Bölge Haberleri |
|
|
|
|
ALİ ÇOLAK |
 |
“Silik Fotoğraflar”ın aydınlattığı çehreler
Prof. Dr. Orhan Okay’ın “Silik Fotoğraflar” (Ötüken Neşriyat– 2001) adlı eserini yeni edindim ve bir çırpıda okuyup bitirdim. ‘Hatıra – portre’ türünün son yıllarda yazılmış ender örneklerinden biri diyebileceğim bu kitaptaki yazıların çoğu, dikkatli Zaman okurlarının hafızasındadır sanırım. Okay Hoca, pek çoğuyla dostluk ve arkadaşlık kurduğu, yetişemedikleri ile de eserleri vasıtasıyla dost olduğu son devrin hakikaten ‘büyük şahsiyetler’i ile ilgili hatıralarını, Zaman’ın kültür sayfasında çıkan “Pazar Yazıları”nda yayımladı. Okurlar, “Silik Fotoğraflar”ı oluşturan hatıraların çoğunu, ilk kez bu sayfada okuma şansı buldular. Meraklılarının tiryakilik derecesinde takip ettiği bu yazılar, her ayın ilk pazar gününde okurları yine farklı bir dünyanın kıyılarında gezdirmeye devam ediyor.
Şimdi bir kitap bütünlüğü içinde okuduğum bu hatıralar, bende büyük hayranlıklar ve özleyişler uyandırdı. Hayranlık ve özleyişlerin açtığı kapıdan ise derin korkular sardı ruhumu. Silik Fotoğraflar’da canlanan aydınlık çehreler, bir daha yaşanması kabil olmayan bereketli bir iklimin içinden sesleniyordu ve elimizi ne kadar uzatsak bizim onlara yetişmemiz asla mümkün değildi... Kimlerdi bu ‘silik fotoğraflardan’ gülümseyen çehreler? Nurettin Topçu, Hasan Basri Çantay, Abdülaziz Bekkine, Ali Nihad Tarlan, Ahmet Hamdi Tanpınar, Mehmet Kaplan, Nihad Sami Banarlı, Tahir Olgun, Necip Fazıl, Reşat Ekrem Koçu, Kilisli Rifat, Süheyl Ünver, Osman Nuri Ergin...
Orhan Okay’ın, hatıraların hayal meyal resimleri arasından çıkarıp önümüze getirdiği bu isimler, hafızası nisyana uğramış bir devrin çocukları olan bizler için, sanki uzak bir çağın ve yabancısı olduğumuz bir ülkenin hayalet varlıkları gibi duruyor. Oysa bu insanlar, çok değil, en fazla altmış – yetmiş yıl önce bu topraklarda yaşamış, bizim dilimizle konuşmuş ve yazmış, kütüphaneler dolusu eser bırakıp gitmişler... Zalim bir imkansızlık içinde geçen ömürlerine inat, her fanide hayranlık uyandıracak muvaffakiyetlerin sahibi olmuşlar. Bu dev portrelerin erişilmezliği karşısında bugün bizler, derin ve kahredici bir yoksulluk duyuyor, adamakıllı küçülüyoruz. O ne muhteşem bir iklimdir ki yok olup giderken bile yetiştirdiği adamlar, tek başlarına bir hazineyi sırtlama, bir devrin ruhu olma kudretine maliktir. Orhan Okay Hoca ve onun kuşağından yazarlar, şüphesiz bu iklimin müşfik ve bereketli yıldızları altında yetişmiş, onun son ışıklarına rastlamış talihlilerdir..
Prof. Dr. Orhan Okay, edebiyat fakültesinin efsane hocalar kuşağının son halkasıdır bana göre. Onun şahsiyetini ve üslubunu yapan, yalnız ömrünün kırk yılını verdiği üniversite değil, yetişme şansına erdiği kültür muhitinin zengin ve renkli atmosferidir. Çocukluğu, İstanbul’da, Balat’ta geçen ve uzun yıllar ‘taşra’da öğretim üyeliği yapan bu İstanbul beyefendisi, şahsiyetini yapan kültür ocaklarını ve Osmanlı bakıyyesi şair, yazar, din ve kültür adamı büyüklerini, dostlarını bir kadirşinaslık örneği olarak derin bir saygıyla anıyor ve onların dünyasından derleyebildiği ışıklı ‘fotoğrafları’ bugünün nesillerine aktarıyor. Bu hatıra ve portreleri değerli kılan, sadece anlatılan devrin ve kişilerin zenginliği değil, aynı zamanda Hoca’nın o zarif ve sağlam üslubudur şüphesiz. Onun üslubunu yapan ise içinde yetiştiği ve bugün bizim yoksulu olduğumuz İslami – tasavvufi kültürün verdiği asalet ile Tanpınar – Kaplan çizgisinin edebi hassasiyetleridir. Bir akademisyen olmasına rağmen Orhan Okay Hoca’nın dili ve anlatımı asla bir resmiyet taşımaz. Onda, tasavvufun insan ruhunu olgunlaştırmış, durultmuş ve inceltmiş aydınlığını, kıvraklığını bulursunuz. Aynı zamanda hocaları Ahmet Hamdi Tanpınar’ın üslupçuluğu ile Mehmet Kaplan’ın dikkatini...
