Son yıllarda “medeniyetler çatışması”ndan çokça söz edildi. Türkiye’de birçok kişi Huntington’ın meşhur analizinin, Batılı güçler arasında en azından Amerika’nın İslam dünyasında “çatışmacı” bir strateji benimseyeceğini gösterdiğini ileri sürdü. Mamafih, özellikle İslami kesimin bu konudaki söyleminde olgusal olanla normatif olanın iç içe geçmiş, hatta birbirine karıştırılmış olduğu görülüyordu. Bu söylemin keza normatif tarzı da iç tutarsızlıklarla maluldü. Nitekim, İslamcılar bir yandan Amerika’nın “medeniyetler çatışması” stratejisini “benimsemiş olması”nı şiddetle eleştiriyorlardı, ama öbür yandan da kendileri sürekli çatışma ihtimalini körükleyen bir üslup tutturmuşlardı. Oysa, aynı Amerika, Kemalist ve sol çevreler tarafından, sosyalist bloku kuşatacak bir “yeşil kuşak” oluşturma stratejisinin gereği olarak “ılımlı İslam”ı desteklemekle suçlanıyordu ve bu söylem “soğuk savaş”ın sona ermesinden sonra bile devam ettirildi.
“Medeniyetler çatışması” tartışması tam soğumak üzereyken 11 Eylül olayları bu tartışmanın yeniden gündeme taşınmasına yol açtı. 11 Eylül sonrası süreçte, Amerika’nın başını çektiği global güçlerin İslamı baş düşman ilan olarak görmeye başladığı iddiası Türkiye’deki İslami kesimler tarafından sıkça dile getirildi. Garip bir biçimde, Kemalist medya da 11 Eylül’le başlayan sürecin aslında “global 28 Şubat”tan başka bir şey olmadığını ileri sürmek suretiyle, İslamcıların iddiasına dolaylı olarak destek verdi. İslamcıların kafası yine karışmış görünüyor: Aynı anda hem “global 28 Şubat” söylemine şiddetle karşı çıkıyor, hem de Amerika karşısındaki kendi çatışmacı söylemlerinde ısrar ediyorlar. Esasen, İslam’ın Amerika tarafından baş düşman ilan edildiği iddiası yeni de değildi: Totaliter sosyalizmin çökmesinin ardından Batı dünyasının “yeni düşman” olarak İslam’ı işaret ettiğine dair yorumların Türkiye’de aşağı yukarı on yıllık bir geçmişi var.
Şimdilerde ise, 12-13 Şubat’ta Türkiye’de yapılan “İstanbul Toplantısı” dolayısıyla “medeniyetlerin buluşması” temennisi ön plana çıkmış görünüyor. Umarım bu, temenni düzeyinde kalmayıp entelektüel bir tartışmanın başlamasına vesile olur. Ben bu yazıda asıl bu konu üstünde durmak istiyorum: Medeniyetler buluşur mu? Buluşursa nasıl buluşur?...
Her şeyden önce, medeniyetlerin ister “çatışması”ndan isterse “buluşması”ndan söz edelim, her iki halde de ortak bir varsayımdan, “medeniyetler”in birbirinden farklı oldukları varsayımından hareket ediyoruz demektir. Bu varsayıma göre, dünya üzerinde farklı “medeniyetler” vardır ve bunların her biri kendine özgü insan, toplum, devlet, hatta tabiat ve evren tasavvurlarına sahiptir. En önemlisi de medeniyetlerin bu gibi tasavvur veya telakkileri kesin olarak birbiriyle bağdaşmaz. Ayrıca, bu durum modern zamanlara özgü olmayıp tarihin her döneminde böyle olmuştur.
Bu noktada akla hemen sorular üşüşüyor: “Medeniyet” dediğimiz şey nedir? Medeniyetler birbirinden ne ölçüde farklıdır? Kendi içinde homojen bir medeniyet (camiası) var mıdır?
Medeniyetin mahiyetinin aydınlanması her şeyden önce onun “kültür”den farklı olup olmadığının belirlenmesine bağlıdır. Başka bir ifadeyle, medeniyet ile kültürün farklı kategoriler olarak görülmesinin sonuçları ile bu ikisini özdeşleştirmenin sonuçları aynı olmayacaktır. Eğer medeniyet ile kültür arasında ayrım yaparsak, o zaman aynı medeniyet camiası içinde farklı kültürlerin varlığından söz edebiliriz. Bu durumda, dünya üzerinde birkaç medeniyetle birlikte onlarca belki yüzlerce kültürün var olduğunu düşünebileceğimiz gibi, tek bir (“evrensel”) medeniyete karşılık yüzlerce farklı kültürün var olduğunu da düşünebiliriz. Yok eğer medeniyetle kültürü özdeşleştirirsek, o zaman bir tek veya birkaç medeniyet olmaz, ama - belki araştırma yoluyla kimi ortak değerlere dayandıkları tespit edilebilecek- yüzlerce ayrı kültürel kimlik var olur.
