Bölge Haberleri |
|
|
|
|
HEKİMOĞLU İSMAİL |
 |
Hollanda
Gayrimüslimlerin İslamiyet’e hizmet etmeyecekleri açık; fakat Hollanda’da her şey Müslümanların lehine. Hollanda devleti tahsil yapan, sanat öğrenen herkese maaş bağlıyor. Kütüphaneler gece gündüz açık. Hollanda devleti üniversitedeki, fabrikadaki, atölyedeki Müslümanları beğeniyor; kahvedeki, meyhanedeki, bardaki Müslümanları beğenmiyor. Bir insan Hollanda’da alim veya sanatkar olamazsa, para kazanamazsa dünyanın hiçbir yerinde iflah olmaz. Fert başına düşen milli gelir Türkiye’dekinin on misli. Orada bulunan Türklerin hayat standartları oldukça yüksek. Yani maddi durumları çok iyi, ibret alabilseler manevi durumları daha da iyi olacak. Hollandalı gençlerden berbat bir hayat yaşayanlar var. Fakat o dev sanayiyi kuran, dünya çapındaki şirketleri çalıştıran, senenin her mevsiminde seralardan sebze toplayan Hollandalılar içkiden, kumardan, fuhuştan uzak yaşıyor. Bunlara bakıp Müslümanlar ibret almalıdır. Gayrimüslimler, hatta dinsizler sürünmemek için her türlü kötülükten uzak kalmaya çalışırken Müslümanlar haramların semtine uğramamalıdır. İbret almak lazım, hem sürünmemek için, hem de üstün olmak için ibret almalı... Polise, öğretim üyesine, patrona itaat eden Müslümanlar, Allah’a da itaat etmelidir. Kısacası Hollanda’da şuurlu Müslüman olmak, İslamiyet’i öğrenmek ve yaşamak çok kolay.
Devlet, İslam’a karşı çıkmazsa, İslam’dan yana olursa, onun rejimi, sistemi, dini anlayışı ne olursa olsun Müslümanlar rahat eder. Zaten “dünya devleti” eyalet hükmünde olan diğerlerine yön vermektedir. Dünyayı ABD, NATO ve AB idare ediyorsa, diğer devletler rahatça hareket edemez. Öyleyse Müslümanlar, kendi devletlerinden fazla bir şey beklememeli; fakat kendileri maddeten ve manen ilerlemeye gayret etmelidir. “Devlet mani olur” gibi bahanelerden şiddetle kaçınmalıdır. Tüketici yetiştiren eğitim, ahiretteki cennete gözlerini diken dindarlar, Müslüman halkı işe yaramaz duruma getirmiştir. Yapılması gereken çok iş yapılmamış, İslam ülkeleri felaketten felakete sürüklenmektedir.
Hollanda’da Zaman gazetesi elden dağıtılıp evlere teslim edilmektedir. Bu gazete, halkımızın kültürüne ve medeniyetine uygun olduğundan alınıp okunuyor. Avrupa’da Türkçe gazete okumanın zevki başkadır. Yurtlarda ve eğitim merkezlerinde Hollandaca, İngilizce, bilgisayar ve matematik öğretiliyor, çocukların ev ödevlerine yardım ediliyor. Yeni yetişen nesil (Avrupa kültürüyle) “Müslümanım” diyebiliyor. Artık İslamiyet üst düzeyde temsil ediliyor.
Yine Hollanda gibi bir ülkede Rotterdam İslam Üniversitesi’nde Arapça, İngilizce dersler veriliyor. İngilizce öğrenen zaten Hollandacayı rahatlıkla öğrenebilir. Bu sene ilk mezunlarını verecek. Hollanda devletiyle, halkıyla ve sistemiyle gayrimüslimlerin... Elli beş İslam ülkesinde bulamayacağımız eğitim ve ibadet özgürlüğünü burada bulabiliriz. Avrupa’dan İslam ülkelerine baktığımızda ister istemez gözlerimiz yaşarıyor.
17.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
h.ismail@zaman.com.tr
|
|
|
TAMER KORKMAZ |
 |
BİR, iki, üç, yetmez...
Futbolda, Yeşilçam’ın o unutulmaz repliklerini bile solda sıfır bırakacak nitelikteki ‘şike sohbetleri’ basına yansıdı...
‘Kurumsallaşmış’ şike gerçeği, bugüne kadar hep inkar edilip, ‘yok’ sayılmıştı. Kadere bakın ki, Susurluk Kamyonu bu defa da, futbol topuna çarptı! Şu son skandaldan sonra, ‘şike realitesi’nin üzerini örtmeye yeltenenler ancak karikatürlerde sahneye çıkabilecekler! Türkiye’de ‘şike’ olayı ile ‘kontrgerilla’ hadisesinin kaderleri birbirine çok benziyor. Resmi makamlar, yıllar yılı “Mamullerimizde kesinlikle kontrgerilla yoktur” diyerek, kamuoyunu uyutmaya çalışmışlar; aksini savunanlara bir nevi ‘deli’ muamelesi yapmışlardı...
Ne zaman ki, Susurluk Kamyonu Mercedes’e çarptı, o andan itibaren mızrak çuvala sığmaz oldu...
Bugün “Kontrgerilla yoktur” diyen olsa, ona ‘deli’ diyeceğiz, ama böyle birisini bulmamız mümkün değil: O kadar çok şey gün ışığına çıktı ki, günümüzde artık ‘kontr’ bir Susurluk mahkumu “Görevimdi, çok adam öldürdüm” diyor. “Gözümü kırptım mı, hayır!” diye de ekliyor...
Şike işinin seyri de, ‘kontrgerilla’ işine benzedi. Yıllarca, futbolda alacakaranlık kuşağı öykülerine benzer gariplikler olur, şike söylentileri ayyuka çıkar, ardından ses seda kesilirdi. Herkes her şeyi yaşar, bilir, fakat kimsenin ağzını bıçak açmaz ve bütün ‘öykü’ler örtbas edilirdi...
Bundan böyle, yani mafyanın da sahada takır takır top oynadığının anlaşılmasından sonra, ‘tuhaf maçları’ sümen altı etmek kolay olmayacak. Son ‘şike sohbetleri’, hadisenin ne denli kurumsallaştığını gösteriyor... Masamıza getirilen malzemenin ‘buzdağının görünen kısmı’ olduğunu da unutmayalım: Futbol adamlarının, kimsecikler var mı diye etrafı şöyle bir kolaçan ettikten sonra; yer, isim, tarih ve ayrıntı vererek anlattıkları ‘müthiş şike öyküleri’ gerçekten inanılmaz...
Bunları yazsalar ya da yazılmasına izin verseler hakikaten roman olur! Neden ve kimlerden çekindikleri, futbol topunun Susurluk Kamyonu’nun tekerlekleri arasında ezilmesinden sonra, çok daha iyi anlaşılıyor. Bırakın ‘şike’yi, ‘şşş’ diyen bir futbol adamına deli muamelesi yapılması veya futbol piyasasından o saniye sepetlenmesi, çocuk oyuncağı!
