osmanlı’nın işi Türkiye Cumhuriyeti’nden daha kolaydı. Gerçi cemaatler arası dengeler, iç hiyerarşiler ve bunların devletle mesafesinin ayarlanması maharet gerektirmekteydi; ama unutmamak lazım ki bütün bu cemaatlerin anlam dünyası sonuçta birbirinin aynıydı. Din ve mezhep farklılıkları değişik adetler ve ritüeller yaratsa da, örneğin temel etik normlar veya siyasetin algılanma biçimi ortak bir paydaya oturmaktaydı. Bugün ise işler daha zor: Dünya zihniyetsel bir kırılma yaşarken, devletin doğal tavrı haline gelmiş olan otoriterliğin meşruiyeti bitiyor. Diğer bir deyişle bugün otoriter bir yönetim anlayışının toplum nezdinde meşru olma şansı kalmamış durumda.
Türkiye’de devletin yeniden dini merkez alan bir ataerkilliğe yönelmesi ise hayal. Diğer taraftan liberalizmin modernist yorumu içinde kalındığında günümüzün sorunlarıyla başa çıkmak bir yana, sürekli yeni sorun üretildiği de gözüküyor. Bu durumda ‘akıllı’ bir yönetim için ana trendin demokratlık olduğunu ileri sürmek zor değil. Nitekim mikro ölçekte Türkiye’deki birçok kamu kuruluşu ve belediye bu yönde çaba harcamakta. Son bir örnek Trabzon Emniyet Müdürlüğü’nden: ‘trabzonemniyet.gov.tr’ adlı web sitesi bir yandan vatandaşın hırsızlık ve benzeri durumlarda veya pasaport alırken gereksindiği bilgileri verirken, aynı zamanda da insan hakları ihlallerine karşı bir bilinç oluşturmaya çalışıyor. Daha ilginci site sanal bir karakol işlevi görmekte; yani artık karakola gitmeniz gerekmiyor, şikayetinizi yapıyorsunuz ve polis sizin uyarınıza göre anında harekete geçiyor. Bu sadece bir verimlilik projesi değil; vatandaş açısından bir katılım ve sahiplenme projesi.
Ne var ki demokrat açılımların etki alanı devletin tepesine doğru yükseldiğimizde büyük ölçüde azalıyor ve mesele ‘demokrat açılımların içerdiği potansiyel tehlike karşısında otoriter olmadan nasıl tedbir alırız?’ mantığına hapsoluyor. Bu açıdan 159 ve 312 konusunda yaşananlar hiç şaşırtıcı değil. Devletin yönetim zihniyeti açısından bire bir temsil gücü olan askerin tasarrufları da ne yazık ki aynı ‘vizyonun’ parçası: Kriz yönetimi önplana çıkarılıyor; Milli Müdafaa Mükellefiyeti Tüzüğü’ndeki değişiklikle ordunun özel kuruluşların araçlarına el koyma imkanı genişliyor; vatandaşı ‘bilgilendirmek ve bilinçlendirmek’ üzere askeri bir Tv kuruluyor... Sanki kaçınılmaz bir gerilime hazırlanıyoruz. Mikro ölçekte kamusal hayata katılmayı öğrenirken, devletin makro bakışının topluma zımnen atfettiği nitelikler nedeniyle, tehlike üretme potansiyeline sahip bilinçsiz bir güruh olarak algılanmayı da sürdürüyoruz...
14.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
e.mahcupyan@zaman.com.tr
|
|
|
AHMET SELİM |
 |
Nâzım ve bazı kavramlar (5)
Yahya Kemal şiir için “derûni ahenk” diyor. Bence en kavrayıcı târif yaklaşımı budur. Derûni ahenk sağlanmışsa, hangi dış ahenk unsurlarının kullanıldığı önem taşımaz. Bilinen vezin–kafiye kurallarının uygulanması şiirin doğmasına nasıl yetmezse, onların terk edilmesi de şiirin var edildiğini göstermez... İşi bilmece haline getirmeyelim, şiiri tanımak o kadar zor değildir. Zorlaştırılması başka sebeplerle ilgilidir. Birtakım marjinal çalkantılara bakmayınız. Ortalama seviyeyi bulabilmiş (ve tabii aşabilmiş) bütün poetikaların asgari müşterekleri vardır.
