Ana Sayfa Haberler Ekonomi Dış Haberler Politika Kadın-Aile Kültür-Sanat Televizyon Spor Yazarlar Yorumlar Çizgi-Yorum
   Akademi Bilişim Çocuk Eğitim Otomobil Röportaj Strateji Tüketici Masası Okur Hattı

 Bölge Haberleri


 Reklam
 Künye/İletişim
 English
 Basın Özetleri
 Abonelik
 

Site editörüne her türlü eleştiri ve önerinizi iletebilirsiniz; m.sakin@zaman.com.tr

 
Arama

 Arşiv

 
  Yorum

Medeniyetler çatışmaz!

Mehmet Ali Kılıçbay



Ünlü Amerikalı siyasetbilimci ve stratejist Samuel Huntington’ın “Medeniyetler Çatışması” adlı makalesinin yayınlanmasından bu yana, bu iddia dünyanın her tarafında enine boyuna tartışıldı. Şu anda gelinen nokta, pek itiraf edilmese de, bir “medeniyetler çatışması” söylemi değil de, Doğu ve Batı uygarlıkları çatışmasına, hatta Hıristiyan–Müslüman çatışmasına indirgenmiş radikal bir uyumsuzluk söylemidir.

Medeniyetin ne olduğunu tanımlamak son derece güç bir iştir. Çok dar olanlarından çok genişlerine doğru açılan bir tanım yelpazesi, insanın en “yüce” faaliyetlerinden, tüm yapıp etmelerine varana kadar her şeyi kapsayan açılımlar içermektedir. Ünlü Annales tarih okulunun “maddî uygarlık” kavramını ortaya atmış olmasıyla, medeniyetin yalnızca manevi ve yüce unsurlardan oluştuğuna dair eski kavrayışlar artık neredeyse tamamen gündemden düşmektedir.

Medeniyet, insanın doğallıktan uzaklaşması olarak tanımlanmak zorundadır. Bazı örnekler açıklayıcı bir rahatlık sağlayabilirler. Doğada, insan dışında hiçbir canlı giyinmez, insan giyinir. Her canlı beslenir; ama doğada bulduklarıyla. İnsan ise, hem gıdasını üretir, hem de bunları pişirir ve giderek daha lezzetli ve daha güzel görünen yemeklerin peşine düşer. İnsan yemeğini sofrada yer ve bunun bir adabı vardır vs. Bütün bunların uygarlık unsuru olmasının nedeni, insanın yaşamak için üretim yapan tek canlı olmasıdır. Üretim yapmak, yani ekonomi, uygarlığı getirmiştir. Taşlar bir kez yerinden oynayınca, her şey doğallığından uzaklaşmaya başlamıştır. Maneviyat ise, işte ancak bunların üzerine inşa edilebilir.

Şimdi karşımızdaki devasa medeniyet olgusuna baktığımızda, bunun hem insanın doğallıktan uzaklaşma, hem de incelme macerasının bir bölümü olduğunu görürüz ve arkasından, insanlık tarihinin aynı zamanda medeniyet (medenileşme, yani vahşilikten kurtulma) tarihi olduğunu anlar ve bunun hemen akabinde, tarihsel süreç boyunca birçok uygarlığın gelip geçtiğini görürüz, örneğin eski Yunan, eski Mısır, İnka, Aztek, Mali, Songay vd.

O halde Huntington’ın tezi, neden iki uygarlığın, yani Doğu (yani Ortadoğu veya kabaca İslam coğrafyası) ve Batı (yani Avrupa ve Amerika ile onların Avustralya, Yeni Zelanda gibi uzantıları) bir çatışması noktasına indirgenmektedir? Huntington’a haksızlık etmemek üzere, bir başka çatışma unsurunun Batı ile Çin uygarlıkları arasında bulunduğunu söylediğini belirtmeliyim.

