Ana Sayfa Haberler Ekonomi Dış Haberler Politika Kadın-Aile Kültür-Sanat Televizyon Spor Yazarlar Yorumlar Çizgi-Yorum
   Akademi Bilişim Çocuk Eğitim Otomobil Röportaj Strateji Tüketici Masası Okur Hattı

 Bölge Haberleri


 Reklam
 Künye/İletişim
 English
 Basın Özetleri
 Abonelik
 

Site editörüne her türlü eleştiri ve önerinizi iletebilirsiniz; m.sakin@zaman.com.tr

 
Arama

 Arşiv

 
  Yorum

Fiziksel realite

Ahmed Yüksel Özemre



Tabiat ilimlerinin sihrine kapılan, ama bunlar hakkındaki bilgileri çoğu kere avâm için yazılmış olan vülgarize kitapların düzeyini aşmayan ve tabiat ilimlerinin; 1) tanımı, 2) içeriği, 3) yapısı, 4) nitelikleri, 5) sınırları, 6) dayandığı dogmalar, 7) metodolojisi, 8) stratejisi, 9) paradigmaları, 10) diyalektiği, 11) araçları, 12) gelişim evreleri, 13) deontolojisi, 14) kendine özgü mitos’ları ve 15) özellikle de epistemolojisi hakkında sağlam bir bilgiye sâhip olmayan “konu dışı kimseler”in: A) Tabiat ilimlerinin realitesi hakkında da, B) Tabiat ilimleri aracılığıyla idrâk ettiğimiz fiziksel realite hakkında da kendi vehimlerinden kaynaklanan isâbetsiz kanaat ve hükümlere varmaları doğaldır.

İşin sıra dışı yanı ise bu zevâtın konunun doğal olarak nüfuz edemedikleri bilimsel yanını bir yana bırakarak yalnızca mitoslarına itibar etmeleri ve efsâne üretimine katkıda bulunan makale ve kitap yazmaya heveslenmeleridir. Bu “yeni dalga aydın görünme hevesi” son zamanlarda ülkemizde de filizlenmeye başlamış bulunmaktadır.

Evrende vuku bulan olaylar hakkında: 1) gözlemler, 2) deneyler ve 3) fikir yürütme sonucu elde edilip biriken bilgilerden hareketle ve kişiden kişiye değişmeyen (yâni objektif) metotlar (yöntemler) aracılığıyla “yeni ve objektif bilgi üretimi”ne ilim adı verilir. Bu kapsamda, meselâ, matematik, fizik, kimya, astronomi, hukuk, paleontoloji, mikroekonomi, ortodonti .. birer ilimdir.

İlim objektif nitelikte olur. Yâni bir ilmin vardığı sonuçlar ve bu sonuçlara varış için gerçekleştirilen aşamalar yeterince aklî ve fikrî olgunluğa ve ilmî metotlara ve bunları uygulama imkânlarına sâhip kimseler tarafından aynı şekilde algılanır. Bu bağlamda bir “rüyâ ilmi”nden söz etmenin bir anlamı yoktur. Kezâ târih de eğer kronolojik bir olaylar ve târihler dizisi olarak algılanır ve uygulanırsa bir ilim değil yalnızca bir “bilgi birikimi” olur. Ama bu “bilgi birikimi” eğer târihî olaylar arasındaki sebepleri ya da en azından korrelâsyonları ortaya koyan özel ve objektif bir yorum metoduyla donatılırsa işte o zaman bir “târih ilmi”nden söz edilebilir.

Kendine özgü bir yolu yordamı (üslûbu) olmasına rağmen bilgi üretmediği için meselâ fotoğrafçılık bir ilim değil fakat birtakım reçetelerin usûlünce uygulandığında tatminkâr sonuçlar veren bir meslektir. Kezâ, gene kendilerine özgü birer yolu yordamı olmalarına rağmen, objektif bilgi üretmediği için psikanaliz de, objektif ve realiteye uygun bilgi üretemedikleri için astroloji de hurûfîlik de, bu anlamda, birer ilim değildir.

