Eski zamanların insanları için hafıza belki gelişimin önündeki en büyük engeldi. Arayan, soran, sorgulayan insanların zinde ve içtenlikli etkinlikleri, kolektif hafızanın duvarlarına çarpıyor ve iktidarlarını buradan alanların hışmına uğruyordu. Yaşadığımız dünyanın kültürel yapılanmasındaki en önemli gördüğüm açmazların başında ise hafıza biriktirmenin bir imkan olarak ortadan kalkmış olması gelmektedir.
Modernlik, düşünür Ernest Gellner’ın da ifade ettiği gibi bir bellek yitimi üzerine inşa olmuştur. Bugün ve gelecek, geçmişin kotalarından kurtarılmış ve insan etkinliklerinin önündeki engellerin kaldırıldığı muştusunu ifade eden özgürleşim süreçlerini taçlamıştır.
Hafızayı yok etmek üretim ya da daha genel anlamda praksisle birleşince ortaya hatırı sayılır insanlık başarıları çıkabiliyor. Bu başarılara bakıp, “hafızamızdan olduk, ama değdi” demek için pek çok sebep gösterilebilir. Ama kapitalizmin kendisini tüketim kapitalizmi olarak inşa ettikten sonra aynı iddiaları bu kadar kolay tekrar edebilecek miyiz?
Tüketim kapitalizmi, üretim kapitalizminin bellek kaybına uğrattığı insanlığın bu durumunu, üretici içeriğinden arındırarak var olmaktadır. Unutan insanları koşulsuz tüketici yapmak ne kadar kolay? Kapitalizm bu hedef kitlesini çoktan tutturmuş vaziyette. Dünyanın dört bucağında, gözünü medyaya dikmiş, kendisine sunulanları almaya amade milyonlarca insan yaşıyor.
Yeni kültürel yapılanma tahminimizden de karışık.. Ne gariptir ki tüketim kapitalizmi için düpedüz unutanların yanı sıra, hatırlayanlar da azımsanmayacak bir müşteri kitlesini oluşturmakta. Postmodern “kimlikler”, insanın aktüel cemaatleriyle hemhal olma tecrübeleri, köklerini keşfetme tutkuları, ölmüş gelenekleriyle buluşma arayışları sanki bellek bozumuna direnç gösteren ve bizi alternatif bir dünyanın şekillenmekte olduğuna dair umutlandıran gelişmeler gibi gözüküyor. Ama bu gelişmeleri yine de ihtiyatla karşılamamız gerekir düşüncesindeyim. Hafıza sahibi olmakla takıntı sahibi olmak arasındaki ince sınırı görmek gerekir.
Hafıza sahibi olmak, kendisini kuşatan geleneğin insana kendiliğinden bahşettiği bir durumdur. O kadar kendiliğinden ki, hafıza, unutulmuş olanı ortaya çıkarmak adına ortaya konulan bir enerjinin değil, ve fakat çoğu kez zaten enerji gerektirmeyen de facto bir durumu deyimler. Burada metinlerle bağlamlar arasında bir kopukluk değil, süreklilik vardır. Oysa bir kopukluğu ya da kesintiyi telafi etmek adına hatırlanır ve unutulmuş, küllenen bir geleneği hatırlamak işi, son derecede gergin bir mesaiyi gerektirir..
Hatırlamak fiili bu gerilimli doğası içinde muhalefet ettiği modernliğin kültürel ortodoksileri karşısında kendi alt–kültürel ortodoksilerini inşa etmeye girişir. Bunun için de kendisine tutunum sağlayacağını düşündüğü saf köklerin arayışına soyunur. Bu kökleri bulduğuna vehmettiği aşamalarda takıntılarını oluşturur.
Her kök enikonu bir soyutlamadır.. Bu soyutlamalar, hatırlamak isteyenlerin zihninde ideal tiplere karşılık gelir. Bir metin ya da metin–kişidir bu. Ve çoğu kez de kayıptır. Ya ölmüş ya da unutulmuş, ya da hiç beklenmedik yorumların konusu olmuştur. Keşfedilen saflaştırılır ve kesintilerin “tahribatı”ndan arındırılmak istenir. Aslında çok meşakkatli bir iştir bu. Meşakkatlidir; çünkü aynı iddia ile bu işe soyunmuş, ve ne tuhaftır ki, başka başka ideal tipler elde etmiş çok sayıda yorumcu vardır. Bunlardan hangisinin doğru ya da sahih olduğu bir türlü anlaşılamaz. Aynı referanstan pek çok yorum türer ve bunlar tartışılmaya başlandığı zaman önce kanaat önderleri, daha sonra da onları izleyen topluluklar arasında ikirciklenmeler; giderek husumetler başgösterir ve kültür savaşlarının alametleri kaplar dört bir yanı.
İşte bu gerilim ve ikirciklenmeler yaygın bir simgecilik (sembolizm) ve biçimcilik (formalizm) tutkusunu uyarır. Saflar belirgin olmalıdır. Dolayısıyla günlük hayatın kamusal mekanlarına bütün cümbüşü ile göstergeler egemen olmaya başlar. Hatırlamanın en kolay yolu, hatırlananların cisimleştirilmesidir çünkü. Tüketim kapitalizmi işte tam da burada devreye girer ve yeni materyalist talepleri doyurmak için derhal tezgahını açar. Ne de olsa “müşteri haklıdır”. Silah gibi tüyleri ürperten araçların yanı sıra en masum sticker’lara kadar bu pazarda her şeyi bulursunuz. Böylelikle daire tamamlanmış oluyor. Zaten unutmuş ve hatırlamak istemeyen kitleler kadar, hatırlayanlar da bu çemberin içinde kalmışlardır.
Bu kapalı devre mukadderat içinde, öncelikle bazı farkları iyi görmek gerekiyor. Bu fark kendi mecrasında akan bir geleneğin oluşturduğu hafıza aracılığıyla hatırlamak ile başka başka mecralara akmış geleneklerin unutturduklarını hatırlamak arasındadır. İlkine geri dönmek ne gereklidir; ne de mümkün gözükmektedir. Modernite bellek kaybını, insanın bütünlüklü macerasını parçalayarak ve nesneleştirerek sağladı. Bütünlük düşüncesinin yerini, dağılmış insanların yeniden ve mekanik olarak bir araya getirilmesini sağlayan organik kategorik özdeşlikler (toplum, işletme, işbirliği vb.) aldı. Bu sürecin içinde yatan yabancılaşmanın telafisi, parçalanmayı devam ettirmek ve yeni alt–kültürel ortodoksiler inşa etmekten geçmiyor. Bu yabancılaşmayı derinleştirmekten başka bir şeye yaramayacak ve A. Minc’in de ifade ettiği gibi Yeni Ortaçağ’ın ihtiraslarını bileyecektir. Bizlere belki uzun vadede yeniden bir hafıza bahşedecek olan bütünlük düşüncesini, görünen o ki, benzerlik, özdeşlik ya da farklılık gibi kavramların ötesinde bütünlük kavramını zaman ve mekanda, kısacası bir praksis olarak ilişkiselliğe taşımak canlandırabilecektir.
Prof. Dr., Uludağ Üniversitesi öğretim üyesi
16.02.2002
|