Futbol camiası, kendi içindeki çürükleri temizlemeye niyetlendiğinden değil, Susurluk’un izi sürülürken ‘şike’nin izine rastlanıyor; onun üzerine Yeşil’çamlar’ı bile deviren replikler etrafa saçılıveriyor:
“Küme düşersem, ölürüm Aliço! Benim istikbalim bu maç, çok çirkin bir maça ihtiyacımız var be kardeşim! Aliço bize bir kıyak yap, biliyorsun ben bu arpa verme işlerini beceremiyorum!”
Burada, Aliço, “Susurlukçu Ali Fevzi Bir” oluyor, müsaadenizle: O nedenle de, bazı maçlarda ‘bir gol’ yeterken; bazen de “Bir iki üç yetmez; dört, beş, altı” oluveriyor...
Ayrıca, Almanya üzerinden ‘bahis’ oynanıyor, bazı hakemler düdüklerini bu bahise göre çalıveriyor...
Bizler ‘bir’takım hakemlerin akla ziyan garip kararlarını tevil etmeye çalışıyoruz, “Saniyenin onda bir zamanda görmesi mümkün değil tabii, onlar da insan!” falan diye...
Ali Fevzi Bir, “Hakemler söylediklerimi emir olarak algılamış, ben ne yapabilirim?” diye savunuyor, kendisini! Şike olayına adı karışan bir ünlü teknik direktörün savunması, daha da ilginç: “Eğer benim bir dostum bir hakemle iyi arkadaşsa, ‘bana destek olun’ diye, kim demez ki?”
Bu teknik direktör birkaç yıl önce auta giden bir topun gol sayılması neticesinde takımını birinci lige çıkarmıştı; günümüzdeki sohbetlerinde ise ‘arpalama’ işinin estetize edilmesini Aliço’dan rica ediyor!
Birinci Lig’deki ‘şike’lerde estetik çok önemli: Öyle on sıfır yenip intihar etme lüksünüz yok! 1–0, filan çalışacaksınız, kimse çakmayacak! Devir değişti, her şey çağa uygun hale geldi. Artık, 3. Lig’de bile rastlanmıyor, yakayı o saniye ele verecek acayip sonuçlara...
Kapanış Notu: Bundan 25 yıl önce Yugoslavya bölgesel liginde 40–0 biten bir maç vardı. Maçın hakemi, mahkemede “İnanın, 36–0’a kadar hiçbir şeyden kuşkulanmadım!” demiş; yargıç, bunun üzerine bir fatura da hakeme kesmişti!
17.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
t.korkmaz@zaman.com.tr
|
|
|
AHMET SELİM |
 |
Asıl cevap başka yerde
Konu çok önemli ve cazip. Tartışanlar da ülkemizin değerli insanları. Güzel şeyler konuşuldu, herkesin söylediğinde bir haklılık payı vardı. Mehmed Aydın Hoca, yine bireyselliğin ve eleştirel düşüncenin lüzumu üzerinde durdu. Hilmi Yavuz Bey, bazı şeylerin varlığı yokluğu üzerinde düşünürken ille de Batı formatına (konvansiyonuna) göre yapılmış tanımlara bağlı kalmak gerekmediğini bir defa daha vurguladı. Cevaplandırılmak istenen soru, Doğu’nun İslâm âleminin, özellikle Osmanlı’nın neden geri kaldığıydı. Sonuna kadar dinledim, tabii ki istifâde ettim.
Fakat bir husus, zihnimi çok meşgul etti. Medeniyetler tarihi mukayeseli olarak incelenip bazı sebep–sonuç münasebetleri aydınlatılmak istenirken, içtimaî–iktisadî (sosyo–ekonomik) açının da kullanılması gerekmez mi?
Felsefe ile geri kalma, ahlâk ile geri kalma arasındaki münasebetler ayrı ayrı ele alınabilir. Fakat “neden geri kaldık?” diye genel planda sorulduğu zaman, bütün faktörlerin birlikte mütalaa edilmesine ihtiyaç vardır.
1960’lı ve 70’li yıllarda, hep sosyal’i hep iktisadi sebepleri konuştuk ve sonunda öyle pişmanlıklar doğdu ki, o faslı kapattık! Sosyal’i ve ekonomiyi adeta düşünce alanının dışına çıkardık. İşte “her ifratı, önce bir tefrit, sonra da yeni bir ifrat takip eder” deyip duruşumun delillerinden biri de budur. Hadi günümüzde küreselleşme o meseleleri düşünce konusu olmaktan çıkardı diyelim. Ama tarihe öyle bakamayız ki. Batı medeniyetini kapitalizmden ayrı düşünebilir misiniz? “Medeniyet yıkıcı olmaz” deniliyor. Kapitalizmin iç ve dış sömürüyü, dönüştürücü bir temel faktör olarak kullandığı gerçeğini yok sayabilir miyiz?
Bizim şöyle bir tarihî düşünce yanlışımız var: İşler iyi giderken kimse manevî sebeplerle herhangi bir başarıyı izah etme tavrına girmiyor; ama bir sarsıntı yaşandığında herkes “biz bu dini iyi anlayamadık herhalde” arayışına giriyor! Yani iyi günleri bir çeşit rasyonalizme bağlıyoruz, kötü günler kapımızı çalınca hemen manevi değerleri masaya yatırıyoruz. Yeni değil, bu Tanzimat’tan beri böyle. Ne fertler için ne toplumlar için, “dinine bağlı olanlar her zaman sıhhatli olur, her mücadeleyi kazanır, her durumda zengin olur, her an önde gider” diye bir kaide mevcut değildir. Peygamber’imizin sağlığında dahi kaybedilmiş savaş var. Birtakım ıstıraplı durumlar başınıza gelebilir; önemli olan, onları nasıl karşıladığınızdır. Diğer değerlendirmenin mefhum–u muhâlifinden şu çıkar; kim güçlü ise kim zenginse, onun manevî–dinî anlayışı mükemmeldir! Böyle şey olur mu?
Mesela coğrafyanın bir payı var. Britanya adasındaki liberalliği, Anadolu coğrafyasında aynı rahatlıkla gerçekleştirebilir misiniz? Anadolu bir savlete uğruyor, adamlar bir ucundan girip diğer ucundan çıkıyor. Bir Batı tarihçisinin de işaretlediği gibi merkezi yoğunlaşmanın ve feodal gevşemeye izin vermemenin bir sebebi de budur. Bir keşifler ve kıymetli maden akışı realitesi var. Akdeniz’e hakim olmuşuz; acaba daha fazla felsefe okusaydık, Amerika’yı da biz keşfeder, okyanuslara da biz mi hâkim olurduk dersiniz?! Duraklamanın ve gerilemenin irademizle ilgili olan sebepleri de var, ilgili olmayan sebepleri de var. Külli ve doğru değerlendirme, bütün sebepleri bir araya getirip önem derecelerini ve öncelik paylarını belirlemek suretiyle yapılabilir. Tarihî yanlışımız güncele de şöyle yansıyor: Bir darbe yeyince, herkes bütün inanç ve düşünce değerlerini (sanki darbe oradan gelmiş gibi!) kuşkular içinde masaya yatırıyor: “Değişmemiz gerekiyor arkadaş!” Gerekiyor da öyle değil, o hâlet–i ruhîye ile o zihniyetle değil. İbn Haldun “Taklit yenilgiyle başlar” diyor. Öyle oluyor; ama öyle olmamalı. Batı senden tesir aldı, fakat seni taklit etmedi. Gerilemeye süreklilik kazandıran aslî–fikrî–irâdî (içsel) hatamız işte budur. Ve de bütün hızıyla haşmetiyle devam etmektedir!