Hoca’nın benzersiz bir tevazu ile “bir kabristan ziyaretini andırıyor” dediği hatıra ve portreleri, bizler için ışıklı bir bahçeye açılan büyük kapılar, paha biçilmez hazinelerdir. Onun “Silik Fotoğraflar”ının canlandırdığı çehrelerden yol bularak ‘yitik ülke’nin hazinelerini aramaya koyulabiliriz.
16.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
a.colak@zaman.com.tr
|
|
|
ALİ BULAÇ |
 |
İstanbul perspektifi ve İslam şehri
Tarihte şehirlerin ortaya çıkışında rol oynayan iki faktörden biri sembolik–manevi değerler, diğeri fiziki–sosyal ihtiyaçlardır. İstanbul için her iki faktör de söz konusudur. İstanbul’un kör bir gelişmenin elinde bir yaz–boz tahtası olmasını istemiyorsak, geleceğe ilişkin şehir vizyonunda başvuracağımız referansların neler olabileceğine ve neler olması gerektiğine dikkat etmemiz gerekir. İstanbul’un gelecek perspektifinde üç ana referans önemlidir: a) İstanbul’un tarihi ve kültürel kimliği ile tabii–fiziki çevre bütünlüğü; b) Osmanlı’dan bu yana ve modernleşme süreci boyunca geçirdiği değişimlere paralel olarak bugün sahip olduğu beşeri–sosyal doku; c) Uluslararası düzeyde şehir ve şehircilikle ilgili ortaya çıkmış bulunan standartlar.
Bu üç parametreden hareket edildiğinde, “yeni bir İstanbul perspektifi”ne sahip olmamız gerektiği açıktır. Ancak “yeni bir İstanbul perspektifi” üzerinde düşünürken de, İstanbul’un “dünya perspektifi”, “Türkiye perspektifi” ve “kendine dönük perspektifi”nin dikkate alınması gerekmektedir.
Dünya perspektifinden kastettiğim, tarihin bu kadim şehrinin dünyada taşıdığı önem, küresel düzeyde sahip olduğu algı ve çağrışımlar ile olması gereken konumunun doğru tespit edilmesidir. Türkiye perspektifinde temel nokta Türkiye’nin İstanbul’a bağlı olarak ve İstanbul’u örnek alarak geçirmekte olduğu değişim ve bunun İstanbul’a getirdiği maliyettir. En zor olanı İstanbul’un kendini algılama biçimidir. İstanbul hızlı bir değişim yaşarken, Türkiye’nin genelini de derinden değiştirmekte veya en azından genel toplumsal değişmenin referansı olmaktadır.
Bunun yanında Habitat’ta gelinen nokta, AB’nin kentlerle ilgili öngördüğü standartlar ve hukuki mevzuat dikkate alınması gereken hususlardır.
İstanbul’un tarihi ve kültürel kimliği üzerinde düşünürken, cevabını aramamız gereken önemli soru şudur: İstanbul bir “İslam şehri” midir? İddia edildiğinin aksine tarihte bir “İslam şehri” yoktur ve hiçbir zaman olmamıştır. Bu bağlamda İstanbul da bir İslam şehri olmamıştır. Mekke ve Medine’yle ilgili durum tümüyle fıkhi sebepler dolayısıyladır ve bu iki kutsal şehir bütün tarihi İslam medeniyetlerinin iki istisnasını teşkil eder.
Ancak bir “Hıristiyan şehri” vardır; bir şehirde, birlikte ortak bir mekan üzerinde yaşayan insanların tümünün tek bir dinî kimliğe ve tek tip yaşama biçimine mecbur edilmesi tarihi Hıristiyan tecrübesidir ve böyle şehirlerde farklı kimlik ve kültürlerin bir arada yaşaması mümkün olmamıştır. “Modern kent” Hıristiyan tecrübesinin sekülerleştirildiği modeldir.
İslam’ın bu yönde herhangi bir iddiası ve öngörmesi olmadığına göre, tarihte örneklerine rastladığımız “İslami şehirler”e ancak “Müslümanların kurduğu veya etkin olduğu şehirler” diyebiliriz. Bu açıdan Müslümanların ister kurucu ister etkileyici olduğu bütün şehir örneklerinde birden fazla dinî inanç, kültürel kimlik ve farklı yaşama biçimleri bir arada olmuş, her biri kendi kimliğine uygun renkleri ve çizgileri yaşadığı şehre verebilmiştir.