Nâzım Hikmet bile bakınız ne diyor: “Şiir şekil bakımından, nesirden, ölçülü, vezinli oluşuyla ayrılır. Şiir vezinli bir edebiyat çeşididir dedikten sonra, kafiyeye gelelim... İşe derinden bakacak olursak kafiye dediğimiz şey, ölçü sonlarında, yahut satır sonlarında (ana hattıyla) kullanılan ve bunların birbirine uygun bitişlerini sağlayan bir teknik işidir. Kafiyeyi toptan inkâr edenler, bunu muhtevanın icabı değil de bir prensip meselesi sayanlar bile, gerçekte satırlarının sonlarındaki sesleri ayarlamaktadırlar. O halde, şeklî bakımdan şiir, öteki edebiyat çeşitlerinden vezinli ve kafiyeli oluşuyla ayrılır. Bu eski bir tariftir, lâkin bir tarifin eskiliği onun yanlışlığını gerektirmez.” (M.F. 74–75)
Gençler bu satırları okuyunca şaşıracaklardır. Fakat Nâzım işte böyle söylüyor ve doğru söylüyor.
Doğru söylüyor; ama uygulaması böyle olmadı. İdeolojisi bırakmadı. Mücerrette bu aklı başında sözleri söyleyen Nâzım, bakınız müşahhasta ne diyor: “... Orhan Kemal, A. Kadir, yahut Dinamo ve bazı gençler, hem dil hem teknik hem muhtevâ bakımından Fikret’ten üstündür (!).” Orhan Kemal bile (!). “Sen şiiri bırak, nesirde çok daha iyisin” diyerek şiirden vazgeçirdiği Orhan Kemal’i Tevfik Fikret’ten üstün sayıyor. Bu kadar aşırılaşıyor ideolojik kayırmalarında!
Yahya Kemal’e Falih Rıfkı “Osmanlı emperyalizminin destancısı” deyip gazelleriyle alay ediyor. Sabahattin Eyüboğlu da Yahya Kemal’i gerici olarak gösteriyor. (M.K. 91) Nâzım da aynı paraleldedir. “Ölü bir şiir dili vardı” diyor ve şiir dilinin varlığına itiraz ediyor, “irticaya dolu dizgin gitmek”le irtibatlandırıyor. Fikret’i, Yahya Kemal’i, Haşim’i, Necip Fazıl’ı bırak; yapayalnız olan Arif Nihat Asya’yı bile gömemezsin. Şairdir, önemli bir şairdir Arif Nihat Asya. İdeolojik propagandalarla, yaygaralarla, ne bir insan hak etmediği kadar yukarıda ne de aşağıda tutulabilir. (Eğer dil tamamen unutturulmazsa)
Nâzım’ın “gümbür gümbür” denilen şiiri, yani şiirinin önde tutulan o faslı; emsali görülmemiş bir şeydir. Neden öyle olduğunun bir delilini vereyim: Nâzım’ın o şiirleri ya Nâzım gibi okunur, ya da okunamaz. Peyami Safa’nın da dediği gibi, iyi şiir kötü okunabilir; ama kötü şiir iyi okunamaz. O şiirler bir propaganda ve hitabet heyecanının ifadesidir; şiir değildir aslında. Zaten yavaş yavaş; ağırlık, bütün şiirlerinin belki yüzde beşi kadar bile olmayan duygusal şiirlerine doğru kaymaktadır.
Nâzım, gelenekten faydalanmayı da savunur poetikasında. Hem de okkalıca savunur. Karşısındaki genç şaire sorar: “Divan, halk edebiyatı, Tanzimat, Edebiyat–ı Cedide, Fecr–i Âti ve günümüz şairlerinden kimleri okudun, hangilerini seviyorsun, niçin?” (M.F.)
