Asıl cevap başka yerde
Konu çok önemli ve cazip. Tartışanlar da ülkemizin değerli insanları. Güzel şeyler konuşuldu, herkesin söylediğinde bir haklılık payı vardı. Mehmed Aydın Hoca, yine bireyselliğin ve eleştirel düşüncenin lüzumu üzerinde durdu. Hilmi Yavuz Bey, bazı şeylerin varlığı yokluğu üzerinde düşünürken ille de Batı formatına (konvansiyonuna) göre yapılmış tanımlara bağlı kalmak gerekmediğini bir defa daha vurguladı. Cevaplandırılmak istenen soru, Doğu’nun İslâm âleminin, özellikle Osmanlı’nın neden geri kaldığıydı. Sonuna kadar dinledim, tabii ki istifâde ettim.
Fakat bir husus, zihnimi çok meşgul etti. Medeniyetler tarihi mukayeseli olarak incelenip bazı sebep–sonuç münasebetleri aydınlatılmak istenirken, içtimaî–iktisadî (sosyo–ekonomik) açının da kullanılması gerekmez mi?
Felsefe ile geri kalma, ahlâk ile geri kalma arasındaki münasebetler ayrı ayrı ele alınabilir. Fakat “neden geri kaldık?” diye genel planda sorulduğu zaman, bütün faktörlerin birlikte mütalaa edilmesine ihtiyaç vardır.
1960’lı ve 70’li yıllarda, hep sosyal’i hep iktisadi sebepleri konuştuk ve sonunda öyle pişmanlıklar doğdu ki, o faslı kapattık! Sosyal’i ve ekonomiyi adeta düşünce alanının dışına çıkardık. İşte “her ifratı, önce bir tefrit, sonra da yeni bir ifrat takip eder” deyip duruşumun delillerinden biri de budur. Hadi günümüzde küreselleşme o meseleleri düşünce konusu olmaktan çıkardı diyelim. Ama tarihe öyle bakamayız ki. Batı medeniyetini kapitalizmden ayrı düşünebilir misiniz? “Medeniyet yıkıcı olmaz” deniliyor. Kapitalizmin iç ve dış sömürüyü, dönüştürücü bir temel faktör olarak kullandığı gerçeğini yok sayabilir miyiz?
Bizim şöyle bir tarihî düşünce yanlışımız var: İşler iyi giderken kimse manevî sebeplerle herhangi bir başarıyı izah etme tavrına girmiyor; ama bir sarsıntı yaşandığında herkes “biz bu dini iyi anlayamadık herhalde” arayışına giriyor! Yani iyi günleri bir çeşit rasyonalizme bağlıyoruz, kötü günler kapımızı çalınca hemen manevi değerleri masaya yatırıyoruz. Yeni değil, bu Tanzimat’tan beri böyle. Ne fertler için ne toplumlar için, “dinine bağlı olanlar her zaman sıhhatli olur, her mücadeleyi kazanır, her durumda zengin olur, her an önde gider” diye bir kaide mevcut değildir. Peygamber’imizin sağlığında dahi kaybedilmiş savaş var. Birtakım ıstıraplı durumlar başınıza gelebilir; önemli olan, onları nasıl karşıladığınızdır. Diğer değerlendirmenin mefhum–u muhâlifinden şu çıkar; kim güçlü ise kim zenginse, onun manevî–dinî anlayışı mükemmeldir! Böyle şey olur mu?
Mesela coğrafyanın bir payı var. Britanya adasındaki liberalliği, Anadolu coğrafyasında aynı rahatlıkla gerçekleştirebilir misiniz? Anadolu bir savlete uğruyor, adamlar bir ucundan girip diğer ucundan çıkıyor. Bir Batı tarihçisinin de işaretlediği gibi merkezi yoğunlaşmanın ve feodal gevşemeye izin vermemenin bir sebebi de budur. Bir keşifler ve kıymetli maden akışı realitesi var. Akdeniz’e hakim olmuşuz; acaba daha fazla felsefe okusaydık, Amerika’yı da biz keşfeder, okyanuslara da biz mi hâkim olurduk dersiniz?! Duraklamanın ve gerilemenin irademizle ilgili olan sebepleri de var, ilgili olmayan sebepleri de var. Külli ve doğru değerlendirme, bütün sebepleri bir araya getirip önem derecelerini ve öncelik paylarını belirlemek suretiyle yapılabilir. Tarihî yanlışımız güncele de şöyle yansıyor: Bir darbe yeyince, herkes bütün inanç ve düşünce değerlerini (sanki darbe oradan gelmiş gibi!) kuşkular içinde masaya yatırıyor: “Değişmemiz gerekiyor arkadaş!” Gerekiyor da öyle değil, o hâlet–i ruhîye ile o zihniyetle değil. İbn Haldun “Taklit yenilgiyle başlar” diyor. Öyle oluyor; ama öyle olmamalı. Batı senden tesir aldı, fakat seni taklit etmedi. Gerilemeye süreklilik kazandıran aslî–fikrî–irâdî (içsel) hatamız işte budur. Ve de bütün hızıyla haşmetiyle devam etmektedir!
17.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
a.selim@zaman.com.tr
|