Bu açıdan bakıldığında İstanbul tarihsel tecrübesini devam ettirmek durumundadır. Dolayısıyla “yeni bir İstanbul perspektifi”nin imkanları araştırıldığında Osmanlı ve İslam kimliği dominat özellikler arzetse bile, Doğu Roma ve Bizans kimliği ile yatay olarak tarihte bu şehre taşınan ve kök salma kabiliyetini gösteren başka çizgi ve renklerin de bu şehrin mekanlarında, beşeri–sosyal hayatında yaşaması kaçınılmazdır. Sorun, modernleşme sürecinde İstanbul’un bütün bu özelliklerinin hoyratça kaybedilmesi veya yeni dönemde salt Bizans kimliğinin verilmesi yönünde bazı çalışmaların gündemde olmasıdır.
16.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
a.bulac@zaman.com.tr
|
|
|
MEHMED NİYAZİ |
 |
Dünyamız biraz ıssızlaştı
Biri şiirin, diğeri sözün ustasıydı; biri kendi dünyasında ürünlerini verdi, diğeri meydanlarda enerjisini tüketti; birinde hüzün, diğerinde coşku vardı. İnsan zaten biraz hüzün, biraz coşku değil mi? Hayatımızdan sanki iki damar çekildi.
Ali Ulvi Kurucu’nun “Gümüş Tül” adlı eseri gençliğimizde başucu kitaplarımızdan biriydi. Aydınlar Ocağı’nda onu görmek, dinlemek bahtiyarlığına ermiştim. Son yıllarda da Ö. Ziya Belviranlı kardeşimizin evinde ziyaret etmiş, sohbetinden istifadeye çalışmıştık. Mehmet Akif’ten söz edilince yüreği titrerdi; onun çizgisini devam ettirmek en büyük emeliydi; başarılı da oldu. “Allah, peygamber” deyince gözleri yaşarırdı. Doğduğu topraktan uzakta, ama sevdiklerinin arasında yaşardı. Yakınlarını yasa boğarak gitti; ama arkalarında yaş döktüğü sevdiklerine kavuştu. Kıyamete kadar hayır hanesini açık tutacak eserler bıraktı.
Yakın geçmişe bakınca, can çekişirken bile Osmanlı’nın evlatlarını idealist yetiştirmeye çalıştığını görüyoruz. Bu gayret cumhuriyetimizin ilk döneminde de devam etti. İşte bu yıllarda Avrupa’ya gönderilen öğrencilerin arasında Osman Bölükbaşı da vardı. Matematik öğrenciliğindeki parlaklığını arkadaşları anlatmakla bitiremezlerdi. Remzi Oğuz Arık, Nureddin Topçu, Tahsin Banguoğlu’yla aynı zamanda Paris’te bulunan Bölükbaşı’nın da rüyalarını ülkemizin problemleri doldururdu. Ağabey mevkiinde bulunan Remzi Oğuz sık sık “Bugün Anadolu için ne düşündün?” diye sorarmış. Bölükbaşı da Balzac’ın parlak cümlelerini ezberler, “Türkiye’nin en büyük hatibi kim?” sorusuna, “Bölükbaşı cevabını verecekler” dermiş. Nitekim azmin elinden bir şey kurtulmadığını ispat etti. Kandilli Rasathanesi’nde Fatih hocanın asistanı iken Demokrat Parti’nin kuruluşunda görev aldı. Sonra Millet Partisi’nin kurucuları arasında bulundu. Seçimlerde Millet Partisi’nden Meclis’e bir tek o girince, onu genel başkan seçtiler. O dönemde seçim sistemi ekseriyet prensibine göre hazırlanmıştı. Bir ilden hangi parti çok oy alırsa, milletvekillerin tamamını o çıkardığından partisi, Demokrat Parti ile Cumhuriyet Halk Partisi’nin arasında sıkışıp kaldı. CHP’nin iktidara gelmemesi için halk oyunu DP’ye veriyor; ama Bölükbaşı’yı dinliyordu.
Nerede, nasıl hitap edileceğini iyi bilirdi; karşısındaki kitlenin kültür seviyesi yükseldikçe, konuşmasının muhtevası da yoğunlaşırdı. Suad Hayri Ürgüplü kabinesini, İsmet İnönü’nün hücumlarına karşı korumak için nasıl bir dalgakıran haline geldiğini o günleri hatırlayanlar bilirler. Meclis kürsüsünden CHP’ye hücum ederken çarpıcı cümlelerden birisi şu idi: “Cumhuriyet Halk Partisi, siyasi tarihimizde öyle samimiyetsizlikler göstermiştir ki, bir adamı kafir diye öldürtüp, şehit diye namazını kıldırtmıştır.”