Lâtince kökenli pozitif kelimesinin etimolojik anlamı; ‘kesin, değişime uğramaz’dır. Müspet kelimesi ise Arapçada sübût etmiş yâni “delillere dayandırılarak kesinlik kazandırılmış” anlamındadır. Bu, bir bakıma; 1) herhangi bir kimsenin kendi muhayyilesinin telkin edebileceği yanıltıcı ilhâmın, içeriğini asla değiştiremeyeceği; 2) bu bilgileri tespit ve idrâk edenden de, tespit ve idrâk için yararlanılan (hisler, gözlem ve ölçü âletleri, akıl yürütme kuralları.. gibi) araçların tümünden de bağımsız; 3) kişilerin nefisleriyle değil objeler ile kaim olan objektif bilgilere dayanan ilim demektir. Buna göre “ilim felsefesi”nde pozitif ya da müspet ilimler deyimi delillere dayandırılarak, aksinin doğru olduğu gösterilinceye kadar, kesinlik kazandırılmış bilgiler içeren ilimler hakkında kullanılmaktadır. Bu tanımdaki “aksinin doğru olduğu gösterilinceye kadar” şartı pozitif ya da müspet ilimlerin sonuçlarının hiçbir zaman kesin ve nihaî sonuçlar olamayacağına yeterince işâret etmektedir. Bu durum, pozitif ilimlerin durağan değil dinamik bir evrim süreciyle kazanıldıklarına da ışık tutmaktadır.

Tabiat ilimleri tümüyle maddî ve objektif bir biçimde ölçülebilme özelliği olan bir âleme dayanır ve bu âlemin düzenini ve bu düzenin uymakta olduğu kuralları: 1) araştırır, 2) keşfeder ve 3) tahkik eder. Tabiatı konu alan ilimlerin fiziksel realiteyi objektif olarak yansıtması şarttır. Bunun böyle olup olmadığı ise bu ilimler çerçevesinde yapılan tabiatın tasvîrinin tabiatın fiziksel realitesi ile uyumlu olup olmadığının tespitiyle mümkündür. Bu da ilimlerde “ölçüm sorunu”nun önemine delâlet eder. Tabiat ilimlerinin belirli bir olay için teorik olarak öngördüğü rakamsal sonuç fiziksel bir ölçümle te’yid edilmelidir. Tabiat ilimlerinde hedef; olayların açıklanmasıdır. Bu açıklama tepeden inme bir açıklama değil aklî melekelere dayanan bir çaba sonunda kazanılmış aklî ya da rasyonel niteliği ağır basan bir açıklamadır. Bu açıklama; 1) tutarlı (yâni çelişkilere yol açmayan) ve 2) objektif (yâni yalnızca açıklamayı yapan şahsın değil aklî melekelerine sâhip ve konuya âşinâ herkesin anlamasını mümkün kılan) bir tarzda ve ayrıca da 3) (bilineni bilinmeyene değil) bilinmeyeni bilinene indirgeyerek yapılmalıdır.

Böyle bir açıklamada sebep kavramı, genellikle, merkezî bir rol oynar. Her olayın kendisinin zuhuruna yol açan ve “bu olayın sebebi” olarak isimlendirilen bir ya da birçok sâikinin bulunduğuna dair inanç “nedensellik (illiyyet) ilkesi”nin ifâdesidir.

Tutarlılık, objektiflik ve nedensellik tabiatın açıklanması sürecinin temelindeki diyalektik çabanın vazgeçilmez unsurlarıdır; ama bunlar da yeterli değildir. Bu diyalektiğin olmazsa olmaz bir başka unsuru da model kavramıdır. Model, tabiat olaylarının tutarlı bir biçimde içine oturup oturmadığı araştırılan bir şablondur. Bu şablon ilim adamının ilminin, sezgisinin ve hayâl kudretinin ürünü olan teorik bir şablondur. Olayların mâkul bir biçimde bu şablona uyup uymadıkları gözlem ve ölçümlerle araştırılıp tespit edilir.

Fakat olayların bu şablona mâkul bir biçimde uymaları keyfiyeti, fiziksel realiteyi zorunlu ve sâdık bir biçimde yansıtmalarına yetmez. Ayrıca; 1) bu şablonun olayların nasıl gelişecekleri hakkında bir ipucu verip vermediğine, 2) yeni olayları öngörüp görmediğine ve 3) eğer öngörüyorsa bu öngörünün gözlemler ve ölçümlerle te’yid edilip edilmediğine de bakılır. Yâni bir modelin geçerli olabilmesi için daima gözlem ve ölçümlerle uyumlu ve tutarlı olması gereklidir. Bu bakımdan ilim adamı kapalı bir gecede elinde bir mumla Büyük Sahra Çölü’nde yolunu ve yönünü tâyin etmeye çalışan bir kimse gibidir. Elde ettiği sonuçlar ise hep fiziksel realitenin kırıntılarıdır. Tabiat ilimleri yukarıda ilim adı altında topladıklarımızın özel bir alt kümesidir. Tabiat ilimlerini karakterize eden:

1) “Her olayın bir sebebi vardır” şeklinde ifâde edilebilecek olan “nedensellik (illiyet) ilkesi”,

2) “Aynı şartlar altında tekrarlanan her deney daima aynı sonuçları verir” şeklinde ifâdesini bulan “belirlilik (determinizm) ilkesi”,