Bu sorunun cevabına geçmeden önce başka bir sorunun sorulması gerekmektedir: Uygarlıklar gerçekten farklı mıdırlar veya farklılıklar hangi noktalarda belirginleşmektedir? Eğer olgu geniş kapsamı içinde ele alınacak olursa, uygarlıklar hem özdeş, hem de farklıdırlar. Sonuç olarak herkes yemek yemekte, giyinmekte, barınmakta, ibadet etmekte, sanat yapmaktadır... Ama her uygarlığın farklı yemekleri, farklı barınakları, farklı hayat ve ölüm anlayışları vs. vardır. Pekala, belirli bir uygarlık alanının belirli bir konuda homojen olduğu söylenebilir mi? Örneğin, Batı medeniyet küresi içinde Fransız mutfağıyla, İngiliz veya İtalyan mutfaklarının birbirleriyle hiçbir benzerliğinin bulunmadığını herkes bilir. Yine örneğin Fransa’da, kuzey mutfağıyla güney mutfağı, Alpler ile Pireneler mutfağı vb. arasındaki farklar çok fazladır ve hatta Avrupa’nın her yerinde o kadar çok sayıda yerel mutfak kültürü vardır ki, sayabilmek olanaksızdır. Aynı şeyleri Doğu veya Çin için de söylemek mümkündür.

İki uygarlığa indirgenmiş bir çatışma doktrininin uyardığı “neden” sorusuna geri dönmek üzere, bu söylemde medeniyetin din temelinde şekillendirildiğini söylemeliyim. Evet, dinler medeniyetlerin en önemli unsurlarından biridirler; ama onları ne tam temsil ederler, ne de uygarlık küresi ile din küresi tam örtüşür. Biraz daha ayrıntıya girmek üzere, Batı âlemi bugün üç büyük mezhep (Katolik, Protestan ve Ortodoks) arasında paylaşılmıştır. Bunlar birbirlerinden o kadar farklılaşmışlardır ki, artık hem mensupları, hem de ilahiyatçılar ve sosyologlar onları ayrı birer din olarak görmektedirler. Öte yandan, bu mezhep–dinlerin içindeki farklı anlayışlar da (itikat doktrinleri) çok geniş bir farklılık yelpazesi oluşturmaktadırlar. Ayrıca, aynı itikadi doktrin içinde yer alanlar da çok farklılaşmışlardır, örneğin Fransa’nın Normandiya bölgesindeki Katoliklerle, İspanya’nın Andalusya veya Polonya’nın Krakov bölgesi Katolikleri arasında hiçbir benzerlik bulunmaz. Aynı şeyleri İslam alemi için de söylemek mümkündür. Ve nihayet, bugün Avrupa’da on milyonun üzerinde Müslüman yaşamakta ve bunlar içinde bulundukları toplumlarla hiçbir kitlesel çatışma içinde bulunmamaktadırlar.

Dinsel unsuru öne çıkartarak belirlenen Batı ve Doğu uygarlıklarının tarih içindeki çatışmaları da düşük miktardadır ve ileride belirteceğim üzere bunlar zaten dine ve medeniyet anlayışına ilişkin çatışmalar olmayıp, siyasî ve iktisadî nedenlere dayanmaktadırlar. Doğu ile Batı arasında iki temel çatışma olmuştur: Haçlı Seferleri ve Osmanlı’nın Avrupa’da ilerlemesi, sonra da geri çekilmesi. Buna karşılık, örneğin Almanlarla Fransızlar veya Fransızlarla İngilizler yüzlerce yıl boyunca, yüzlerce kere çatışmışlar ve en sonunda, birbirlerinden on milyonlarca kişiyi kırdıktan sonra, 1945’te Batı–içi çatışmalara son vermişlerdir. Keza İslam (Doğu) âleminin içindeki çatışmalar, Batı’yla olanlarına nazaran ölçülemeyecek kadar fazladırlar.

Doğu ile Batı aslında çatışmamış, birbirinden alıntı yapmıştır. Ortaçağ ve modern çağ başlangıcı Avrupa’sı, Arap bilgisine çok şey borçludur (cebir, çek, logaritma, ipekli kumaş vs.) Doğu ise, tüm modernleşmesini Batı’nın aynasında gerçekleştirmiştir/gerçekleştirmektedir.