Mektuplarında kullandığı bazı kelimeler çok şaşırtıcıdır: “”Mebzul, müstakbel, vüs’at, mühmel, müftehir, keyfiyet, vahdet, imtizac, mütereddî, tavazzuh, mütedavil, ihsas, taalluk, dermeyan, istitrad, tahtında müstetir, tebellür, tebeddülat, elhak, heyet–i umumiye, kemâl–i ciddiyetle, şerâit, mufassal, müstekreh, müteessif, tahkiye, semen–i kâzip, filhakika, tahassüsat, zevk–i selim... “Bir Allah’a malum bir bana malum.” (A.C.) “Allah rızası için” (V.N.) “Allah kerim” (Z.S.) “Allah rahatlık versin.” (K.T.) “Allah’a ısmarladık” (M.F.) sözleri de var mektuplarında. Ama bütün bunlar ayrıldığı yerin izleri, yönünün ve yolunun değil. Sol, dilini koruyanı dışlar, mesela Cemil Meriç’e öyle yapıldı. İdeolojisinin gönüllü patronları ve kendisini doğar doğmaz büyük sempatiyle karşılayan pozitivist aydın çevresi onu sesiyle sözüyle boyuyla posuyla öylesine istismar etti ki, bu istismar o kadar uzun sürüp öylesine derin boyutlar kazandı ki; bir bütün halinde incelenmeden “Nâzım gerçeği” ne şiiriyle anlaşılabilir, ne de diğer tahribatıyla.
14.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
a.selim@zaman.com.tr
|
|
|
HÜSEYİN GÜLERCE |
 |
Türkiye’nin üç koordinatı
İstanbul’da toplanan uluslararası “Uygarlık ve Uyum” forumunun önemi hakkında, on beş günlük bir yurt dışı seyahatim sebebiyle önceden yazmak zorunda kalıyorum.
İslâm Konferansı Örgütü (İKÖ) ile Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkelerin ağırlıklı olarak dışişleri bakanlarının bir araya geldiği bu forum, 11 Eylül sonrası için medeniyetler arası diyalog adına atılmış çok olumlu bir adımdır. Bu foruma Türkiye’nin ev sahipliği yapıyor olması ise, 200’e yakın yabancı basın mensubunun da yardımıyla ülkemizin bu adımdaki rolünü ve önemini işaretlemesi bakımından tarihî bir değer ifade etmektedir.
Ancak unutmamalıyız ki, bu diyaloğun zeminini Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı başta olmak üzere sivil toplum kuruluşları hazırlamıştır. Hele vakfın Onursal Başkanı Sayın Fethullah Gülen’in cesaret isteyen ilk adımları, dinlerarası diyalog çalışmalarının psikolojik ve sosyal alt yapısını oluşturmuştur. Sayın Gülen, bu konuda adeta tabuları yıkmış, insanımız ve ülkemiz için yeni ufuklar açmış, diyalog ve hoşgörü rüzgârları, onun sabırlı, ısrarlı gayretleri sonucu esmiştir. Hatta diyebiliriz ki, İstanbul’daki medeniyetler buluşması bu rüzgârların aşıladığı meyvelerden birisidir.
11 Eylül sonrasında dünyamızın çok tehlikeli bir dönemece girdiğini söyleyenler çoğalmaktadır. Süper güç ABD’nin uluslararası siyasetini, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra etkileyen ikinci büyük olay, 11 Eylül terör saldırılarıdır.
Küreselleşme olgusunu, demokrasiden daha çok güvenlik endişelerinin etkileyeceği yeni bir dönemin ya da sürecin içerisindeyiz. Söz konusu olan güvenlik de, daha çok Amerika’nın, Batı’nın güvenliğidir.
