Yafa Kapısı
İnsan doğası kutsalın tarih anlatımında bütünlük arar. Bu bütünlük arayışı kutsalın ve ivedi çevresinin zaman ve mekan ile yatay ve dikey ilişkiler kurmasını öngörür. Böylelikle kutsalın kronolojik tarih gerçeğinden bağımsız bir teolojik tarihi ortaya çıkar ve bu tarih, yaratılıştan, özel durumlarda daha da öncesinden başlayarak çoğunluk “o arkasında güneş doğmayan büyük kapıdan” geçerek “bitmeyen füsunlu gece”ye kadar devam eder. Kronolojik tarih gerçekleriyle uyum sağlama sıkıntısı olmayan bu “geleceğin tarihleri” çoğunluk geçmişin tarihlerinden daha dakik ve daha kapsayıcı olurlar. Kudüs çevresindeki Mesih–Deccal savaşları, Mesih’in Mescid–i Aksa’dan dünyaya seslenişi, Muallak Taşı’nın üzerinden sura üfürülüş, “ve iza en–Nüfusu Zuvvicet” anıyla ruhların yeniden beden giyişi ve Rabb’in adalet kürsüsünün Muallak Taşı üzerine kuruluşundan tutun, Mesih’in hangi kapıdan girip çıkacağı, hangi minberde vaaz edeceğine kadar en ince ayrıntısıyla anlatılan bu gelecek, arkeoloji ve profan tarih yazınının attığı şüphe oklarından muaf olduğundan, meftunlarınca geçmişten daha inandırıcı bulunur.
Mekanı yatay ve dikey kapsayıcılık, bir ucunda kutsalı dünyanın merkezi (Kıyamet Kilisesi’ndeki Katolikon) veya kainatın kendisinden başlanılarak yaratıldığı kor (Muallak Kayası) olarak gösteren, diğer ucunda kutsalı arz ile arş arasındaki kapıların ya da miracın mekanı olarak gören (Umbilicus Mundi: Evrenin Göbekbağı) bir inançlar silsilesine yol açar ve meftunları kutsalda vuku bulan zerre kadar iyilik ve kötülüğün kainatın umumunda yansımaları olduğuna inanırlar. Bu kapsayıcılık, meftununda kutsalın ve yakın çevresinin ezelden beri öylece orada olduğu hissini uyandırır ve çoğu modern dönemlere ait binalara dahi antik varoluş hikayeleri takılır.
Mevcut haliyle 1538 yılında Osmanlı mimarları (muhtemelen Sinan) tarafından yaptırılmış olan Yafa Kapısı’nın kronolojik tarihte var olmuş olabileceği en erken dönem Milattan Önce ellili yıllara karşılık gelir. Bundan önce şehrin asla bu kadar kuzeye çıkmadığı bilinmekle birlikte kamu hafızası onu Davud Peygamber’in şehrinin ana kapısı haline getirmiş ve hemen yanındaki kaleye de Davud Kulesi adını vermiştir.
Şehri Yafa (bugünkü Tel Aviv’in güneyindeki Osmanlı şehri, Yafa portakallarının memleketi) Limanı’na bağlayan yolun üzerinde olan bu kapı Hıristiyanlık ve İslam tarihi boyunca şehrin ziyaretçilerinin ana giriş kapısı olmuş ve bunlardan biri, Ömer ibn El–Hattab, kapının hemen içindeki meydana adını vermiştir. 19. yüzyılın sonunda şehri ziyaret eden Alman Kayzeri II. Wilhelm de şehre Yafa Kapısı’nın hemen yanındaki araç girişini kazandırmıştır.
Kayzer’in şehre geldiği 1898 yılına kadar Yafa Kapısı ile Davud Kulesi arasında bulunan ve artık asli fonksiyonunu yitirmiş olan kale kuyusu pazar yeri olarak kullanılıyordu. Osmanlı’nın ittifak arayışı içinde olduğu Kayzer kendisini Osmanlı topraklarının da zimni hükümdarı olarak görüyordu. Kudüs ziyareti öncesinde şehrin kapısından atından inmeden gireceğini duyurması, zamanın diplomasi dilinde “şehrin fatihi olmak” manasına geldiğinden iki ülke arasında diplomatik bir krize yol açacakken, Sultan Abdülhamid’in “Kayzer’in şehre kapıdan değil de yeni oluşturulan bir geçişten” sokulması şeklinde bulduğu dahiyane formülle kriz atlatılmış ve şehir kuyunun doldurulmasıyla yeni bir girişe kavuşmuştur. Bugün Eski Şehrin ana araç girişi olarak kullanılan bu geçiş 1917 yılında şehri hazin bir şekilde terk eden Cemal Paşa’nın aracının çıkış yolu ve bir müddet sonra şehre yürüyerek giren İngiliz Generali Allenby’nin de giriş yolu olmuştur.
Önümüzdeki hafta Yafa Kapısı’nın çevresinde Osmanlı’nın 400 yıllık hükümranlığının bıraktığı izleri takip edeceğiz.
17.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
k.balci@zaman.com.tr
|