Renkli bir şahsiyete sahip Nasreddin Hoca’ya değişik fıkralar nasıl mal ediliyorsa, aynı şey Bölükbaşı için de yapılırdı. Çünkü yakışıyor, sakil durmuyordu. Bölükbaşı, İsmet Paşa, henüz çocuk olan Erdal İnönü aynı uçaktaymışlar. Uçağın camından bakan Erdal İnönü pamuk toplayan köylüleri görmüş. Bölükbaşı’ya dönüp, “Osman amca on lira ver de aşağıya atayım; bulan köylü sevinsin.” demiş. Bölükbaşı da gülümseyerek şu cevabı vermiş: “Güzel yeğenim, babanı at da bütün millet sevinsin.” Tarafsız olması gereken devlet radyosu iktidarın borazanlığını yapıyordu. TRT kanunu tartışılırken, Meclis kürsüsünden muhtevalı, demokrasimizin ufkunu açan konuşma yaptığı sırada bir milletvekili “Deli Osman” diye bağırınca Bölükbaşı cevabı hemen yapıştırdı: “Aklımın zekatını versem, alan dahi olur.” Liderliğin birkaç önemli vasfı vardır; bunlardan birisi hitabet ise, diğeri toparlayıcı olmaktır. Bölükbaşı’da hitabet fazlasıyla vardı; herhalde o ölçüde toparlayıcı değildi ki 1969 seçiminde Meclis’e giren milletvekillerinin pek çoğu Millet Partili kökenliydi. Sanki partisi staj yeriydi; belli bir seviyeye ulaşan yuvadan uçardı. Gidenin ardından “Boşluğu doldurulmaz.” demek adettir. Aslında hiç kimsenin boşluğu doldurulmaz. Şu sıradan kişi bile artısıyla, eksisiyle diğer insanlardan farklıdır. Ama bazıları vardır ki, onlar normal insanların yapamadıklarını yaparlar, söyleyemediklerini söylerler. Kitleler biraz da onlarla beraber yaşarlar. Onlar fani âleme veda edince, sessiz kalabalıkların dünyası biraz ıssızlaşır; şimdi olduğu gibi. Nur içinde yatsınlar.
16.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
m.niyazi@zaman.com.tr
|
|
|
A. TURAN ALKAN |
 |
Lebbeyk!
Bütün ömrünü ve yaşama sebebini efendisine hasretmiş bir hizmetçi düşününüz; onun emirlerini yerine getirmek için gece gündüz kapısında “müheyya” bekleyen, bütün dikkatini efendisinden gelecek işaretleri yerine getirmeye teksif etmiş bir hizmetçi. “Lebbeyk” nidâsının Türkçesi, işte böyle bir hizmetkârın hâletini ifade ediyor: “Emirlerini yerine getirmeye hazırım, irâdemi sana bağladım, buradayım, senin emrine itaat etmek benim varlık sebebimdir, emret ki yerine getireyim!”
“Lebbeyk” öyle geniş ve derin bir itaat göstergesi ki, gündelik hayatta geçerli hizmet sözleşmelerinde sonu “lebbeyk”le biten bir emir–itaat ilişkisi tahayyül etmekte zorlanıyoruz; esasen Orhan Gencebay da “Kula kulluk edene yazıklar olsun” derken insanın bir başka insana veya kuruma “lebbeyk” diyemeyeceğini terennüm ediyor. Lebbeyk, bir insanın ömrü boyunca vereceği en mühim kararın, yapacağı en kritik hizmet sözleşmesinin altına koyduğu imza; öyle ki her insan ömründe ancak bir kere bir mercie “lebbeyk” nidâsıyla itaat sözü verebilir ve bir kere “lebbeyk” diyenin bir başka efendisi olmaz. İlk ve en mühim “lebbeyk” sözünü takip eden her “lebbeyk”, ilk sözleşmenin hükmüne ihanet gibi görünür.
Geçenlerde gazetede Bağdat mahreçli bir resim gördüm: Irak ordusunun kadın askerleri ellerinde silahlarıyla geçit resmi yapmaktaydılar ve göğüslerinde omuzlarından bellerine çaprazlama yerleştirilmiş Arapça bir ibare okunuyordu: “Lebbeyk ya Saddam!”. Arapça’nın gündelik tasarrufunda bu kelimenin nasıl manâ genişliği taşıdığını bilmiyorum ve bu bez–banttan yola çıkarak kimseyi yargılamak istemem fakat bir lisanda müteradifler niçin vardır ki? Diller, nüanslarının zenginliği ile yüksek bir anlam katmanı oluştururlar.