Medeniyetler çatışmaz/çatışamaz. O halde çatışanlar nelerdir? Cevabı basit; ulusal birimlerin (artık süpranasyonal birimlerin) siyasal ve ekonomik çıkarları.

Samuel Huntington, ABD yönetimi için stratejik araştırmalar yapan bir görevlidir. Bunun hep akılda tutulması gerekiyor. İkinci akılda tutulması gereken nokta ise globalleşme olgusudur. Bu ikisinin birleştirilmesi halinde, “medeniyetler çatışması” söyleminin derin altyapısı keşfedilmiş olacaktır.

Globalleşme, çok kısa söylenilmesi halinde, bütün dünyanın kapitalist ekonominin kuralları dahilinde işlemesi, bütün dünyanın kapitalist ekonomiye dahil olma sürecidir. Ancak, kapitalizm hiç de eşitlikçi bir düzen değildir, merkezden çevreye doğru giderek fakirleşen (sistemin yapısından ötürü fakirleşen) bir dizi iç içe çemberden oluşur ve bunların arasındaki potansiyel farkları, bir önceki çemberin daha zenginliğine ve merkezin de aşırı refahına yol açar.

Bugün dünya ekonomisinin/kapitalizminin merkezinde ABD oturuyor ve dünya sistemini kendi amaçları doğrultusunda düzenlemek üzere her şeyi yapıyor ve bu arada, kendine yönelik bütün direnç noktalarını kırmak istiyor. Eğer bütün dünya hamburger yer, kola içer, blucin giyerse... ABD daha da zengin olacaktır. Mücadele bunu sağlamak için veriliyor ve buna “medeniyetler çatışması” gibi, hiç de doğru olmayan bir ad takılıyor.

Uygarlıklar, birbirlerine benzedikleri kadar, benzemedikleri için de vardırlar. Hayır demesini bilmeyen bir uygarlık olamaz. Hayır demenin bedeli ise, silahlı gücü ağır basanın onun kafasında sopa kırması olmamalıdır.

Çünkü bu “uygarca” değildir.

Dr., Gazi Ün. Öğ. Üyesi

14.02.2002

Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder


Diğer Yorumlar

> E–mail izlemenin maliyeti yok! Nuh Gönültaş (14.02.2002)

> Önce insanın refahı Mithat Melen (13.02.2002)

> "İslam barış dini mi?" Ahmet Kurucan (13.02.2002)

> Dinlerarası diyalog toplantıları Mehmet Aydın (12.02.2002)

> Müzmin muhalefetin efendisi Noam Chomsky Türkiye’de! Eyüp Can (12.02.2002)

> Güvenlik ve özgürlük Mehmet S. Aydın (11.02.2002)

> İnsanın yeryüzü macerası Şahin Uçar (10.02.2002)

> Gündem, afet yönetimi Abdullah Yılmaz (10.02.2002)

> Benim adım ‘su’ Uğur Özakıncı (09.02.2002)

> Bir başka adamdı Bölükbaşı Ahmet Selim (09.02.2002)

> Siyah-beyaz düşüncenin cenderesi biterken Alev Alatlı (08.02.2002)

> Sivil toplum örgütlerinde işlevsizliğe bir özeleştiri Yusuf Engin (07.02.2002)

> Burnumuzun dibinde bir halk ölüyor Osman Akınhay (07.02.2002)

> Saddam sonrası Irak’ta Türkmenlerin durumu Aziz Kadir Samanchi (06.02.2002)

> Konya'nın medar-ı iftiharlarından: Ali Ulvi Kurucu Hocamız (05.02.2002)





Zaman'da Bugün
14 Şubat 2002


Zaman Spor

Yorumlar


Ana Sayfa| Zaman'da Bugün| Haberler| Ekonomi| Dış Haberler| Politika| Kültür-Sanat| Kadın-Aile| Spor| Yazarlar| Yorumlar

Copyright© 1995-2002 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.