Ünlü bir düşünür diyor ki: “Nefs’e siyaset kadar açık olsaydı biz matematikte de bir halt yapamazdık.” Öyledir. “Kazanma, üstünlük sağlama” yönü olan işlerde ve konularda dengeyi korumak çok zordur. Ama hayat bu tür zorluklara “kaçma” değil, “aşma” tavrıyla yaklaşmayı gerektirir. Ve spor, o işi başarmanın oyun yoluyla pratik eğitimini veren bir disiplindir. Yok saymalar hayatın bütünlüğünü kaçırmanıza yol açar, varlığını kabul edip güzelleştireceksiniz. Müzik de böyledir, spor da.
İşte şimdi bir Fenerbahçe–Galatasaray maçı var ve ben bu çerçevede de gençlere söylemek istiyorum. Bu çerçevede ve insanı önde tutan bakış açısıyla. Rakip takıma bin–bin beş yüz bilet verme gibi meseleler konuşulunca, “güvenlik” kaygıları ortaya atılınca, ister istemez geçmişi hatırlıyorum...
Eskiden aynı gişelerden bilet alınıp aynı kapılardan giriliyor, aynı tribünler paylaşılıyordu. Kapalının solunda Galatasaraylılar, ortasında Fenerbahçeliler, sağında Beşiktaşlılar. Arada barikat yok; duvar, tel falan yok! Bir Galatasaray–Fenerbahçe maçında, Fenerbahçeliler sağa doğru da genişleyerek kapalının dörtte üçünü kaplar, Galatasaraylılar solda 3–4 bin kişilik bir grup oluştururlardı. Çıkarken de müşterek çıkıyorduk ve koridorlarda (ara platformlarda) karşılaşıyorduk. Çok da eski değil, 950’li 960’lı yıllarda böyleydi. O zamanın bazı futbolcuları bugün medyada görev yapıyor: Turgay, Can, Şükrü, Ogün, Coşkun... Ayrıca takımlar da bir vasıta ile topluca gelmezlerdi. Gelişleri de gidişleri de “bireysel”di! Maç sonrasında 15–20 dakika bekleyince, Turgay’ları, Metin’leri, Can’ları henüz tam dağılmamış olan kalabalığın arasına karışıp dönüş yolculuğunun çaresini aradıklarını görebilirdiniz! Ne güvenliği, kim dokunacaktı ki onlara?
Bir de şimdiyi düşünün. Gerginlik, gerginlik, gerginlik... Medyadan ve idarecilerden başlıyor ve dalga dalga yayılıyor.
İdealize ediyor değilim geçmişi. Vukuat hatıraları da var. Fakat onlar bile büyük farklılık taşıyordu. Birini anlatayım: Üst üste yapılan iki maçtan sonra Galatasaray şampiyon olmuş, Turgay’ın kaptanlığında selamlama turu atıyor... Galatasaray tribününü selamlayıp geçtiler, çıkış tüneline varmak için Fenerbahçe tribününü ortaya kayarak atlamak gerekiyor; Turgay “atlamak saygısızlık olur, onları da selamlayıp geçelim” dedi ve devam etti. Fakat bazı şişeler (petler henüz yoktu) atılmaya başlayınca, Galatasaraylı futbolcular, hiç alışmadıkları için, şoke oldular. Turgay şişelerden birini yerden alıp başına getirdi ve “Öldürmek mi istiyorsunuz?” diye bağırdı. Metin taş kesildi; koşmadı, kaçmadı, sadece dönüp baktı. Yalnız Ahmet Karlıklı delirdi ve üç–beş kişiye erişmek için tel örgülere tırmanmaya başladı, zorlukla yatıştırdılar!
Çünkü alışmadıkları bir durumdu. “Böyle şampiyonluk olmaz olsun” diyecek kadar etkilenmişler ve üzülmüşlerdi. Masal değil bu anlattığım, Turgay Şeren sağ ve herhalde hatırlıyordur.