Lebbeyk nidâsının hangi anlama hasredilmesi gerektiği işte o fotoğrafı gördükten sonra dikkatimi çekti ve insanın hayatta kaç defa ve kime “lebbeyk” diye itaat sözü verebileceğini düşündüm. Bizim “lebbeyk” sözünden anladığımız mânâ, itaat ıskalasındaki en yüce mevki içindir. Şüphesiz ömür boyunca çoğu birbirinin içine geçmiş pek çok hizmet ve sadakat sözleşmesi akdediyoruz. Memur için amir, asker için komutan, âşık için mâşuk, evlat için ebeveyn veya “kılıbık” diye tesmiye olunan ve sanıldığından çok daha fazla bir külliyet teşkil eden erkek zümresi için hanımları aslında irili ufaklı “efendi, patron” niteliği gösteriyorlar. Bu gibi beşeri patronaj münasebetleri kapsam itibariyle elbette “lebbeyk” nidasının muhatabı ile nisbetlendirilemez. Lebbeyk rûhun mürekkebi ile imzalanmış bir itaat sözleşmesidir. Din, dünyayı inkar etmez, sadece itaat hiyerarşisindeki yerleri hatırlatır.
Demek ki lebbeyk demezden evvel iyi düşünüp taşınmak gerekiyor.
İşte ben de, insanların “lebbeyk” nidâsıyla hakiki efendilerine sadakat yemini ettikleri yere gidiyorum. Adı ne olursa olsun: Nasip, vesile veya davet! bir hafta öncesine kadar böyle bir kutlu yolculuğun yolcusu olabiliceğim aklımdan bile geçmezken şimdi yollardayım. Siz bu satırları okurken inşaallah ben de yüzbinlerce mü’minle birlikte saadet iklimini teneffüs edenlerin arasında olacağım. Yıllardan beri dönenleri dinlerken kapıldığım merak ve iştiyakı bu defa ayn’el yakîn derecede yaşamak nasip olduğu için heyecan içindeyim.
Nasip olursa sizlere, mübarek beldede gördüklerimi, hissettiklerimi ve düşündüklerimi sıcağı sıcağına aksettirmeye gayret edeceğim ve bir süreliğine de olsa gazetedeki yazı günlerim değişikliğe uğrayacak; peşinen bilgilerinize arz ederim.
Şimdi insanlığın ebedi gündemine girmek vaktidir: Aziz okuyucular, hakkınızı helâl ediniz. Yıllardan beri düşüncelerimi sizlerle paylaşırken içinizden bir kısmını incittiğim, üzdüğüm veya gönül burkuntusuna uğrattığım olmuştur. Gazete yazısı yazmanın tabiatında var olan bir şey bu. Sadece benim için değil, bütün yolcular için sizden hayır dua bekliyorum.
16.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
t.alkan@zaman.com.tr
|
|
|
İBRAHİM KARAYEĞEN |
 |
TESEV’in anketinden çıkan acı itiraf
Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı’nın (TESEV) anketi rüşvetin kabullenildiğini ortaya koyuyor. Her 100 kişiden 46’sı rüşvet vermeden işini halledemiyorsa toplumsal bir açmazda olduğumuz sonucu çıkıyor. Rüşvetin Türkiye’nin içine kapandığı, koalisyon hükümetleriyle siyasi istikrarın bozulduğu, ekonomik krizlerle sarsıldığımız son on yılda patlaması kayda değer. Rüşveti doğuran ana etken kısır siyasi yapı.
Son on yıl içindeki koalisyon partileri, KİT’leri ve bankaları paylaşma esasına göre hükümet kurdu. 2001 krizine boşuna gelinmedi. Devlet alabildiğine hantallaştı, kadrolar şişirildi, ülkenin kaynakları siyasetçilerin yakınlarına peşkeş çekildi. Böyle bir ülkede insanların birbirine güveni de kalmadı. Türkiye, güven skalasında Filipinler’in ardından sondan ikinci sırada.
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, saydamlık için siyasetçilere ve bürokratlara dokunulmazlık sağlayan yasaların kaldırılmasını isterken, gümrüklerden sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Keçeciler, ‘Bir bütünsel kirlenmeyle karşı karşıyayız.’ diyor. Keçeciler, toplumdaki kurumların bileşik kaplar misali birbirini etkilediğini belirtiyor ve ekliyor: “Bir ülkenin adliyesi neyse idaresi de odur. Mücadeleyi topyekün yapabilirsek kazanabiliriz.”
TESEV’in anketinde yarımızdan fazlasının trafik polisine rüşvet verdiği ve bunu yadırgamadığımız anlaşılıyor. Onu gümrük ve tapu izliyor. Rüşvetin bu derece yaygınlaşması ancak herkesin ‘suç ortağı’ olmasıyla mümkün. Bundan bir süre önce de gümrükte çalışanlar arasında yapılan bir ankette ilginç sonuçlar göze çarpıyordu. Soruları cevaplayan yaklaşık 5 bin kişiden yüzde 71’i daha fazla yetki isterken, yüzde 35’i hediyeyi kesinlikle rüşvet kapsamında düşünmediğini söylüyordu. Yine bir başka şirket ANAR, geçen yıl ekim ayında yaptığı ankette halkın yüzde 93’ünün rüşvetin yaygın olduğuna inandığını, yüzde 40’ın da rüşvet vermek zorunda kaldığını açıklıyordu.
