Başörtülüler ve söylemler
Başörtüsü (‘Türban’ kelimesini doğru bulmuyorum), eğitim sistemimizde kronik bir mesele olmaya devam ediyor. Sıradan bir deyişle, sürekli kanayan bir yara! Gencecik insanların, geleceklerine ilişkin umutlarını yerle bir eden, onları inançlarıyla gelecekleri arasında trajik bir seçme yapmaya zorlayan, acıları ve mutsuzlukları, değiştirilemez bir alınyazısı gibi dayatan bir yara bu! Başörtülü oldukları için üniversitelere alınmayan, öğrenim özgürlüklerine yasaklar konan insanların berhava edilmiş hayatlarından söz ediyoruz burada. Benim de yakından tanık olduğum acılar bunlar; tanık olduğum mutsuzluklar; tanık olduğum berhava edilmiş hayatlar!
Kavramlarla değil, simgelerle düşünüyoruz. Simgelerle düşünmek, bizim entelektüel tarihimizin, ayırdedici özelliği belki de. Bu düşünce, şiir alanında büyük bir edebiyat geleneğini inşa etmiştir ve geleneğin içinde kalındığı müddetçe, Türkiye’de büyük şiir yazılmaya devam edecektir. Ama, şunu unutmamak gerek: Siyaset, edebiyattan farklı bir pratik ve siyasetin simgelerle değil, kavramlarla inşa edilmesi gerek.
Başörtüsü konusundaki yasakçı tavrın, simgelerin hakim olduğu bir düşünme tarzının, siyaset alanına taşınmasının kaçınılmaz sonucu olduğunu düşünüyorum. Ve, bunun getirdiği sığlık, tutarsızlık, dengesizlik! Dengesizlik, evet;– çünkü bir yanda ‘Hak’ ve ‘Özgürlük’ gibi kavramlar, öte yanda ise ‘Başörtüsü’ gibi bir simge! Simgelerle kavramların, elmalarla armutların karşı karşıya getirildiği ve elbette açmazlarla malul bir söylem! Avrupa Medeniyetinin ‘Özgürlük’, ‘İnsan Hakları’, ‘Sivillik’, ‘Farklılık’ gibi birtakım temelkoyucu kavramlarla inşa edildiğinin farkında görünmeyerek, Avrupalılığın ‘şapka’ gibi birtakım simgelerle temsil edilebileceğini zanneden zihniyet, burada da yürürlükte...
Dahası var: Başörtülü kızlarımızın yasal olduğu kadar, ideolojik bir kuşatma altında olduklarını da gözardı etmemek gerekiyor. Devletin yaptırımcı aygıtlarının sınırlarını, üniversiteleri de kapsayacak biçimde genişleten yasakçı, resmi yasal söylem, yarı–resmi ideolojik bir değersizleştirme söylemiyle destekleniyor. Başörtülü öğrencilerimizin özgürlük talepleriyle öne çıkan süjeler (özneler) olarak değil, cinsel objeler (nesneler) olarak öne çıkmalarını hedefleyen bu yarı–resmi söylem, resmi yasal söylemle bütünleşiyor: ‘Siz onların başörtülü olduklarına bakmayın, giydikleri dar kot pantolonlara bakın!’ diyen alaycı; ama alaycı olduğu kadar da aşağılayıcı ve içinde, onların cinsel objeler olarak alımlanmalarına ilişkin cinsel imalar taşıyan, değersizleştirici, bayağı bir söylem...
Bu yarı–resmi ve elbette maço söylemin dolaşıma girmesi, her şeyden önce, başörtüsü konusundaki haklı özgürlük taleplerinin maksatlı bir biçimde bulandırılması; bu meşru talepleri dile getiren üniversiteli genç kızlarımızın ideolojik bir aşağılanmaya maruz bırakılması anlamına gelir. Sorumlu bir gazeteci, birilerine başörtülü genç kızlara ilişkin sorular sorarken, bu söylemlerin oluşturduğu bağlamı göz ardı etmemek durumundadır. Bu, ahlakî bir sorumluluktur ve bu sorumluluğu fütursuzca kaale almamak, esefle söylemeliyim ki, vahim (evet, vahim!) bir malüliyettir.
15.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
h.yavuz@zaman.com.tr
|