Steven Soderbergh’in yönettiği Ocean’s Eleven, ince elenip sık dokunmuş, eğlenceli bir soygunun öyküsü. George Clooney, Brad Pitt, Julia Roberts, Matt Damon, Andy Garcia gibi yıldızların rol aldığı film, zekice kurgulanmış senaryosuyla izleyiciyi etkilemeyi başarıyor.
Son dönemlerde, belki de bu kadar çok yıldız isim bir filmde bir araya gelmemişti. Sanırız “Ocean’s Eleven”ın en büyük promosyonu bu olsa gerek. Çünkü seyirciler, sırf George Clooney, Brad Pitt, Julia Roberts, Matt Damon, Andy Garcia’yı aynı sahnede görmek için sinema salonlarının yolunu tutacak. Out of Sight, Erin Brockovich, Traffic gibi filmlerin bol ödüllü yönetmeni Steven Soderbergh, 1960 yapımı Ocean’s 11’ın yeniden çevriminde, ince elenip sık dokunmuş bir plana dayanan, eğlenceli bir kumarhane soygunu öyküsü anlatıyor.
Şık ve hareketli Danny Ocean (George Clooney) tam bir aksiyon adamıdır. New Jersey hapishanesinden şartlı salıverilmesine 24 saat kalmışken bile, karizmatik hırsız, bir sonraki planına son rötuşları yapmaktadır. 3 kuralı uygulayarak: kimseye zarar verme, hak etmeyen kimseden çalma ve oyunu, kaybedecek hiçbir şeyin yokmuş gibi oyna. Danny tarihteki en incelikle hazırlanmış ve sofistike kumarhane soygununun orkestrasyonunu yapmaktadır. Profesyonel hırsız hapisten çıkar... Eski ortağını bulur (Brad Pitt) Ekibi toplamaya başlarlar. Danny ve özenle şeçilmiş 11 adamı, Terry Benedict’in (Andy Garcia) Los Angeles’ta sahip olduğu 3 kumarhaneden toplam 150 milyon USD çalacaklardır. Danny’nin eski karısı Tess (Julia Roberts) ile çıkmaya başlayan Terry, kuşkusuz daha fazlasını da hak etmiştir. Şimdi Danny istediği parayı ele geçirmek için hem hayatını hem de Tess ile tekrar barışma şansını riske atmaktadır. Yine de her şey Danny’nin özenle hazırlanmış entrikasına uygun gelişirse, iki arzusu arasında seçim yapması da gerekmeyecektir.
Zekice kurgulanmış bir senaryo, dev bir oyuncu kadrosu, bol ödüllü bir yönetmen... Doğal olarak, bu karışımdan muhteşem bir ürünün çıkması kaçınılmaz gibi geliyor. Aslında bu ‘muhteşem ürün’ kavramını biraz açmamız gerekirse, Ocean’s Eleven’ın yeni bir sinema dili oluşturduğu veya kurgusuyla farklı bir lezzet verdiği düşüncesi oluşmamalı zihinlerde. O zaman ‘Ocean’s Eleven’ı nasıl bir perspektifte değerlendirmeliyiz?’ şeklinde bir soru sormamız gerekiyor. Bunun cevabı da oldukça basit... Steven Soderbergh, tamamen ‘pop corn’ tabir edilen bir film çekmek istemiş. Ve bütün hesaplarını bunun üzerine yapmış... Amaç, baştan sona seyirciye hoşça vakit geçirtmek... Yönetmen, bir soygun filminde olması gereken her şeyi koymuş filme. İzleyici, ilk dakikadan itibaren soygun olayının içine dahil oluyor. Ne planın karmaşıklığına düşüyor, ne bir sürpriz beklentisi içerisine giriyor... Başı sonu belli bir akışa kendisini teslim ediyor yalnızca.
Gerçek mekanlarda yapılan çekimler, filmi güçlü kılıyor elbette. Soderbergh, kurgu noktasında önceki filmlerinden daha net bir anlatım tarzı seçmesine rağmen yine kendi stilini hissettiriyor. Yıldız oyuncuların, senaryo gereği, aralarındaki mizahi diyaloglar seyirciyi de eğlenceye dahil ederken bir film izlemekten ziyade toplu yıldızlar gösterisini sahnede canlı seyrediyor hissi yakalıyorsunuz. Film, yurtdışında büyük bir gişe başarısı elde etti. Aynı başarıyı ülkemizde de yakalayacak gibi görünüyor. “Ocean’s Eleven” tamamen rahatlamak için gidilebilecek, kadrosundan dolayı gidilmediği takdirde gerçek sinemaseverler için suçluluk duygusu yaşatacak bir film.
Kısa süre önce vizyonda olan ve ABD’nin üç kuşaktan en iyi oyuncuları Robert De Niro, Edward Norton ve Marlon Brando’yu aynı sette buluşturan “Komplo – The Score” da bir soygun hikayesi idi. Ama karşılaştırmak gerekirse klişelerine rağmen “Ocean’s Eleven”, Komplo’dan birkaç gömlek üstün.
|