Kazanmak–kaybetmek tek başına önemli değil; önemli olan, güzel kazanmaktır, güzel kaybetmektir. Aksi halde ne galibiyeti, ne mağlubiyeti taşıyabilirsiniz, ikisini de abes hale getirirsiniz. “Ben derbiyi kazanayım da şampiyon olmayayım”, “Ben şampiyon olayım da ne olursa olsun” tavırlarının ikisi de yanlıştır. Fenerbahçe bu türlü hataları, “Ali Şen–Çavuşoğlu” mantığının hakim olduğu sıralarda çokça yaptı. Aziz Yıldırım, bunun farkına varan doğru bakışlı bir zihniyeti temsil ediyor, dilerim ki başarılı olur, sabırsızlıklara ve darlıklara yenik düşmez.
Çirkin rekabet; genel seviyeyi düşürür, istisnai çıkışların ömrünü kısaltır. Galatasaray’ın Avrupa’daki başarıları, etkilerini hâlâ devam ettiriyor ve bizi Dünya Kupası için bile ümitlere sahip kılabiliyor ise de; genel mânâdaki çirkin rekabetin ve iç–dış tahammülsüzlüklerin ciddi olumsuzluklara sebebiyet verdiği gözden kaçırılmamalıdır.
Fatih Terim, sanıldığı gibi teknik bilgiyle değil, “futboldaki insan bilgisi” ile çok önemliydi. Ama kendisine aynı açıdan bakmayı ihmal etmiş olmalıdır ki; Hakan’ın, Okan’ın, Emre’nin, Ümit’in “ucuz iyi yedekler” sınıfına sokulup kaybolmalarına ve bunun bir yol olmasına sebebiyet verici genel çözülmeyi durdurma fedakarlığının aynı zamanda rasyonel bir tercih demek olduğunu göremedi. Rekabet tahammülsüzlüklerine bu gaflet eklenince, kıvam (terkip) sihri bozuldu. Bunu Türk futbolu için belirtiyorum. Eski edebiyatı sürdürüyoruz; ama en son Ekvador önünde seyrettiğimiz Milli Takım hiç de iyi değil. Bizim terkip ustalarımız dışarının ucuz yedeği, dışarının yedek bile olamayan ıskartaları bizde bulunmaz kumaş. Bu akıştan ne doğabilecek ki?
Piontek “30 yaşına gelmiş futbolcuların topa vurmayı bilmemelerine ben sizde şahit oldum.” demiş. Bu, çirkin rekabetin birikimi engellemesiyle ilgili bir garabettir. Yetişenlerin önlerinde örnek yok, örnek oluşturma geleneğinin önü kesilmiş. Bir motivasyondur gidiyor. Örnekleme bir “toplam” içinde değil, ancak bir “terkip” içinde gerçekleşebilir. Galatasaray’ın onca kayıba rağmen yine bir şeyler yapabilmesi, kabına sinmiş terkip izleri dolayısıyladır.
Rekabeti güzelleştirmek ve insana önem veren terkipçi bir denge anlayışı içinde istikrarı sağlamak. Başarının formülü budur.
Anlatmaya çalıştığım düşünce tarzıyla ilgili bir değerlendirme örneği vereyim: Fatih Terim, kabadayı mizaçlıdır. Ama, “el yanında söyleme çek kenara vur beni” türküsünde olduğu gibi, usule uygun diyaloglara açıktır. Ben kulüp başkanı olsam, Sayın Terim’le (hem de katkı yaparak) çalışırım. Buna karşılık Sayın Denizli, rüyalarına girmek yoluyla bile eleştiri iletsen tersini yapacak kadar “dediğim dedik”çidir! Tabii ki bunu meslekî otorite anlayışları açısından söylüyorum.
Bir düşünür “etik ve estetik” bunalımdan söz ederken, bir başkası “metot ve sentez” sıkıntısını yıllardır tez olarak işliyor. Spor ve özellikle de futbol, hayatımızın birçok ilgi alanında olduğu gibi, aynı genel çerçevenin olumsuzluklarını taşıyor. Valery “her şeyin iyiye gittiğine inandığınız bir dönemde yozlaşmanın en kötüsünü yaşıyor olabilirsiniz” diyor.
... Ve “rekabeti güzelleştirmek”, kısır döngüyü kırmanın en önemli şartı. Özellikle de Galatasaray–Fenerbahçe rekabetini!
Yazar
16.02.2002
|