“Silik Fotoğraflar”ın aydınlattığı çehreler
Prof. Dr. Orhan Okay’ın “Silik Fotoğraflar” (Ötüken Neşriyat– 2001) adlı eserini yeni edindim ve bir çırpıda okuyup bitirdim. ‘Hatıra – portre’ türünün son yıllarda yazılmış ender örneklerinden biri diyebileceğim bu kitaptaki yazıların çoğu, dikkatli Zaman okurlarının hafızasındadır sanırım. Okay Hoca, pek çoğuyla dostluk ve arkadaşlık kurduğu, yetişemedikleri ile de eserleri vasıtasıyla dost olduğu son devrin hakikaten ‘büyük şahsiyetler’i ile ilgili hatıralarını, Zaman’ın kültür sayfasında çıkan “Pazar Yazıları”nda yayımladı. Okurlar, “Silik Fotoğraflar”ı oluşturan hatıraların çoğunu, ilk kez bu sayfada okuma şansı buldular. Meraklılarının tiryakilik derecesinde takip ettiği bu yazılar, her ayın ilk pazar gününde okurları yine farklı bir dünyanın kıyılarında gezdirmeye devam ediyor.
Şimdi bir kitap bütünlüğü içinde okuduğum bu hatıralar, bende büyük hayranlıklar ve özleyişler uyandırdı. Hayranlık ve özleyişlerin açtığı kapıdan ise derin korkular sardı ruhumu. Silik Fotoğraflar’da canlanan aydınlık çehreler, bir daha yaşanması kabil olmayan bereketli bir iklimin içinden sesleniyordu ve elimizi ne kadar uzatsak bizim onlara yetişmemiz asla mümkün değildi... Kimlerdi bu ‘silik fotoğraflardan’ gülümseyen çehreler? Nurettin Topçu, Hasan Basri Çantay, Abdülaziz Bekkine, Ali Nihad Tarlan, Ahmet Hamdi Tanpınar, Mehmet Kaplan, Nihad Sami Banarlı, Tahir Olgun, Necip Fazıl, Reşat Ekrem Koçu, Kilisli Rifat, Süheyl Ünver, Osman Nuri Ergin...
Orhan Okay’ın, hatıraların hayal meyal resimleri arasından çıkarıp önümüze getirdiği bu isimler, hafızası nisyana uğramış bir devrin çocukları olan bizler için, sanki uzak bir çağın ve yabancısı olduğumuz bir ülkenin hayalet varlıkları gibi duruyor. Oysa bu insanlar, çok değil, en fazla altmış – yetmiş yıl önce bu topraklarda yaşamış, bizim dilimizle konuşmuş ve yazmış, kütüphaneler dolusu eser bırakıp gitmişler... Zalim bir imkansızlık içinde geçen ömürlerine inat, her fanide hayranlık uyandıracak muvaffakiyetlerin sahibi olmuşlar. Bu dev portrelerin erişilmezliği karşısında bugün bizler, derin ve kahredici bir yoksulluk duyuyor, adamakıllı küçülüyoruz. O ne muhteşem bir iklimdir ki yok olup giderken bile yetiştirdiği adamlar, tek başlarına bir hazineyi sırtlama, bir devrin ruhu olma kudretine maliktir. Orhan Okay Hoca ve onun kuşağından yazarlar, şüphesiz bu iklimin müşfik ve bereketli yıldızları altında yetişmiş, onun son ışıklarına rastlamış talihlilerdir..
Prof. Dr. Orhan Okay, edebiyat fakültesinin efsane hocalar kuşağının son halkasıdır bana göre. Onun şahsiyetini ve üslubunu yapan, yalnız ömrünün kırk yılını verdiği üniversite değil, yetişme şansına erdiği kültür muhitinin zengin ve renkli atmosferidir. Çocukluğu, İstanbul’da, Balat’ta geçen ve uzun yıllar ‘taşra’da öğretim üyeliği yapan bu İstanbul beyefendisi, şahsiyetini yapan kültür ocaklarını ve Osmanlı bakıyyesi şair, yazar, din ve kültür adamı büyüklerini, dostlarını bir kadirşinaslık örneği olarak derin bir saygıyla anıyor ve onların dünyasından derleyebildiği ışıklı ‘fotoğrafları’ bugünün nesillerine aktarıyor. Bu hatıra ve portreleri değerli kılan, sadece anlatılan devrin ve kişilerin zenginliği değil, aynı zamanda Hoca’nın o zarif ve sağlam üslubudur şüphesiz. Onun üslubunu yapan ise içinde yetiştiği ve bugün bizim yoksulu olduğumuz İslami – tasavvufi kültürün verdiği asalet ile Tanpınar – Kaplan çizgisinin edebi hassasiyetleridir. Bir akademisyen olmasına rağmen Orhan Okay Hoca’nın dili ve anlatımı asla bir resmiyet taşımaz. Onda, tasavvufun insan ruhunu olgunlaştırmış, durultmuş ve inceltmiş aydınlığını, kıvraklığını bulursunuz. Aynı zamanda hocaları Ahmet Hamdi Tanpınar’ın üslupçuluğu ile Mehmet Kaplan’ın dikkatini...
Hoca’nın benzersiz bir tevazu ile “bir kabristan ziyaretini andırıyor” dediği hatıra ve portreleri, bizler için ışıklı bir bahçeye açılan büyük kapılar, paha biçilmez hazinelerdir. Onun “Silik Fotoğraflar”ının canlandırdığı çehrelerden yol bularak ‘yitik ülke’nin hazinelerini aramaya koyulabiliriz.
16.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
a.colak@zaman.com.tr
|