İstanbul’daki Uyum ve Uygarlık forumu şüphesiz Türkiye’nin bu yeni süreçte oynayabileceği rolü de işaretliyor. Türkiye’nin bölgesel güç olmaktan çıkıp uluslararası bir güç haline gelmesi, ABD ve AB’nin telkin, tavsiye ve dayatmalarıyla değil, kendi iradesine ve alacağı tarihî kararlara bağlıdır.
2000’li yıllar Türkiye’nin geleceği için üç koordinat veriyor:
Millîlik, demokratlık ve Müslümanlık.
Millîlik, hem sosyal ve tarihî dokumuz için şart, hem de Türk dünyasındaki belirleyici rolümüz için şart. Medya dahil, eğitim dahil biz bütün müesseselerimizi, milletimize ve millet ruhumuza göre disipline etmek mecburiyetindeyiz. Millîlik; bizim hem kendimize, hem de Türk dünyasına bakan yüzümüzdür.
Demokratlık yeni insan haklarına riayet ve hukukun üstünlüğünü kabullenen ileri demokrasi talebimiz ise, hem çağın gerisine düşmemek için şart, hem de insanımıza yüksek bir refah düzeyi ve mutluluk yaşatmak için şart. Hesap verme sorumluluğu ve şeffaflık, devlet hayatımız için temel düstûrlar haline gelmeden Türkiye bir dünya devleti olamaz. Demokratlık; bizim hem kendimize, hem de Avrupa Birliği’ne, Batı dünyasına bakan yüzümüzdür.
Müslümanlık, bizim her şeyimizdir. Müslüman kimliği olmadan Türk olmaz. Zaten bin yıldan beri, Türk demek Müslüman demektir. Kim ki Müslüman kimliğimizi bu milletin yüreğinden almayı, hayatından çıkarmayı düşünür o bir bedbahttır. Hüsrana uğramaya mahkum bir zavallıdır. Müslümanlık bizim hem kendimize, hem de İslâm dünyasına bakan yüzümüzdür.
Türkiye; millîliğin, demokratlığın ve Müslümanlığın hakkını vererek, hiçbir komplekse kapılmayarak yoluna devam edebilir.
11 Eylül sonrasında Türkiye’nin İslâm dünyası için bir “model” olabileceği tezi bir hayal değildir. Ancak kastedilenin; bugünün, millîliği küçümseyen, demokrasiyi göstermelik hale getiren ve Müslümanlığından neredeyse utanan bir zihniyetin görmek istediği Türkiye olmadığını da bilmeliyiz.
Millîlik diyorsak, Türk dünyası ile münasebetlerdeki bu gevşeklik nedendir?
Demokratlık diyorsak, demokratikleşme yolundaki bu ayak sürüme nedendir?
Müslümanlık diyorsak, dindarları rencide eden uygulamalardaki ısrar nedendir?
Türk milleti, dinini doğru olarak öğrenmek ve yaşamak istiyor.
Türk milleti, millî değerlerini, millî duygu ve hasletlerini koruyarak hem Batı dünyasına, hem de İslâm dünyasına açılmak istiyor.
Uygarlık ve Uyum forumu, dileriz bu isteğimizin gerçekleşmesi yolunda önemli bir kilometre taşı olur.
14.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
h.gulerce@zaman.com.tr
|
|
|
İBRAHİM KIBRIZLI |
 |
19. stand–by tamam, 20’ncisi sırada...
Ekonomik krizlerin baskısı altında ezilen Türkiye, IMF ile Stand–by düzenlemelerinin ondokuzuncusunu imzaladı.
IMF’ye verilen ‘Niyet Mektubu’, 2002–2004 yıllarını içeren 3 yıllık dönemde nelerin yapılacağı, nelerin yapılmayacağını kesin hatları ile ortaya koyan bir taahhütname niteliğinde.
IMF’nin onayından geçtikten sonra ekonomik programa dönüşen ‘Niyet Mektubu’nun IMF’ye maliyeti, 16 milyar dolar.