17.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
a.selim@zaman.com.tr
|
|
|
M. NEDİM HAZAR |
 |
Sergenleştirmediklerimizden misiniz?
Bilmem farkında mısınız; ekonomik dikey iniş bir tarafa, ahlakı çok dar ve sübjektif bir alana hapsedip, öznelleştirdikçe, bir bumerang gibi gelip tepemize çarpan ahlaksızlık ya da –deyim ne kadar yerinde bilmiyorum– etiksizlik bir zehirli sarmaşık gibi sarıyor her tarafımızı. Ve işin en trajikomik kısmı ise, biz bunlara bakmadan dibine kadar, sağlık, mutluluk, refah, eğitim, yurtseverlik, zenginlik, ibadet, yardım, namus, sadakat… gibi taleplerimizi yüksek sesle dillendiriyoruz... Mesela; daha düne kadar başörtüsü meselesini çarpıtıp, zulmü bile bile içine sindirip, demokrasiyi rafa kaldıranların, Erdoğan’ın –belki hiç gereği yokken– buyurduğu ‘içki yasağı’ konusunda aniden katıksız demokrasi talepçileri kesilmesi gibi.
Şuuru geçici kayba uğramış bir toplum halinden ziyade, belleği silinmiş kolektif refleksli tuhaf bir organizma gibi görünen bu yapıda mizahı aşan çelişkilere günübirlik rastlamamak ne mümkün?
İşte bir gazetede geçen gün birinci sayfada manşetten ‘Şike çetesi’, spor sayfasında ise yine manşetten, ‘İrtica operasyonu’ haberinin aynı güne denk gelmesi de böylesi bir mizahi durumun çarpıcı örneği! İşin en ibret verici yönü ise, futbolcuları ‘irticacı’ diye takımdan kovan teknik direktörün ‘rüşvetçi’ olarak gazetelerde isminin, resminin ve konuşma metninin yer alması... En başta verdiğimiz, ahlakı öznelleştirerek söndüren bireyin, tuhaf ve algorik bir ‘laik ahlak’ modeli oluşturarak ona göre hüküm vermesinden başka bir şey değil bu.
Bakın şu ilginç tesadüfe! –yoksa tevafuk mu demek lazım!–
8 Aralık 2001 tarihinde Göztepe–G. Antep maçı esnasında bir grup futbolcunun namaz kılma istemini, teknik direktör Samet Aybaba, tehlikeli bir ‘irticai’ girişim olarak görüyor. Aynı gazetenin iddiasına göre, Aybaba, bu kişilerin ‘biletini’ kesiyor. Futbolculardan biri Rizespor’a, diğeri Y. Yozgatspor’a gönderiliyor... Bir diğeri ise kadro dışı. Benim merakım, yeni transfer edilen futbolcuların, tıpkı sağlık muayenesi gibi bu tuhaf ve çarpık laikliğin bir testinden geçirilip geçirilmedikleri! İbretli ve mizahı aşan yönü bu değil tabii ki...
Gazetenin spor sayfasında, kırmızı dişi metine, iri puntolarla atılan ‘İrtica operasyonu’ başlıklı bu haber yayınlanırken, ilk sayfada (muhtemelen gazete editörlerinin ıskaladıkları) bir çakışma söz konusu. Aynı gün, yani 8 Aralık 2001 tarihinde futbolcuları namaz kıldı diye (böyle bir şey var mı şu an bilmiyorum), takımdan uzaklaştıran teknik direktörün, üst katta rüşvet için pazarlık yaptığı ileri sürülüyor. Elbette bize inandırıcı gelmiyor bu haber. Tıpkı ‘irtica operasyonu’ haberine inanmak istemediğimiz gibi buna da inanmıyoruz. Ancak eğer doğruysa her iki haber de, çakışmanın ilginçliğine bakar mısınız?
Bir taraftan maçları şike karşılığı aldığı ileri sürülen bir teknik direktör, diğer yandan inançları gereği namaz kıldılar diye aynı teknik direktör tarafından takımlarından uzaklaştırılan üç futbolcu!
Ve dibe vuran bir ülke!.
Ve bu dibe vuruş esnasında geliştirilen tuhaf ve çarpık bir laiklikle tütsülenmiş post–modern ahlak anlayışının oluşturduğu onlarca sığınak!
Dahası da var: Anlam ve kavram bulamacı ortasında kıvrandığı belli olan haberin çok da ibretli bir bölümü daha. Bu irtica olayının yeni olmadığını belirten haber, 5 yıl önce ‘cuma namazına gitti’ diye 5 futbolcunun ya satıldığını, ya da kadro dışı bırakıldığını yazıyor... Yani? İrtica eşittir cuma namazı!
Sergen’in neden böyle biraz ukala, kendini beğenmiş, küçük dağların aslanı tavırlarına girdiğini işte bu haberleri okuyunca anlıyor insan. Talep edilen futbolcu tipi Sergen. Dün ‘tu kaka, irticacı’ diye yaftalanan Hakan, Emre, Okan, Mert, Hasan bugün top koşturuyorlar, ruh ve beden sağlıklarıyla kendilerinin karşısında başarıdan başarıya koşuyorlar her gün. Onlar ise, hep inançtan, ahlaktan rahatsız olup, sonra da ‘aha bunlar işte rüşvetçiler, futbolun Susurlukçuları’ diye dövünüyorlar! ...
17.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
n.hazar@zaman.com.tr
|
|
|
ETYEN MAHÇUPYAN |
 |
Perinçek’in teknik ekibi
Ortalık Karen Fogg’un e–mail mesajlarıyla çalkalanıyor. Gürültüye kapılırsanız bu mesajlarda birtakım vahim bilgilerin bulunduğundan emin olabilirsiniz. Örneğin en büyük gazetenin en çok okunan malum yazarı “bunların açıklanmasında Türkiye açısından kamu yararı” olduğunu söylüyor. Çünkü “ortaya çıkan belgelerde ciddi bulgulara rastlıyor”muşuz. Neymiş bu ‘ciddi’ bulgular diye merak edip yazının devamını okuyoruz: “Sezer için ‘haddi bildirildi’ diyor. Bazı gazetecilerle senli benli yazışmalar yapıyor. Devleti yönetenlerden kod isimlerle söz ediyor.”