Yolsuzlukla mücadelede kararlı olmadıkça bu ülkenin düze çıkması mümkün değil. Bugün ülkemiz borçlarını ödeyemediğinden dolayı IMF’ye bağımlı hale geldi. Bunun ilk nedeni hortumlamadır. İçi boşaltılan bankalar devlet tarafından kurtarıldığı için hükümetin samimiyetiyle ilgili kuşkular devam ediyor. Bu kirlilikten kurtulmanın yolu, rüşvet çarkının siyasi ayağını deşifre etmektir. Geçen yasama dönemindeki alışkanlıklar sürüyor. Bakanlar istifa etmek zorunda kalsa bile hiçbir şey olmamış gibi aklamalar Meclis çatısı altında ‘uyumlu’ biçimde sürüyor.
TESEV’in anketi açıklandığı gün, Bayındırlık eski Bakanı Koray Aydın hakkındaki soruşturma önergesi reddedilirken, futbol liglerinde görev yapan meşhur hakem ve teknik direktörlerin şike bantları arzı endam ediyordu. Peş peşe operasyonlar yapılmasına, herkes şikayetçi olmasına rağmen yolsuzluk itiraflarının sonu gelmiyor. Toplum olarak topyekün arınmadıkça bu tür acı sonuçları daha çok okuruz...
16.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
i.karayegen@zaman.com.tr
|
|
|
FİKRET ERTAN |
 |
Rus petrol gücü...
Rusya, dünya petrol piyasasında ne kadar hırslı olduğunu son günlerde iyice gösteriyor. Hem Rus lider Vladimir Putin hem de Başbakan Mihail Kasyanov geçenlerde verdikleri demeçlerle bunu hem dünyaya ve hem de Petrol İhraç Eden Ülkeler Teşkilatı(OPEC)’e açıkça belli ettiler...
Başbakan Mihail Kasyanov bu ayın başlarında Amerika’ya yaptığı resmi ziyareti değerlendirirken, Başkan Bush ile yaptığı görüşme sırasında Rus petrolünün Amerikan pazarına ihracatını ve böylelikle Rusya’nın Amerika’nın önde gelen petrol ithalatçılarından biri olması konusunu da konuştuklarını söyledi.
Rusya’nın Amerika’ya da petrol ihraç etme niyetini ortaya atan Kasyanov’un söyledikleri belki bugünkü şartlarda hayal olarak değerlendirilebilir; çünkü iki ülke arasındaki mesafe ve dolayısıyla navlun bedelinin çok yüksek olması yakın gelecekte Rusya’nın Amerika’ya petrol ihracatını mümkün kılmayabilir ama ileride belki bu Rusya’nın Amerika’ya tercihli fiyat uygulamasıyla mümkün de olabilir.
Putin’in aynı konuda söylediklerine gelince; The Wall Street gazetesine verdiği demeçte Rus lider Amerika’ya bir çağrı yaparak Amerika’nın Rusya’ya Ortadoğu’dan daha istikrarlı ve güvenilir alternatif bir petrol ülkesi olarak bakmasını isterken Amerika’nın Rus petrolünü almaya başlamasını da ima etti.
Putin aynı gazeteye dünya petrol fiyatları ve piyasası ile ilgili olarak son derece önemli mesajlar da verdi ve bu mesajlarla petrol piyasasını hemen de etkiledi. Bu mesajlara göre, Rusya varil başına 20–25 dolarlık fiyatın optimal fiyat olduğunu düşünüyor, bugünkü fiyatın bu aralıkta belirlenmesini istiyor. Oysa, OPEC fiyatın 22–28 dolar arasında teşekkül etmesini hedeflemişti bir ay kadar önce. Şimdi OPEC fiyatı ile Rusya’nın belirlediği fiyat aralığı arasında önemli bir fark meydana gelmiş oluyor. Gerçi Putin hangi tür ham petrol için 20–25 dolar aralığını telaffuz etmemişse de piyasa bunu o kadar da önemli bulmadı, tavrını bizatihi fiyat üzerinde yoğunlaştırdı. Bu da dünya petrol piyasasında fiyatların önümüzdeki aylarda OPEC’in istediği aralıkta değil daha çok Rusya’nın istediği aralıkta teşekkül edeceğine işaret ediyor. Nitekim, mart teslimi ham petrol bugünlerde OPEC’in taban fiyatı olan 22 dolar değil Rusya’nın taban fiyatı olan 20 dolardan işlem görüyor. Bu gelişme elbette bütün petrol ithalatçısı ülkeler açısından önemli. Amerika gibi zengin ithalatçı ülkelerin düşük petrol fiyatları sayesinde bugün yaşadıkları ekonomik durgunluğu bir ölçüde atlatmaları söz konusu iken fakir ithalatçıların da hem petrole daha az para harcayarak ve hem de zengin ithalatçıların ekonomilerindeki gelişmelerden etkilenerek ekonomik durgunluğu aşma şansları ortaya çıkıyor böylece. Bunlar kazanırken kaybeden de olacak tabii; OPEC ülkeleri mesela...