Bu paranın alınabilmesi için Türkiye, siyasi ve ekonomik karar alma ve aldığı bu kararları uygulamaya dönüştürme aşamalarını bu belge ile, üstü örtülü bir şekilde, IMF denetimine bıraktığını kabul ediyor.
İç ve dış borç ödenmelerinin aksatılmadan gerçekleştirilmesi, 3 yıllık orta vadeli programın ana hedefi.
Kamu bankaları imkanlarının kullanılması yanı sıra vergi oranları ile KİT ürünleri fiyatlarında artışa gidilerek kamu gelirlerinin artırılması, iç borçların geri ödenmesi için ekonomi yönetiminin aklına gelen her zamanki klasik yöntemler.
Bütçeden belediyelere ayrılan paylarda kesintiye gidilmesi, konsolide bütçeye dahil kurum ve kuruluşlarda çalışan memur ve işçilerin işten çıkartılması veya erken emekliliğe sevk edilmesi, ‘enflasyon hedeflemesi’ uygulaması ile çalışanlara enflasyonun gerisinde ücret artışı verilmesi gibi bütçe gelir fazlası yaratmaya dönük tedbirler ise; iç borç geri ödemelerinin finansmanına kaynak oluşturma adına yapılmak istenenler programda yer alan ekonomi yönetiminin yenilikleri.
Dalgalı döviz kuru ve dolaşımdaki para miktarını kısmaya dönük para politikası uygulamaları ile ekonominin iç talep cephesi baskı altına alınarak; ithalatın cazip olmaktan çıkartılması, ihracat ve turizm gelirlerinin artırılması bağlamında dış borç geri ödemelerinin gerçekleştirilebilmesi için ihtiyaç duyulan fazlanın yaratılması hedefleniyor.
Bu yöntemlerle iç piyasayı harekete geçirecek enstrümanları devre dışı bırakan ekonomi yönetiminin, ‘döviz rezervlerini güvenli seviyelerde’ tutma ve ‘dış cari hesabı finanse’ etme düşüncesinde olduğu anlaşılıyor.
IMF’den gelen para ile durumları zorda olan özel banka ve şirketlerin kurtarılması, iç ve dış alacaklılara alacaklarını tahsil garantisinin her satırında açık bir biçimde verildiği bu programın bir diğer çarpıcı noktası.
Ekonomik ve sosyal kalkınmanın ikinci hatta üçüncü plana itildiği, dış siyasi ve ekonomik konjonktürel gelişmelere karşı savunmasız böylesine bir program ile tarihinin en derin ve süreklilik arz eden iktisadi krizini yaşayan Türkiye’nin sorunlarına çözüm bulunamayacağı açık. Palyatif tedbirler bütününden oluşan ve piyasaları baskı altına alarak ‘kronik yüksek enflasyonla mücadele’yi öne çıkaran böyle bir programla bu kötü gidişe dur denileceğine inanılması beklenmemeli.
Türkiye’yi yöneten siyasi ve ekonomik karar alıcıları hata üstüne hata yapmaya sevk eden gerekçe, ekonomik krizi yaratan gerçek nedenlerin neler olduğunu tahlil etme zahmetine katlanmamaları. Ya da gerçekleri görmelerine rağmen işlerine gelmediği için görmezlikten gelmeleri...
Öyle ise kendimizi boş yere kandırmayalım. Bu program bir borç ödeme ve İstanbul’u kurtarma programı. Genel kanaat, IMF’den gelen paraların yine çar–çur edileceği ve IMF’ye olan borçlarımızın katlanmasından başka bir işe yaramayacağı.
14.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
i.kibrizli@zaman.com.tr
|
|
|
FİKRET ERTAN |
 |
Miloşeviç’in stratejisi
‘..Tumturaklı mugalata ve bayağı deyimlerin arkasındaki iktidar hırsı Slobodan Miloşeviç’i yönlendirmiş harekete geçirmiştir. Mükemmel bir taktikçi ama vasat bir stratejist olan Miloşeviç anlatılamaz acılar pahasına sadece kendi hırsının peşinde koşmuştur.’