‘Haddi bildirildi’ lafı bir devlet yetkilisi için söylenmiş olsa bile bu ne ifade eder? Sonuçta herkesin herkes hakkında hissedebileceği ve söyleyebileceği bir kanaatten söz ediyoruz. Bunu uluorta söylemek bir skandala sebebiyet verebilir; ama kendi özel dünyalarımızda hiçbir devlet otoritesinin bu tür yargılardan muaf tutulmadığını biliyoruz. İnternetteki yazışmalarda, aynen telefon konuşmalarındaki gibi, herkesin başkaları hakkındaki öznel görüşleri ahlaki ve hukuksal koruma altındadır. Aksi halde düşünce özgürlüğünün yanından bile geçilemez; çünkü duyguların bile özgürce ifade edilemediği bir ‘özel alan’ tanımında sıra düşünceye gelmez. Fogg’un bazı gazetecilerle samimi olmasının veya bazı devlet yetkililerine kod adı vermesinin ‘ciddi bulgular’ olarak sayılması ise gülünçtür. Söz konusu takma adların kimler için kullanıldığından emin olsak bile bu neyi gösterir? Bence bir tek şeyi: Meğerse Karen Fogg epeyce mizah anlayışına sahip biriymiş! Mesajları okunduğu takdirde bu takma adların kimler olduğunun kolayca anlaşılacağını tahmin etmesi de zor değildi. Dolayısıyla Fogg bu takma adları bilerek, hoşluk olsun diye kullanmış olmalı. Aynen bizler gibi: Ev sohbetlerimiz bir yana, devlet yetkililerini ti’ye alan yığınla web sitesi bugünlerde interneti istila etmiş durumda.
Kısacası yapılan işin tıynetsizliği ve ahlaksızlığı bir yana, ortada Fogg’u hafiften gocunduracak bir durum bile gözükmüyor. Diğer taraftan hem Emniyet hem de MİT bu konuyla ilişkili olmadıklarını beyan ettiler. Zaten Perinçek de mesajları “teknik ekipteki arkadaşların” elde ettiğini söyledi. Bu teknik ekiplerin epeyce ilginç çalışmaları var. Örneğin en çok okunan gazetenin en çok okunan malum yazarı da geçenlerde Öcalan’la avukatları arasında olduğu iddia edilen bir konuşmanın Arapça metninden alıntılar yapmıştı. Söz konusu yazarın Arapça bilmediği bilindiğine göre, metni bulanın, tercüme edenin ve yazarımıza ulaştıranın aynı türden bir teknik ekip olduğunu düşünebiliriz.
Tabii herkesin aklına ‘Acaba organize olmuş tek bir teknik ekipten mi söz ediyoruz?’ sorusu gelecektir; ve bu meşru bir sorudur. Çünkü devletin içindeki bir bölüm kişi ve grubun milliyetçilik ve bağımsızlık kavramlarını suiistimal ederek ülkenin geleceğini totaliter bir boyunduruk altında tutmaya çalıştığı izlenimi giderek yaygınlaşmaktadır. Bu amaçla AB bölücü bir ajana indirgenmekte ve AB’nin mahkum edilmesiyle toplumsal taleplerin ve bireysel hak ve özgürlüklerin de kısıtlanabileceği umulmaktadır. Çünkü ne yazık ki bu toplumun en temel hak ve özgürlükleri bile artık yabancı desteğiyle ayakta durabilmektedir. Ülkeyi bu hale getirenlerin karşımıza çıkıp bağımsızlıktan söz etmeleri ise cüretlerinin sınırsızlığı hakkında iyi bir fikir vermektedir.
17.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
e.mahcupyan@zaman.com.tr
|
|
|
MELİH ARAT |
 |
Önemli bir yazı: Yarın ne olacak?
Yerele ve bugün olana o kadar odaklanmışız ki, yarını çok az düşünebiliyoruz. Birkaç tane temel parametredeki değişiklikleri öngörelim. İstanbul’da deprem olursa... Jeoloji bilimiyle ilgili değişik uzmanlar, 30 yıl içinde İstanbul’da büyük bir deprem olacağını söylüyorlardı. Bugün bu öngörünün yapıldığı günün üstünden 12 yıl geçti. İstanbul’da büyük bir deprem akla gelince, bu şehirde yaşayanlar, hayatta kalır mıyız, sevdiklerimiz hayatta kalır mı, acaba evimiz iş yerimiz sağlam kalır mı endişesinde. İstanbul dışında yaşayanlar ise, daha ziyade İstanbul’daki akrabaları ve sevdikleri için endişeliler. Allah korusun İstanbul’da deprem olursa ve iddia edildiği gibi 300 bin kişinin ölümüne yol açabilecek büyüklükte bir deprem olursa, ardından ne olur? Sorduğum soru kısa dönemli (ilk 30 ya da ilk 60 günlük) kriz yönetimiyle ilgili değil. Sorduğum soru, altı ay bir yıl ya da depremden 4 yıl sonra depremde çöken bir İstanbul’un etkileri ne olur? Eğer Türkiye’nin iş hacminin % 80’inin İstanbul içinde ya da İstanbul bağlantılı olduğu varsayımı doğru kabul edilirse, deprem geçirmiş bir şehir kendini toparlayıncaya kadar İstanbul’daki zaruri ihtiyaçları karşılayan işlerin dışındaki bütün işler uzunca bir süre için durur. Örneğin, televizyon dışındaki eğlence endüstrisi, ısınma ve dış şartlardan korunma anlamındaki tekstilin dışındaki moda tekstili iç tüketim anlamında ciddi ölçüde yavaşlar. Otomobil pazarı ciddi bir duraklama içine girer. Böylesine büyük bir depremin birer birer tüm endüstriler üstündeki etkisi incelenebilir. Bu inceleme sonucunda sadece İstanbul ekonomisinin değil, tüm Türkiye ekonomisinin neredeyse bir beş yıl içinde son yüzyılın en büyük duraklama (aslında gerileme) dönemine gireceği tahmin edilebilir.
Allah korusun, böyle bir deprem olasılığının gerçekleşmesine karşı ne yapabiliriz? Aslında cevap basit: Şimdiden depremde yıkılacağı öngörülebilen tüm binaları bugün kendimiz yıkar yenisini yaparız. Peki, içinde oturduğumuz binadan çıkıp nereye gideceğiz? Kiraya ya da başka bir eve geçip evimizin yıkılıp yeniden yapılmasını bekleriz. Bütün bunlar büyük bir değişim kabiliyeti, sabır ve para gerektirir. Sanırım, biz bu üç kaynak açısından da yaygın olarak fakiriz. 1999’dan beri ciddi bir şey yapmadık ve yarın da yapacağa benzemiyoruz. (Ben dahil, 1960 yılında yapılmış Kadıköy’deki evime ne sağlamlaştırma anlamında minicik bir iyileştirme yaptık; ne de apartman sakinleriyle binayı boşaltıp yeni bir binaya geçip yeniden yaptırmayı konuştuk. Ama bu yazıyı apartman girişine duvara asacağım.)