Esasen Rusya dünya petrol piyasasına damgasını daha da vurmaya devam ederse OPEC’in geleneksel nüfuzu ve ağırlığı yavaş yavaş daha da azalacak. Bugünden görünen bu. Rusya da 11 Eylül sonrası ortaya çıkan yeni siyasi ve ekonomik konjonktürde OPEC’in üzerine daha da giderse dünya petrol piyasası bundan sonra çok başka boyutlar ve özellikler kazanacak. Ben bunu görüyor ve hissediyorum. Zaten Rusya da başta da söylediğim gibi bu konuda çok hırslı. Nitekim, birgün kendisinden özellikle söz edeceğim Rusya’nın parlak, Müslüman Petrol Bakanı İgor Yusufov geçen gün Moskova’daki bir konferansta Rus petrol şirketlerinin milletlerarası piyasadaki konumlarını güçlendirmeye devam etmeleri gerektiğini vurgulayarak bu şirketlerin dünya petrol piyasasına mümkün olan en çok miktarda petrolü satmalarını istedi. Dev Rus petrol şirketleri bu isteği çoktan karşılıyorlar da zaten. Nitekim, bugün hem dünya petrol piyasasında hem de Rus iç piyasasında bir petrol arzı fazlalığı var. İşte bu yüzden de petrol 20 dolardan işlem görüyor.
Yakın zamana kadar hiç kimsenin aklına gelmeyen Rus petrol gücü artık kendisini iyice hissettiriyor. Bunun farkında olmamız, hesaplarımızı yaparken bu gelişmeyi de dikkate almamız gerekiyor. Benden söylemesi...
16.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
f.ertan@zaman.com.tr
|
|
|
ZİYA PERVER |
 |
Kral çıplak diyecek yok mu?
01.12.1993 tarih ve 3917 sayılı kanunla değişik 4792 sayılı kanunun 6. maddesi ile yürürlüğe konulan kamuoyundaki bilinen ismiyle “asgari işçilik uygulaması” SSK’nın ve Çalışma Bakanlığı’nın yöneticileri tarafından bilerek ya da bilmeyerek 616 sayılı KHK’nın 66. maddesi ile yürürlükten kaldırıldı. Bunun yerine ne idüğü belirsiz bir ibare olarak aynı KHK’nın 15. maddesinin “e” fıkrası ile Sigorta Teftiş Kurulu’nun görevleri arasına, (Kurul bu işi nasıl yapacaksa) “İşin yürütülmesi için gerekli olan asgari işçilik miktarını saptamak” ibaresi eklenmiş ama bu değişikliğe rağmen yargı haklı olarak bütün asgari işçilik uygulamalarını iptal etmiştir.
Bu ucube değişiklik de 10.11.2000 tarih ve 24226 Sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Anayasa Mahkemesi’nin 2000/65 Esas ve 2000/38 Sayılı Kararı 616 sayılı KHK’nın iptali ile tamamen ortadan kaldırılmış. 616 sayılı KHK nedeniyle ortaya çıkacak yasal boşluğu doldurması içinde iptal kararının bir yıl sonra yürürlüğe girmesi ve bu süre içinde de TBMM’nin yeni bir yasal düzenleme yapması istenmiştir. Ne var ki bu süre 10.11.2001 tarihinde tamamlanmış; ama TBMM’ce yeni bir yasal düzenleme yapılamamıştır.
Bütün bunlara göre, SSK’nın halen uygulamaya çalıştığı asgari işçilik uygulamasının yasal dayanağı yoktur. İşverenlere düşen ise bu yasadışı uygulamaya karşı, kendilerine tebliğ edilen asgari işçilik uygulaması sonucu çıkarılan borçlara önce sigorta müdürlüğü nezdinde itiraz etmek ve daha sonra da itirazları reddedilirse İş Mahkemesi’nde dava açmaktır. Bugüne kadar dava açanlar bu davalarını haklı olarak kazanmışlardır.
Kurum şimdi de asgari işçilik uygulamasına itiraz eden işverenlerine “sizi sigorta müfettişlerine havale ederim” diyerek tehdit etmektedir. Sanki sigorta müfettişleri öcü. Müfettişlere denetim için havale edilen işverenin kayıt ve belgelerinde kuruma bildirilmemiş işçilik yok ise müfettişin yapacağı hiçbir şey olamaz. Tıpkı 1987-1994 yılları arasında asgari işçilik uygulamasının olmadığı zamanlarda nasıl kayden denetim yapılıyorsa aynısı yapılacaktır.
Şimdi SSK’nın yetkililerinden bir açıklama bekliyorum, asgari işçilik uygulamasına devam etmenizin yasal dayanağı nedir? Koskoca SSK’nın içinde KRAL ÇIPLAK diyebilecek kadar da cesareti olan birisi yok mu? Mahkeme masrafı vermekten bıkmadınız mı?