Lahey’deki Milletlerarası Savaş Suçları Mahkemesi’nde salı günü yargılanmaya başlanan Yugoslavya eski Devlet Başkanı Slobodan Miloşeviç hakkında mahkemeye okuduğu uzun iddianamesinin bir yerinde Başsavcı Carla Del Ponte Miloşeviç’i böyle tanımlıyor. Çok öz ve anlamlı bu tanımlamaya ben de katılıyorum. Miloşeviç on yılı aşkın iktidarı boyunca siyasi ve askeri anlamda kendi açısından taktikte gerçekten başarılı oldu; ama stratejide olamadı; olamadığı da bugün sanık sandalyesinde oturmasından zaten aşikar...
Peki, Balkanları kana bulayan, binlerce insana acı çektiren Miloşeviç salı günü başlayan ve söylendiğine göre en az iki yıl sürmesi beklenen yargılanmasında nasıl davranacak, yargılanmasında hangi stratejiyi izleyecek acaba?
Miloşeviç mahkemeyi meşru kabul etmiyor, tanımıyor, mahkemenin kendisini yargılama hakkının olmadığını söylüyor. Geçen yıl 31 Temmuz’da yapılan ön mahkemede böyle konuşmuş, stratejisini mahkemeyi tanımamak üzerine bina edeceğinin işaretlerini vermişti. Nitekim, kendisinin hukuk danışmanlarından birisi olan Dragoslav Ognyanoviç böyle düşünüyor ve şöyle konuşuyor bu konuda:
‘...Miloşeviç ana stratejisinde çok güçlüdür. Bu şu anlama gelir: Mahkemeyi tanımayacak ve kendisini mahkemenin kurallarına göre savunmayacaktır; ama mahkemeyi kullanarak kendi açısından bildiği bütün gerçekleri anlatacak ve birçok yeni politikacıyı, devlet adamını mahkeme önünde ifade vermeye çağıracaktır.’
Miloşeviç’in mahkemeye çok sayıda eski ve yeni politikacıyı, devlet adamını çağırıp ifade vermelerini isteyeceği bugünden aşağı yukarı belli. Miloşeviç ön mahkemede de bunun işaretini vermişti. Şimdi ise kendisinin bu konuda konuşmasına gerek kalmadan Belgrad’daki avukatı Zdenko Tomanoviç, Miloşeviç’in çağıracağı ünlü isimlerden bazılarının ismini açıkladı bile. Bu isimler arasında Amerika eski Başkanı Bill Clinton, İngiltere Başbakanı Tony Blair, Fransa Devlet Başkanı Jacques Chirac, Amerika’nın Balkanlar eski Temsilcisi Richard Hollbrooke gibi ünlüler var. Söylendiğine göre çağırılacak ünlülerin listesi 300 kişiden oluşuyor.
Avukat Tomanoviç, kendisine söz verildiğinde Miloşeviç’in bir gün sürecek konuşmasında dünyaya Balkanlar’da son on yılda olup biten her şeyi, bütün gerçekleri açıklayacağını ve Balkanlar’da meydana gelen olaylarda milletlerarası devlet adamlarının oynadıkları rolleri de bütün açıklığı ile anlatacağını söylüyor.
Miloşeviç’in önceki açıklamalarından ve avukatının son açıklamalarından onun mahkemede başkalarını suçlayarak kendi suçlarını örtmeye, kapatmaya, unutturmaya çalışacağı, kendisini böyle kurtarmaya çalışacağı anlaşılıyor bugünden. Zaten daha önceleri Yugoslavya’yı yabancı güçlerin, NATO’nun, Hırvat lider Franyo Tudjman’ın, Arnavut ayrılıkçıların, milletlerarası uyuşturucu mafyasının parçaladığını, kendisinin bunlara direndiği için suçlandığını söylemişti.