İstanbul’da yaşayalım ya da yaşamayalım, Türkiye ekonomisinin bu tür bir olasılığın gerçekleşmesi sonucunda uzun dönemli bir krize gireceğini düşünecek olursak neler yapabiliriz? Her zaman yapmamız gerekeni... Yurtdışı iş bağlantıları, yurtdışında yatırım ve operasyon kurmak; uluslararası marka yaratmak, küresel tüketicilerin ihtiyacına rekabet üstü şekilde karşılayan ürün ve hizmetler geliştirmek.
Bu tür bir döneme borçlu girmek mi iyi, borçsuz girmek mi? Cevap yine çok basit. Borçsuz. Öyleyse uzun vadeli ya da dolar üstünden borçlanmamak gerek.
Son mini senaryo, 2003’e kadar ABD uluslararası örgütleri arkasına alarak Irak’a girerse ne olur? Lafı uzatmadan söyleyeyim; küçük çaplı ama etkisi büyük bir deprem olmuş gibi olur.
17.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
m.arat@zaman.com.tr
|
|
|
ALİ H. ASLAN |
 |
Gö-rün-mü-yor
‘Avrupa Birliği ile İslam Konferansı Örgütü arasında İstanbul’da yapılan ‘Medeniyet ve Uyum’ zirvesi Washington’dan nasıl görünüyor?’ diye soranlara tek kelimeyle cevap veriyorum:
Gö–rün–mü–yor.
Bakınız ABD Dışişleri Sözcü Vekili Philip Reeker, bir Türk gazeteci zirveyle ilgili yorumunu isteyince ne diyor: ‘Bunun, hakkında yorum yapabileceğim bir şey olduğunu düşünmüyorum. Bizim, bunun bir parçası olmadığımız ortada.
O teşkilatların bir parçası değiliz. Bu konuda hiçbir haber de görmedim.’ (14 Şubat 2002, Foreign Press Center, Washington)
Sayın sözcü, zirvenin çoktan bitmiş olduğunun dahi farkında olmasa gerek ki, beyanatının devamında Türkiye’deki Amerikalı diplomatların toplantıları ‘izleyeceğini’ kaydediyor. Nezaketen, bu tür toplantılardan memnuniyetlerini de ifade ediyor. İlgili hiçbir haber görmediğini söylerken ise yerden göğe kadar haklı. Çünkü başta İstanbul’da muhabir bulunduran New York Times ve Washington Post olmak üzere Amerikan basını hadiseyi neredeyse tamamen es geçti.
‘Ama nasıl olur? İslam medeniyetine değil, teröre karşı savaştığını söyleyen Amerika; Batı ile İslam dünyası arasında tarihte ilk kez diyalog ve uyum adına yapılan ve başarıya ulaşan bu tür bir etkinliği nasıl böylesine görmezden gelir?’ diye serzenişte bulunanları duyar gibiyim.
Açıkçası, Amerikan dış siyasetini belirleyenlerin sümenaltı gündeminde şu sıralar medeniyetler uyumu gibi ‘fanteziler’ pek yok. ‘Savaşan şahinler’ ipleri tamamen ele geçirmiş durumda. Afganistan seferinden alınan cesaretle, yönetimde kafalar tek bir şeye endekslenmiş: ‘Şer ekseni’ni bertaraf etme...
‘Şer eksendaşları’ Irak ve İran’ın, hem de çoğu ABD’nin dost ve müttefiki olan İslam ve Avrupa ülkeleriyle ‘aile fotoğrafı’na katıldığı bir zirve, Washington’da tabii ki bağra basılmaz.
‘ABD–İsrail ekseni’nin dünyada son zamanlarda içine düştüğü yalnızlığı resmen belgelemeye ne gerek var...
ABD, İslam dünyasında savaşacak yeni ülkeler ararken, Avrupa Birliği yeni dostlar kazanma peşinde. Rusya, Japonya, hatta Hindistan ve Çin bile hakeza. Sahi, koca dünyada ABD ve İsrail’den başka ‘şer ekseni’ tanımına katılan kaç ülke var? Şu durumda, Başkan Bush’un ‘Teröre karşı savaşta ya bizim yanımızda, ya da karşımızdasınız’ mantığı çerçevesinde, ‘şer ekseni’ politikasını desteklemeyen ülkeler, yani neredeyse tüm dünya, düşman kategorisine girmiş olmuyor mu?
Washington’da aklı başında her kimle konuşsanız, Bush’un söylemini eleştiriyor. Keşke kulağına ‘şeytani vesveseler’ üfleyen özel çıkar gruplarının etkisi altında kalmasa deniyor. Aksi halde, ‘şer ekseni’ lafını, ucu Beyaz Saray cenahlarına da dokunan Enron skandalını gündemden düşürmek için ortaya attığı iddialarını çürütmekte de zorlanacak.
‘Ulusal çıkar’ adı altında Amerikan devlet aygıtlarını ideolojik, dini ya da maddi emelleri için kullanan ‘özel çıkar ekseni’, hem Amerika’ya hem de dünyaya kötülük ediyor. Amerika, ‘büyük şeytan’ değil. Amerikan halkı, hiç değil. Bu masum ve güzel halkı yanlış politikaları ile iç ve dış kaynaklı terörün hedefi haline getirenlerin maskesi artık düşmeli. Amerikan devleti de, tertemiz, iyi niyetli, vatansever memurlarla dolu. Doğruluğuna inanmadığı tepeden inme birçok politikayı vazife şuuruyla uygulamak zorunda kalan bürokratların haddi hesabı yok. Oklahoma’dan Yemen’e terörün baş kurbanları da onlar.
Terör ile savaş; kan kardeşlerdir. Birbirlerinin kanıyla beslenirler. Birini destekleyerek diğerinin önü alınamaz. Dünyadaki asıl mücadele; uyum, barış, adalet isteyen ‘hayır ekseni’ ile terörü, savaşı, fahiş kazancı körükleyen ‘şer ekseni’ arasındadır. Ülkelerin kendi içinde ve uluslararası arenada bu iki eksen çarpışıyor. Mutlak hayır ya da mutlak şer, hiçbir devletin tekelinde değil. ABD gibi lider ülkeler topyekün devleti ve milletiyle bunları idrak ettiği oranda dünya iyiye gider. Ama ‘büyük çıkar eksenleri’nin kontrolü altında olan iletişim ve eğitim ağları, kitlelere gerçekleri hakkıyla göstermiyor. Kısacası bu tabloda yakın vadede bir değişiklik ne yazık ki gö-rün-mü-yor. Ve dünya böyle gelmiş, böyle gidiyor...
