Çiçeklerimiz ve kardelenlerimiz
Yolculuklarımın çoğunu Türk Hava Yolları’mızla yapıyorum. THY’nin aylık dergisi Skylife’ta bilhassa ülkemizi tanıtan çok güzel araştırma yazılarıyla karşılaşıyorum. Ali İhsan Gökçe’nin fotoğraflarını çekip hazırladığı “Kar Çiçekleri” de bu enfes yazılardan birisi...
Bir kere ülkemizde her mevsim çiçekler açıyor. Tûba Ağacı gibi bir ülkede yaşıyoruz; her mevsim mücevherlerini saçıyor. Çünkü bölge itibarıyla “Kuzeyinde Avrupa–Sibirya, güneyinde Akdeniz, iç bölgelerinde İran–Turan florasına sahip olan Türkiye, 9500 bitki türüne de ev sahipliği yapıyor.” Evet bir kıta kadar zengin çiçek türüne sahibiz “Ayrıca, 9500 bitki türü arasında üç bininin endemik olması; yani dünyada sadece Türkiye’de bulunması da ülkemizin bu konudaki önemini artırıyor.”
Bu çiçeklerin bazılarının kışın toprak altında ve tohum halinde sadece kökleri veya tohumları kalsa da bazı türleri kışın aktif hayatiyetlerine devam eder ve çiçeklerini açarlar. “Toros Dağları’nda eriyen karlar arkasından çıkan kar çiçeğinin parlak sarı taç yaprakları, gri kalker kayalara, Tarsus yaylalarına renk verir. Kış mevsiminde açan ve karla, kışla alâkalı bir ad verilen çiçekli bitkilerden en çok bilineni hiç şüphesiz kardelendir. Aynı zamanda çeşitli yörelerde çiğdem ve Manisa lâlesine de yine karçiçeği deniliyor. Doğu noel gülü de kışla ilgili verilmiş isimlerden biridir. Kışın açan çiçeklerden kardelen, kar ve kışla âdeta bütünleşmiş gibidir. Üç çanak yapraktan oluşmuş kar gibi beyaz çiçeği, nârin yeşil sapından aşağıya sarkık şekilde durur. Yurdumuz, on doğal rengi bulunan kardelene bazen Bolu yaylalarında karlar içinde, bazen İstanbul’da meşe ormanının altında veya taşlı Kilikya’da karlı kalker kayalıklarının dibinde ev sahipliği yapar.”
Ülkemizde yine on doğal türü bulunan siklamen, farklı bölgelerde yerden 2400 metre yükseklikler arasında görülebilir. Bu bitkinin bazı türleri kışa girerken ve kış boyunca pembe, beyaz, kırmızı olarak birbirinden güzel renklerle çiçek açar. Sarı çiçek çiğdemimiz ise ülkemizin her yerinde rastlanan güzel bir bitkidir. Edebiyatımızda da yer almıştır. Şerit şeklinde altı tane ince yaprağı olan çiğdem kırları, dağ yamaçlarını sarı ve mor renklerle bozarken onun popüler bir türü olan safran da kurutulup tatlıcılıkta kullanılan üç adet portakal renkli stigması ile ayrı bir alanda arz–ı didar eder.
Parlak kırmızı renkleriyle hemen akla gelen ve yaban gülü olarak bilinen kuşburnu da, 1,5 metreye varan boyu ile kışın yapraklarını dökünce, üzeri kırmızı küçük meyveler ile donanmış bir süs ağacına benzer. “Vitamin açısından çok zengin olan bu meyveler, kışın kar altında en güzel renkleri oluşturur. Bitki tür zenginliği ile kıta özelliği gösteren Türkiye’de anlatılanların dışında kalan daha pek çok çiçek, birbirinden canlı renkleri ile bembeyaz yorganıyla gelen kışa hayat verir.”
Evet güzel ülkemiz, insan eliyle motifleri taşlara kayalara işlenmiş 26 medeniyet ve kültüre ev sahipliği yaptığı gibi Kudret eliyle canlı fıtrat üzerine de işlenmiş binlerce güzelliğe saksılık etmektedir.
Mesele sadece bunlardan da ibaret değildir. Bu mübarek ülkenin bağrında kırmızı güller gibi açıp kokan kanları ile kefensiz yatan milyonlarca şehidimiz barınmaktadır. Hiç ümit edilmedik zamanlarda, zamansız çıkan ve görenleri şaşırtan kardelenler gibi bu vatanın asıl sahipleri şehitler de maneviyata açık gözlere tezahür etmekte bazen de meçhul kabirlerinden yansıyan nur ve ışıklarla varlıklarını belli etmektedirler. Yani bu ülke sahipsiz değildir.
İşte onların maneviyat atmosferinden nefeslenen bir gençlik de, çiçeklerimiz gibi rengarenk açılmakta, bütün güzel hisleriyle, herkesi kendi konumunda kucaklayıp, bütün dünyada sevgi ve şefkatin fedailiğini yapmaya çalışmaktadırlar. Bunlar artık kendilerini cihanda ispat etmişlerdir. Bütün dünya eğitiminden toplum yaşayışına varıncaya kadar ideal bir model arayışındadır. İsveçli diplomat İ. Karlsson bu çözümün “El Hamra modeli”nde olduğunu iddia etmekte ve bu modeli bütün Avrupa’ya teklif ve takdim etmektedir. El Hamra, Endülüs İslam devletine ait bir modeldir. Balkanlar’da ve Ortadoğu’da çeşitli asırlar ve kesitlerden Osmanlı’yı inceleyenler de ayrı ayrı ırk ve dinler karışımının ancak “Osmanlı Modeli”nde huzur ve güven içinde yaşayacağına inanmaktadır. Peki bu hoşgörü ve toleransı günümüzde, evrensel insani değerlere saygı içinde pratik hayata kim dökecektir? Avrupalılar mı? Amerikalılar mı? Çinliler mi? Japonlar mı? Hayır, hayır, hiçbiri değil... Onu ancak Osmanlı mirasçısı bir millet ve onun ahfadı, temsil etme gücüne sahiptir. Asırlardır genlerine işlemiş güzellikleri evet ancak onlar; yani bizler aktif ve pratik hayata dökebiliriz. Emin olunuz ki, çıkar peşinde olmayan, siyaset yapmayan samimi bir dünya insanlığı sadece bunu aramakta ve istemektedir.
Ben şu diyalog çalışmalarında gerçek diyalog arayışı içinde gördüğüm bütün samimi insanlarda hep bunu hissettim. Bu samimiler için bir din ve ırk farkı yok. Sohbetlerimizden sonra “Emin olun bizim aradığımız bu... Maalesef biz ve bütün dünya şu andaki medyada anlatılan İslamiyet’ten ve Müslümanlardan korkuyoruz. Ama şu dediklerinizi bütün herkesin duyması lazım. Sizler sesinizi gerektiği gibi duyuramıyorsunuz!” sözlerini kaç defa işitmişiz ve “Bizler bu hususta ne kadar dûn himmet kalmışız. Bize yazıklar olsun!” demişizdir. Evet önümüzde daha yapılacak çok iş var. Allahü Teala yardımcımız olsun.
15.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
a.aymaz@zaman.com.tr
|