Bu bakımdan Slobodan Miloşeviç’in mahkeme stratejisini ‘başkalarını suçlamak’ üzerine bina ettiğini kolaylıkla söyleyebiliriz şimdiden. Meslek bakımından avukat olan Miloşeviç hukuk da bildiği için mahkemeyi tanımamakta ısrar edecektir; zira mahkemeyi tanıdığı takdirde şimdiki gibi hareket edemeyecek, konuşamayacaktır. Miloşeviç mahkemedeki konuşmalarıyla hakkındaki davayı bir siyasi şova dönüştürmeye, hukuku siyasetle altetmeye çalışacaktır. Bunların farkında olan mahkeme de bunlara meydan vermemeye çalışacaktır.
Slobodan Miloşeviç’in mahkemesi gittikçe daha ilginç olacak anlaşılan. Hele ünlü siyasetçiler, politikacılar da gelip konuşurlarsa, Miloşeviç ile polemiğe girerlerse mahkeme gerçekten çok ama çok ilginç olacak...
14.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
f.ertan@zaman.com.tr
|
|
|
FATİH URAZ |
 |
Müjde! Köşeyi dönüyorsunuz
Makus talihiniz yarından itibaren değişiyor. Son senelerde özellikle ekonomik açıdan mağdur olduğunuzu ve de siyasilerin bu konuda hiçbir şey yapmadıklarını gören BJK ve G.Saray yönetimleri, acınızı dindirme uygulamasını başlatıyorlar.
Yapacağınız tek şey tıpış tıpış söylenen yerlere gidip paralarınızı bu iki takımın hisse senetlerine yatırmak. Sonra göreceksiniz ki mevsimler değişmiş, para sıkıntınız, geçim darlığınız mazi olmuş!
Bilemiyoruz bilançolardan anlar mısınız? Lakin anlamasanız da ne gam! Bu kadar saygın insanı bünyesinde barındıran iki kulübümüzden hiç insana zarar gelir mi? Bizim sizin hakkınızdaki tek endişemiz hani olur ya bu kadar kârlı iki şirketin hisselerini piyasa size yedirir mi diye!
Trilyonlar harcanarak kurulmuş fabrikalar bir bir batarken nasıl yönetildikleri, borç batağına saplandıklarından belli olan bu kulüplere yatırım sizce de iyi fikir değil mi? Devlet şampiyon sporcularına vaat ettiklerini bile hem geç hem eksik olarak verirken G.Saray’ı kurtarmak için yeni yönetmelik ihdas ettiğine göre nasılsa zarar etsek bile devlet zararımızı karşılar diye düşünüyorsanız o başka tabii.
İnsanların diğer korkusu da ya yöneticiler bu kadar kârlı kulüp hisselerini kendilerine ayırırlarsa diye! Yok yok merak etmeyin o saygın yöneticiler sizin köşeyi dönmenizi engelleyecek hiçbir oluşumun içinde yer almazlar.
Hatırlanacağı üzere BJK yönetimi İş Yatırım’ın satılmayan hisseleri alma garantisi verdiğini açıklamıştı. Öyleyse yöneticilerdeki stres neden ki?
Bakın ülkemizde sermaye piyasaları hâlâ emekleme aşamasında. Borsa mağdurlarının sayısı milyona dayandı. Kazanan hemen hemen hiç yok. Uzun senelerden beri paralarını tahvile, bonoya, faize yatıranlar servet sahibi olurlarken, yatırımlarını borsaya kanalize edenler yanlızca para kaybetmekle kalmayıp bir de dert sahibi oldular. Ama biz müzikte bile arabeski tercih ederiz, yemeklerden acılı olanı severiz, bir de çok sevdiğimiz kulübümüzden darbe yersek ne olur diyorsanız, daha size ne diyelim ki!
Haaa, şunu da unutmayın, ola ki bu hisse senetleri ciddi manada prim yapacak olurlarsa bu ancak maniplasyon yolu ile mümkün olabilir. Dar tahtalarda mal toplamak kolay olduğu gibi prim yaptırmak da kolaydır. O takdirde de çok kısa bir zaman dilimi içerisinde ek arz gündeme gelebilir. Unutmayın ki ülkenin en sağlam ve kârlı kuruluşlarından birisi olan Tüpraş’ın da halka arzı çok başarılı olmuştu ama alanlar hâlâ çok zararda. Çünkü bizim borsada mal toplu değilse kağıt değerlenemez.