Kısa...Kısa...Kısa...
İbrahim Karapınar-Konya: Bağ-Kur’a devam ederseniz, 56 yaşında kısmi aylık ile emekli olursunuz. Bundan sonra SSK’ya geçer ve en az 3,5 yıl (1260) gün prim öderseniz 3,5 yılın sonunda tam aylık ile emekli olursunuz.
Mustafa Pehlivan-Kınık: Muhterem okurum, İş-Kur’a kayıt olmuşsun, bundan başka şimdilik yapabileceğin bir şey yok; ama iş buluncaya kadar 2022 sayılı kanuna göre özürlü aylığı alma hakkın var. Kınık Kaymakamlığı’na aylık talebi için dilekçe ver.
Emrullah Şen-Mudanya: 56 yaşında ve 15 yılı tamamladığınızda emekli olacaksınız. Nihat Şen, Bayram Şahin, Ali Şen sizler de aynı şekilde 56 yaşında ve en az 15 yıl prim ödemekle emekli olacaksınız. Fevziye Gümüştekin ise 52 yaşında emekli olacak.
Talha Arslan-Torbalı: SSK’lı olarak çalıştığınız süreler özel eğitim kurumlarında geçse dahi öğretmen olarak çalışmamışsanız sadece emekli keseneğine esas derece ve kademenizi artırır, maaşınıza esas derece ve kademeniz ise etkilemez. (bkz. 657 DMK Mad. 35-36) Emeklilik zamanınıza gelince, şimdiki kanunlara göre 56 yaşından sonra olmak üzere toplamda 25 yıl (9000 gün) ile emekli olacaksınız. 56 yaşına kadar da nasılsa 9000 gün dolacak olduğundan askerliği borçlanmanıza gerek yok.
16.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
z.perver@zaman.com.tr
|
|
|
FATİH URAZ |
 |
Nihayetinde maç yalnızca
Bu akşamki maça, öncesinde ve sonrasında umuyoruz ki yalnızca bir müsabaka muamelesi yaparlar. Kimler mi? Seyirciler tabiiki.
Bu uyarımız haddizatında tüm taraftarlara. Lakin en yakın maç F.Bahçe–G.Saray karşılaşması olduğundan ve de 52 bin seyircinin sadece 1000 küsuru G.Saraylı olacağından şu an için sakin olması gerekenler F.Bahçe’nin seyircileri.
Her ne kadar matematik şansı devam ettiği müddetçe iş bitmiyor olsa da bu geceki maçın kaybedilmesi durumunda F.Bahçe’nin işi mucizeye kalmış olacak. O takdir de maazallah en küçük bir kıvılcımda ciddi problemler yaşanabilir.
G.Saray dışarıda iyi oynayamıyor. Evet gol pozisyonları buluyorlar ama değerlendiremiyorlar. Doğrusunu isterseniz bu sınırlı kadroyla hem içeride hem Avrupa’da şu ana gelinceye kadar iyi neticeler aldılar.
Keza F.Bahçe de iyi oynamıyor. Geçen haftaki maçı çıplak gözle izleyenlerle konuştuk, Fener’i beğenen bir kişiye bile rastlamadık. Lorant da nihayetinde elindeki malzemeyle bir şeyler yapma gayretinde. Zaten güç ve kondisyon yönünden zayıf durumda aldığı takımına bir anda bunları veremeyeceğini sizden de iyi biliyor bizden de. O yüzden de 52 bin kişilik muhteşem seyirci desteği bile Fener’i maçın mutlak favorisi yapmıyor.
Aslında biz maçın sonucuna değil sonrasına bakıyoruz. Orada bir şeyler olmasın da, insanlar birbirine zarar vermesin de netice ne olursa olsun. Bir de tabiiki izleyenler zevk alsın. Seyircileri de anlamakta zorluk çekiyoruz. Tüm derbi maçlarında biletler karaborsaya düşüyor. Yalnızca bir hafta sözleşerek ve sabrederek karaborsa bilet almasalar bu işin sonunu getirirler. Çok değil yalnızca bir hafta sabredecekler ve görecekler ki ortada kazık atacak satıcılar yok. Yazık değil mi 5 milyonluk bilete 25 milyon ödemek?
F.Bahçe çok vefakâr ve kaliteli bir seyirciye sahip. Hani belki ayıp olacak ama gerçek şu ki seyircinin kalitesi takımın kalitesinin hayli üzerinde. O kaliteli seyirciye de takımını her zamanki gibi destekledikten sonra her türlü skoru olgunlukla kabullenmek yakışır.
16.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
f.uraz@zaman.com.tr
|
|
|
|
|

|
Zaman'da Bugün
16 Şubat 2002
|
|

Zaman Spor
Yazarlar
|
|
|
|