17.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
ah.aslan@zaman.com.tr
|
|
|
KERİM BALCI |
 |
Yafa Kapısı
İnsan doğası kutsalın tarih anlatımında bütünlük arar. Bu bütünlük arayışı kutsalın ve ivedi çevresinin zaman ve mekan ile yatay ve dikey ilişkiler kurmasını öngörür. Böylelikle kutsalın kronolojik tarih gerçeğinden bağımsız bir teolojik tarihi ortaya çıkar ve bu tarih, yaratılıştan, özel durumlarda daha da öncesinden başlayarak çoğunluk “o arkasında güneş doğmayan büyük kapıdan” geçerek “bitmeyen füsunlu gece”ye kadar devam eder. Kronolojik tarih gerçekleriyle uyum sağlama sıkıntısı olmayan bu “geleceğin tarihleri” çoğunluk geçmişin tarihlerinden daha dakik ve daha kapsayıcı olurlar. Kudüs çevresindeki Mesih–Deccal savaşları, Mesih’in Mescid–i Aksa’dan dünyaya seslenişi, Muallak Taşı’nın üzerinden sura üfürülüş, “ve iza en–Nüfusu Zuvvicet” anıyla ruhların yeniden beden giyişi ve Rabb’in adalet kürsüsünün Muallak Taşı üzerine kuruluşundan tutun, Mesih’in hangi kapıdan girip çıkacağı, hangi minberde vaaz edeceğine kadar en ince ayrıntısıyla anlatılan bu gelecek, arkeoloji ve profan tarih yazınının attığı şüphe oklarından muaf olduğundan, meftunlarınca geçmişten daha inandırıcı bulunur.
Mekanı yatay ve dikey kapsayıcılık, bir ucunda kutsalı dünyanın merkezi (Kıyamet Kilisesi’ndeki Katolikon) veya kainatın kendisinden başlanılarak yaratıldığı kor (Muallak Kayası) olarak gösteren, diğer ucunda kutsalı arz ile arş arasındaki kapıların ya da miracın mekanı olarak gören (Umbilicus Mundi: Evrenin Göbekbağı) bir inançlar silsilesine yol açar ve meftunları kutsalda vuku bulan zerre kadar iyilik ve kötülüğün kainatın umumunda yansımaları olduğuna inanırlar. Bu kapsayıcılık, meftununda kutsalın ve yakın çevresinin ezelden beri öylece orada olduğu hissini uyandırır ve çoğu modern dönemlere ait binalara dahi antik varoluş hikayeleri takılır.
Mevcut haliyle 1538 yılında Osmanlı mimarları (muhtemelen Sinan) tarafından yaptırılmış olan Yafa Kapısı’nın kronolojik tarihte var olmuş olabileceği en erken dönem Milattan Önce ellili yıllara karşılık gelir. Bundan önce şehrin asla bu kadar kuzeye çıkmadığı bilinmekle birlikte kamu hafızası onu Davud Peygamber’in şehrinin ana kapısı haline getirmiş ve hemen yanındaki kaleye de Davud Kulesi adını vermiştir.
Şehri Yafa (bugünkü Tel Aviv’in güneyindeki Osmanlı şehri, Yafa portakallarının memleketi) Limanı’na bağlayan yolun üzerinde olan bu kapı Hıristiyanlık ve İslam tarihi boyunca şehrin ziyaretçilerinin ana giriş kapısı olmuş ve bunlardan biri, Ömer ibn El–Hattab, kapının hemen içindeki meydana adını vermiştir. 19. yüzyılın sonunda şehri ziyaret eden Alman Kayzeri II. Wilhelm de şehre Yafa Kapısı’nın hemen yanındaki araç girişini kazandırmıştır.
Kayzer’in şehre geldiği 1898 yılına kadar Yafa Kapısı ile Davud Kulesi arasında bulunan ve artık asli fonksiyonunu yitirmiş olan kale kuyusu pazar yeri olarak kullanılıyordu. Osmanlı’nın ittifak arayışı içinde olduğu Kayzer kendisini Osmanlı topraklarının da zimni hükümdarı olarak görüyordu. Kudüs ziyareti öncesinde şehrin kapısından atından inmeden gireceğini duyurması, zamanın diplomasi dilinde “şehrin fatihi olmak” manasına geldiğinden iki ülke arasında diplomatik bir krize yol açacakken, Sultan Abdülhamid’in “Kayzer’in şehre kapıdan değil de yeni oluşturulan bir geçişten” sokulması şeklinde bulduğu dahiyane formülle kriz atlatılmış ve şehir kuyunun doldurulmasıyla yeni bir girişe kavuşmuştur. Bugün Eski Şehrin ana araç girişi olarak kullanılan bu geçiş 1917 yılında şehri hazin bir şekilde terk eden Cemal Paşa’nın aracının çıkış yolu ve bir müddet sonra şehre yürüyerek giren İngiliz Generali Allenby’nin de giriş yolu olmuştur.
Önümüzdeki hafta Yafa Kapısı’nın çevresinde Osmanlı’nın 400 yıllık hükümranlığının bıraktığı izleri takip edeceğiz.
17.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
k.balci@zaman.com.tr
|
|
|
MİRZA ÇETİNKAYA |
 |
Demir ağlarla örülmüş yurt
Mecazi anlamda ‘demir perde’ olarak nitelendirilen SSCB imparatorluğunda, gerçekten de demir, ülkenin tüm yüzüne aksetmişti. Ülkenin en önemli zenginlik kaynaklarından olan bu element halktan hiçbir şekilde esirgenmemişti. Öyle marşlarla filan değil, sahiden de demir ağlarla örmüşlerdi ana yurdu dört baştan.
İmparatorluğun başkenti ve kalbi olan Moskova, metrosuyla da ülkenin kilit noktası konumundaydı. Tüm önemli güzergahların bağlı bulunduğu Moskova metrosu, tüm ülkenin atar–toplar damarı şeklinde demiryolu ağına bağlanmıştı.
Hem fikir, hem özgürlük, hem de ekonomik olarak halkını sömürerek sadece ideoloji pompalayan dikta yönetimlerin aksine SSCB’de halkın temel ihtiyaçları önemli oranda giderilmiş. Öyle ki, o günün şartlarında sağlanan imkanlar, halihazırda da pek çok ülkede mevcut değil.
SSCB zamanında uygulamaya konan ve günümüzde de kullanılan demiryolu ağıyla, ister Japonya sınırındaki bir kentten, isterse Çarlık Rusya’sının başkenti St. Petersburg’dan trenle kalkan bir vatandaş, rahatını bozmadan Moskova’ya ya da başka bir şehre giderek dinç bir şekilde işlerini takip etme imkanına sahip. Ülke ekonomisinin yüzde 60’ının döndüğü Moskova’ya taşradan geliş ve gidişler yataklı trenlerle gerçekleştiriliyor.
Moskova’yı yeraltından ve yerüstünden kuşatan üç çemberin en içtekine teğet geçen bir noktada bulunan Kazan, Leningrad ve Yaroslav tren garlarından 24 saat boyunca yüz binlerce yolcu giriş ve çıkış yapabiliyor. Türkiye’nin Moskova Büyükelçiliği’nin Moskova Nehri’yle ayrıldığı Kiev garı ve kentin diğer tren garları da, çevresindeki alışveriş merkezleriyle canlı birer ticari merkez konumundalar. Vizyona yeni çıkan Hollywood yapımı bir filmin CD’sini ya da Silikon Vadisi’nden henüz gelmiş bir bilgisayar programını buralarda 2,5 dolara bulmak zor değil.