Günlerden beri sizi uyarıyoruz. Lakin nihayetinde karar sizin. Kulübünüze destek olmayı istemek güzel şey ama dikkat edin de mağdur olmayın.
14.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
f.uraz@zaman.com.tr
|
|
|
H. İBRAHİM EKİZ |
 |
Kırılmaya hazır koltuklar ve Tokat
F.Bahçe ile G.Saray arasındaki zorlu maça iki gün kaldı. Teknik taktik varyasyonlardan tutun da kapışılan biletlere, iki takım dışında kalanların derbiye bakış açılarına kadar her konu yazılıp çizildi. Önceki gün F.Bahçe Şükrü Saracoğlu Stadı’na giderek resimler çekip yetkililerle görüştüm. 52 bin kişinin izleyeceği maçta G.Saraylılara bin 200 kişilik yer ayrılmış. G.Saraylıların yerinden stadın görüntüsü muhteşem. Fakat G.Saraylıların oturacağı yerlerin stadın ihtişamına yakışmadığını söylememde bir beis olmasa gerek. Koltukların kırık ve tellerle birbirine tutturulduğunu, dokunsan yerinden çıkacağını gördüm. Bunda ne var, aynısını ilk yarıda da G.Saraylılar F.Bahçelilere yaptılar diyebilirsiniz. Çok doğru ve sonuna kadar da haklısınız. Fakat burada çirkinliğe tutulan çanak iki takıma da yakışmıyor sanırım bunda hemfikiriz. İlk yarıda G.Saray şimdi de F.Bahçe çürüyen ve eskiyen koltukları rakibine kırdırıp yenilettirecek. Bir de maçın hakemi gündemde. Ali Aydın favori, Orhan Erdemir plase. Herkesin dilinde de bu var. Tartışmaya son noktayı MHK Başkanı Bülent Yavuz bugün koyacak. Maçın düdüğü kim olursa olsun işinin zor olduğu bir gerçek. Hele bir de hakeme yardımcı olmayan futbolcuların çokluğu işi içinden çıkılmaz hale getiriyor. F.Bahçe–Beşiktaş maçındaki cesur kararıyla Orhan Erdemir’in yaptığını yapacak hakem hem kendini ezdirmez hem de başarılı olur.
Burada ilginç bir ayrıntı var. F.Bahçe kanadı Y.Yozgat maçında hem de bir penaltılarını vermeyen Metin Tokat’ı istiyor. Tokat’ı istemelerinin masumane açıklaması başarılı biri olduğu için. Fakat altında yatan gerçek hiç de öyle değil. Hafızalarınızı biraz yoklarsanız ligin ilk yarısında A.Sami Yen’de oynanan maçı Metin Tokat yönetmişti. G.Saray tribünlerinden sahaya yağdırılan cep telefonu, çakmak, pil ve meşale saplarını toplayarak 4. hakeme veren Tokat, bunları raporuna yazmamış ve G.Saray’a kıyak! geçmişti. Kadıköy’de de benzeri şeyler yaşanacağı için Tokat’ı istiyorlar. Sahaya atılacaklar ve Tokat’ın yazacağı rapora göre de tepkilerini dile getirecekler.
Dünyadaki en riskli derbiler arasında 3. sırada yer alan F.Bahçe–G.Saray karşılaşmasının öncesi de sonrası da her zaman büyük olaylara gebedir. İyi olanın değil, sinirine hakim olanın kazanacağı bir maç. Sonucunu herkes merak ediyor.
14.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
i.ekiz@zaman.com.tr
|
|
|
|
|

|
Zaman'da Bugün
14 Şubat 2002
|
|

Zaman Spor
Yazarlar
|
|
|
|