Görülüyor ki, ortada bu konudaki teorik ihtimalleri kesin olarak karara bağlamamıza imkan verecek, bizim irademize rağmen kendisini bize dayatacak, zorunlu ve objektif bir hakikat yoktur. Esasen toplumsal dünyada böyle bir “objektif referans” hiç yoktur. Bundan dolayı, bizim kendimizi ve genel olarak beşeri gerçekliği algılama tarzımıza göre, bu ihtimallerin her biri doğru olabilir. Galiba, insanoğlunun iradesinin eseri olan gerçeklik dünyasını “medeniyet” ve benzeri kategorilerin içine hapsetmeye çalışmakla yanlış yapıyoruz. Kavramlar gerçekliği anlamamızı kolaylaştıran araçlardır, bizim araçlarımızdır; bu nedenle, gerçekliği doğru yansıtmayan veya anlama ve/veya açıklama çabamızı daha fazla çıkmaza sokan kavramların esiri olmamalıyız.
Medeniyetlerden söz etmenin şöyle bir tehlikesi daha var: Beşeri gerçekliği “medeniyetler” penceresinden görünce, sanki kendi içinde homojen dünyalar varmış gibi algılıyoruz. Diyelim ki “İslam medeniyeti” söz konusu olsun: Suudi Arabistan ile Türkiye birbirine ne kadar benziyor? Yahut “Batı medeniyeti” içinde yer alan Yunanistan ile Kanada?.. Türkiye “Batı medeniyeti” içinde midir, “İslam medeniyeti” içinde mi?.. Acaba Türkiye ile Suudi Arabistan’ın global toplum içindeki pozisyonlarını “İslam” mı belirliyor?.. Sonra, “medeniyet” etiketleri -ki bir dereceye kadar keyfidirler- toplumlar arasında önyargıları besleyen bir faktör olarak da işliyor ve bu yüzden benzerliklerin (benzer kaygılar, değerler, kurumların vb.) çoğu zaman göz ardı edilmesine yol açıyor.
Şu halde, karşı karşıya bulunduğumuz durumun daha doğru bir tasvirini “medeniyet” kavramını bütünüyle bir yana bırakarak yapmamız gerekiyor. Böyle bir bakış açısından meseleye yaklaşınca, şunları söyleyebileceğimizi sanıyorum: Dünya üzerinde birbirinden az-çok farklılık gösteren ve bir kısmı “ulus” olarak da adlandırılagelen çok sayıda kolektif kimlik var ve bunlar yalnız başına “kültür”le açıklanamayacak kadar karmaşık yapılardır. Bu kimlikleri bazı bakımlardan birbirine yaklaştıran bazı bakımlardan da birbirinden uzaklaştıran, hemencecik listelenmesi kolay olmayan, pek çok etken var. Bunlar arasında, kültür tartışmalarında genellikle ihmal edilen önemli iki etken siyasal kurumların ve uluslararası irtibatların farklılığıdır. Bu farklılık ise, her zaman toplumların kültürel değer ve tutumlarının doğrudan bir fonksiyonu değildir. Kurumsal etkenin ve uluslararası bağlantıların kolektif kimliğin oluşmasındaki rolünün bazan toplumun kültürel kimliğini bastıracak kadar güçlü olduğu görmezlikten gelinemez.
Öte yandan, kimliklerin farklılığı değerlerin de kategorik karşıtlığı anlamına gelmemektedir. Bundan dolayı, sadece radikal evrenselcilik değil, radikal rölativizm de beşeri gerçekliğin doğru bir teşhisini ifade etmemektedir. Kültürel kimliklerinin farklılığına rağmen bütün toplumların aynı olduğunu -ve olması gerektiğin- söylemek ne kadar yanlışsa, farklı kültürel kimliklerin -birbiriyle iletişim kuramayacak derecede- büsbütün farklı olduğunu -ve öyle kalması gerektiğini- ileri sürmek de o kadar yanlıştır. Çünkü, bütün kimlikler en nihayetinde “insanların” kimlikleridir. İnsanlar, halklar, uluslar farklı olabilirler, ama yine de onları birleştiren ortak değerler vardır. Bizden farklı olan “tamamen farklı” veya başka bir tür, büsbütün farklı bir varlık tarzı değildir, insanlığın çeşitlemeleridir. Bunu söylemek, Türkiye’de moda olduğu gibi, “medeniyetin evrensel olduğu”nu söylemekle aynı şey değildir. Esasen, “evrensel medeniyet” söyleminde bir tekebbür iddiası da vardır. Bu saygısızca bir iddiadır ve diyaloğu değil, “kendine benzetme” politikasını gerektirir.
O zaman şöyle diyebiliriz: “Buluşmaları”ndan da söz etsek, “medeniyetlerin farklılığı” vurgusu öne çıktığında önyargısız bir iletişimden söz etmek ne yazık ki çok zorlaşmaktadır. Oysa, farklı kolektif kimlikler insan toplulukları olarak pekala birbiriyle temasa geçebilir, konuşabilir ve birçok noktada anlaşabilirler. Bu bir “medeniyetler buluşması” değil, farklı kimliklerin ve bu kimliklere mensup kişilerin “musahabesi” (conversation) olarak görülmelidir. Kurumsal yapıların ve siyasi ilişkilerin farklılığının yaratması muhtemel iletişim zorluklarını da belki böyle daha kolay aşabiliriz.
Prof. Dr., Hacettepe Ün. Öğ. Üy.
15.02.2002
|