Moskova veya ülkenin herhangi bir kentinde trafik denen bir sorun yok. Şehirlerarası trafik kazaları çok nadir. Medyada trafik kazaları haberlerine rastlamak hemen hemen mümkün değil. Gerçi Rus halkı bu yöndeki ‘eksikliği’ trafik olmadan alkol ile de dolduruyor.
Önümüzdeki zaman diliminde dünya ticaretinin Asya–Pasifik–Avrupa–ABD hattında yoğunlaşacağını hesaplayan Rusya, Transib denen ve ülkeyi doğudan batıya kateden demiryolu ağını Japonya ve Güney Kore ile birleştirme yönünde projeler geliştiriyor. Zaten haftanın 3 günü Moskova–Ulan Bator–Pekin treni seferleri mevcut.
Kuzey Kore Devlet Başkanı Kim İr Çen de geçtiğimiz yaz, Stalin’in babasına hediye ettiği zırhlı treniyle Moskova’daki Yaroslav garını, medyanın bile bir kilometre uzaklıkta tutulduğu bir törenle şereflendirmişti.
Yolculuk uzun zaman almıştı; fakat treninde internet hattı bulunan birisi için bu serüven kötü sayılmamış olsa gerek.
17.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
m.cetinkaya@zaman.com.tr
|
|
|
SELÇUK GÜLTAŞLI |
 |
Chomsky, Suudlu prens ve Lumumba
Suudlu Prens, BBC televizyonunda, “Batı bize hayat tarzını ve sistemini empoze edemez.” diyor. Haklı. Programı yapan Tim Sebastian soruyor, “Doğru ama demokratik sistem, adil yargılama, insan hakları ülkenize ne zaman gelecek?” “Bizim şûramız var. Biz Müslüman’ız.” cevabını veriyor Suudlu. “Ama İslam ülkelerinde siyasi özgürlüklerin olmaması ile din kaynaklı terör arasında bir bağlantı yok mu?” sorusuna, fazla düşünmeden “Hayır yok.” diyor. “Peki o zaman 11 Eylül saldırılarında yer alan 19 intihar korsanından 15’i neden Suudlu?” sorusuna sinirleniyor ve tikler yüzüne hakim oluyor. Cevap şu: “Biz Müslüman’ız. Kendi şartlarımız var. Ülkemizi kendi geleneklerimize göre yönetiyoruz. Batı bize hiçbir şey empoze edemez.”
Tim Sebastian karşısında perişan olan Suudlu prens bana, 28 Şubatçı generalleri hatırlattı. Hakimler generallere alkış tutarken, 10. Yıl Marşı’nın İstiklal Marşı’nın yerini aldığı o dönemde demokratik hakların, kısaca demokratik zeminin yok edildiğini savunanlara verilen tek bir cevap vardı: “Türkiye’nin özel şartları vardır. Dört bir yanımız düşmanlarla çevrili. Artı bir de içeridekiler. Biz bize benzeriz. Bizim kendimize göre demokrasimiz var.”
Demokrasi “a la turqui” ile “şûratik sistem” birbirine ne kadar çok benziyor. İkisinin muhtevası da sıfatlarının içi boşaltılarak muktedirlerin isteğine göre dolduruluyor. İkisinde de devlet aygıtı bir tür mistik, göksel bir varlık. Dokunulamaz, eleştirilemez lâyüs’el bir aygıt. Bu zihniyete göre devlet hata yapmaz, yanlıştan münezzehtir.
Allah var Chomsky’nin İstanbul’a geldiğini gazetelerde görünce çok sevindim. Üniversite yıllarımızın idollerinden müzmin muhalif düşünürün Medeniyetler Uyumu Forumu’na büyük renk katacağını, söyledikleri ile birçok insanı tahrik edeceğini, kesin inançları sarsacağını, düşüncenin karmaşık renklerine pek alışkın olmayan bu toprakların çorak fikir hayatına birkaç günlüğüne de olsa yeni bir aroma getireceğini düşündüm. Ne de olsa Medeniyetler Çatışması’nın fikir babası Prof. Huntington, foruma katılmayacağını hemen açıklamıştı. Üstad Edward Said de kaç yıldır boğuştuğu kanserle yine mücadele ediyordu, yani gelemiyordu. Chomsky büyük bir zenginlik katacaktı foruma.
Ancak az sonra küçük çapta bir şok yaşadım. Meğerse Chomsky yasaklanan kitabı için gelmişti. Hem de tam forumun yapıldığı günlerde. Yani İslam âlemi ile Batı dünyasını birbirine yakınlaştırmayı hedefleyen, dünyayı daha yaşanılır kılmayı hedefleyen bir forumun dünyada ilk kez yapıldığı bir günde Chomsky İstanbul’daydı; ama onun hedefi daha küçük çaptaydı: Türkiye’yi yaşanılır bir ülke kılmak.
Belçika önceki hafta Kongo Cumhuriyeti’nden özür diledi. 1961’de öldürülen Kongo Başbakanı Patris Emery Lumumba için. Afrika’nın Kennedy’si için günah çıkardı Belçika. Belçika Parlamentosu, Lumumba Cinayeti Komisyonu 2 yıl süren çalışmasının ardından 1561 sayfalık bir rapor yayınladı ve dönemin Belçika hükümetinin Lumumba cinayetinde sorumluluğu bulunduğunu açıkladı. Gerçi Afrika’nın bağımsızlık lideri Lumumba, başbakan olduktan sadece 9 ay sonra, 1961’de öldürülmüştü ve aradan ancak 40 yıl geçtikten sonra komisyon kurulabilmişti; ama “hiç yoktan iyidir” diyor Belçikalı milletvekilleri.
Komisyonun, Belçika’nın Lumumba’nın katlinden sorumlu olduğunu duyurmasının ardından Dışişleri Bakanı Louis Michel “tıpış tıpış” Meclis’e gelip Kongo halkından özür diledi. Şimdi bir de Kongo’ya gidip özür dilemesi bekleniyor.
Doğu, devletin hata yapabileceğini kategorik olarak reddediyor. Devlet ne yaparsa vatandaşının iyiliğine yapar anlayışı Doğu’da sayısız diktatör üretiyor. Batı’da devlet ise sadece bir araç. Çatal, kaşık gibi bir şey.
17.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
s.gultasli@zaman.com.tr
|
|
|
ÖZCAN PEHLİVANOĞLU |
 |
Olacağı budur...
Dün gecenin tarafları F.Bahçe, G.Saray, Hakem Ali Aydın ve seyirci maça ellerinden geldiği kadar iyi hazırlanmaya çalışmışlar. Ancak tabii bu yetmiyor. Futbol için aranılıp da bulunamayacak her türlü şart, tamam olmasına rağmen bir sürü yanlışlar vardı.
Zarzor stada girip yerimize oturduk. Ancak biletleri ile dışarda kalanlara da acıdık. Mutlak kazanma arzusunda ve ihtiyacında olan F.Bahçe ve Werner Lorant’tı. Nitekim de öyle oldu. Maçın hakemi Ali Aydın’la beraber iki kilit isimden biri olan Rapaiç, dengeyi değiştiren adam oldu. Bir gol attı, bir duran topta yürek hoplattı, Emre aşığı oyundan attırdı; iş tamam oldu.
Lucescu bir türlü F.Bahçe ve derbi korkusunu üzerinden atamıyor. 7 puanlık farkın da Sarı–Kırmızılı takıma bir rehavet getirdiği gerçeğini gözardı etmeyelim. Ergün’ün orta sahada oynaması faydalı olurken Batista’nın düşüşte olması, takımına ihanet etmesi dikkat çekiciydi. G.Saray eksiklerini de çok aradı.
Hakem Ali Aydın, onca hengamenin arasında ilk derbi maçını kötü yönetti. Faul ve fena hareketleri süzemedi. A.Gücü maçında ortaya çıkmaya başlayan yanlış kart kullanma hastalığı bu maçta iyice belirginleşti. Umarım yanlış tayinlerde ısrar eden bu MHK ile gidilemeyeceği iyice anlaşılmıştır.
Maç öncesi stada girinceye kadar yollarda gördüğüm, taşla kırılmış otobüs camlarının ve maçta futbolcuların davranışlarının Fair– Play anlayışına yakışmadığını, sporun centilmenlik ve kardeşlik amacını tehdit etmeye yönelik olduğunu, F.Bahçe’nin ve G.Saray’ın kavgayla değil, farklı bir ezeli ve ebedi rekabete ihtiyacı olduğunu hepimizin unutmaması gerekiyor.
17.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
o.pehlivanoglu@zaman.com.tr
|
|
|
MEHMET ŞEYHO |
 |
Kırmızı maç
Hava ayaz, Kadıköy’de umutlar beyaz. Kolaysa böyle bir maçı en güzel şekilde gel de yaz. Lucescu, Ergün’ü ilk yarıda orta alana çekerek doğruyu bulmuş, fakat hücum oynamayı unutmuş. Lorant, 4 forvetle başladığı maçı Rapaiç’in attığı muhteşem golle 1–0 önde götürdüğü dakikalarda bile arzu ettiği futbol kıvamını bulamamış. Bu mücadeleden futbol beklemek gerçekten hayalcilik olurdu. Sadece sonuca endekslenen Sarı–Lacivertliler bunu elde etmek için canla başla çalıştılar. G.Saraylılar da onlardan geri kalmadılar. Sahadaki futbolcuları bir ara çarpışan arabalar gibi gördüm. Kıran kırana maçta hakem Ali Aydın, çok ciddi şekilde zorlandı. Sarı kartlarla idare etmeye çalışsa da bazı futbolcuların kendilerini kontrol edememeleri kırmızı kartlara sebep oldu. Bence dünkü derbiye yakışmayan tek konu da buydu.
Kadıköy iki takımımızın rekor seyirci önündeki bu mücadelesine ev sahipliği yaparken bence sahadaki hoş olmayan görüntüleri hak etmedi. Biz, seyircileri, futbolcuları sükunete davet etmemize rağmen demek ki yeteri kadar anlatamadık. Hocalar da anlatamamış. G.Saraylı futbolcuların dört kırmızı kart görmesi böylesi bir derbide alışılmış değildi. Demek ki biz futbolu hâlâ bir seyir sporu olarak göremiyoruz. Yazımın başında bu maçı yazmanın zor olduğunu belirtmiştim. Savaşın nesi yazılır ki? Nerede kaldı dostluk, kardeşlik. Çok güvendiğim saha içindeki milli futbolcuların birbirlerine karşı davranışları bu spora gönül verenler için tam bir yüz karasıydı. Goller olsa ne yazar, şampiyon olunsa ne işe yarar. Bu maç skoruyla, futboluyla değil, maalesef kartlarıyla konuşulacak.
G.Saray, sahada 7 kişi kalınca, F.Bahçelilerin de konsantrasyonları bozuldu. Aksi takdirde gol kaçırmalarını başka türlü yorumlamak mümkün değil. Bu maç Süper Ligimizin geleceği için bizi maalesef endişeye sevk etti. Yetkililer lütfen dikkatli olalım.
17.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
m.seyho@zaman.com.tr
|
|
|
H. İBRAHİM EKİZ |
 |
Sinir harbi...
Dün gecenin akılda kalan iki önemli olayı var. Biri seyircisiyle muhteşem bir atmosfere bürünen F.Bahçe Stadı, diğeri de Rapaiç’in 27. dakikada Ogün’ün kornerden gelen topuna sol ayağının dışıyla vurarak attığı şahane gol. Gerisi kocaman bir hiç. Son skandallarla çalkalanan MHK’nın etkili elemanı Ali Aydın, düdüğü ağzından hiç çıkarmadı. Bir ara baktım elini ağzına bile götürmeden düdük çalıyor. Toroslar’ın steplerinde koyun otlatan çoban gibi. Etliye sütlüye karışmayayım, ortamı germeyeyim diye olur olmaz her şeye düdük çaldı. Oyunu soğuttu, zaten beraberliği düşündüğü için yavaş oynayan, yavan futboluyla da tribündeki binleri sıkan G.Saray’a bir de hakemin düdükleri eklenince maç seyredilmez bir hal aldı.
Galatasaray’ı 7 puanlık fark iyiden iyiye rehavete itmiş. Lucescu, Malatya maçının kahramanı Murat’ı benche alarak takımın hücum gücünü zayıflattı. Ümit Karan’ı ileride yalnız bırakarak da F.Bahçe’ye teslim olduğunu gösterdi. Ayhan’ın yokluğu, Batista’nın oynamaktan çok Revivo’yu tutmakla görevlendirilmesi, Bülent Akın’ın ve Ergün’ün etkili olamamaları G.Saray’ın kötü oyununda en önemli etkendi. Forvet mi yoksa orta saha oynadığı pek belli olmayan Arif, iki bölgeye de yar olmazken, Ümit Karan’ın kaleci Rüştü’ye gol atayım telaşı olumlu futbolunu sergilemesine engel oldu.
Dünkü karşılaşma 64. dakikadan sonra bana göre bitmişti. Hakemin gösterdiği kırmızı kartlara yorum getirmek istemiyorum. Her olayda düdük çalıp oyunu durdurarak zaman zaman da gereksiz sarı kartlar çıkararak ateşle oynayan Ali Aydın, gösterdiği kırmızı kartlarda haklı olabilir. Ancak G.Saray’ın oyun düzeni hem Ali Aydın’ı, hem F.Bahçe’yi kahraman yaptı. Lucescu’nun korkaklığı, gösterilen 4 kırmızı kart dünkü karşılaşmaya damgasını vurdu. Sahada 7 kişi kalan G.Saray’ı Rapaiç’in attığı şahane golle ancak 1–0 yenebilen F.Bahçe, şampiyonluğa yeniden ortak oldu. Ama bu futbol anlayışıyla sonunu getirir mi onu bilmiyorum.
17.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
i.ekiz@zaman.com.tr
|
|
|
|
|

|
Zaman'da Bugün
17 Şubat 2002
|
|

Zaman Spor
Yazarlar
|
|
|
|