3) “Her olayı karakterize eden ve ancak ölçümle tespit edilen fiziksel büyüklükler vardır” şeklinde ifâdesini bulan “ölçülebilirlik ilkesi”,

4) “Tabiat ilimlerinin sonuçları kendi içlerinde çelişkili olamaz” şeklinde ifâde edilebilecek olan “tutarlılık (ya da çelişmezlik) ilkesi” ve

5) “Tabiat ilimlerinin sonuçlarının yanlış olup olmadıklarının test edilebilmesine imkân veren bir yol yordam mevcût olmalıdır” şeklinde ifâde edilebilecek olan “yanlışlanabilirlik (ya da K.R. Popper) ilkesi”dir.

Bu ilkelere uymayan ilim (klâsik anlamda) bir tabiat ilmi değildir. Yâni bir bakıma, tabiat ilimlerinin; 1) sınırlarını ve 2) epistemolojik kapsamını bu beş ilke belirlemektedir.

Fiziksel realite’nin idrâki işte ancak bu çerçeve içinde mümkün olabilmektedir. Aslında tabiat ilimlerinde fiziksel realiteyi olduğu gibi yansıtmayı amaçlayan objektiflik bilinci, târih boyunca, çok yavaş bir biçimde gelişmiştir. Tabiat ilimlerinin mâhiyetlerinin sınırlarını çizmek ve konusunu bir takım mitoslardan ve hurâfelerden temizlemek yüzyıllar almıştır. Objektif düşünmeyi bir hayat tarzı hâline getirmek ise; 1) her an zinde ve acımasız bir otokritiği, 2) düşünce üzerinde bir otokontrolü ve 3) nefse hâkimiyeti gerektirmektedir.

Bugün bile, kendi uzmanlık alanlarında ne kadar başarılı olurlarsa olsunlar, pozitif ilimlerle uğraşan kimselerin ilim üretirken ve hele ilmî sonuçları yorumlarken kendi aralarındaki müzâkerelerde objektifliğe her zaman sıkı sıkıya riâyet edebildiklerini iddia etmek mümkün değildir. Durum böyle olunca, kendi vehimlerini hâzâ ilim sanan ve bu vehimleri bilimsi kılıflar içinde medyada sunmaya çalışan heveskârları çizmeyi pek fazla aşmadıkları sürece, vehimlerini ve fâhiş hatâlarını tespit etmemizle birlikte bizlere gene de merhametli davranmak ve “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla!” kabilinden nazikçe uyarmak gerekmektedir.¾

1– Eski Yunancada mythos kelimesinden: Gerçek olmadığı bilinmeksizin itibâr edilen hikâye ya da inanç; ısrarlı bir yanlış kavrama; gerçeğin yanlış bir yorumlanması; efsâne anlamındadır.

2– Epistemoloji: Bilginin ve temellerinin sınırlarını ve geçerliliklerini araştıran felsefe dalı.

3– Türkçede gerçek kelimesi, ne yazık ki, Arapça hem 1) şe’niyyet’in ve hem de 2) hakîkat’ın karşılığı olarak kullanıldığından bu makalede realite kelimesini şe’niyyet’in karşılığı olarak kullanmaktayız.

4– Belirlilik ilkesi yalnızca atom–altı boyutlar söz konusu olduğunda yerini Heisenberg’in ‘belirsizlik ilkesi’ne bırakmaktadır. Ancak bu ilkenin ortaya koyduğu epistemolojik problemlerin önemli bir bölümü hâlâ tatminkâr çözümlere kavuşturulabilmiş değildir.

Prof. Dr. İstanbul Üniversitesi. Fen Fak. Teorik Fizik Kürsüsü eski Kürsü Profesörü

17.02.2002

Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder


Diğer Yorumlar

> Uzay görmüş Türkler ve 2 yıl geciken mektup Kadir Dikbaş (17.02.2002)

> Hafıza hatırlamaktan ibaret değildir Süleyman Seyfi Öğün (16.02.2002)

> Rekabeti güzelleştirmek Ahmet Selim (16.02.2002)

> Medeniyetler nasıl buluşur? Mustafa Erdoğan (15.02.2002)

> Yolsuzlukla mücadelede ikinci dalga: Reformla kademeli değişim Eyüp Can (15.02.2002)

> E–mail izlemenin maliyeti yok! Nuh Gönültaş (14.02.2002)

> Medeniyetler çatışmaz! Mehmet Ali Kılıçbay (14.02.2002)

> Önce insanın refahı Mithat Melen (13.02.2002)

> "İslam barış dini mi?" Ahmet Kurucan (13.02.2002)

> Dinlerarası diyalog toplantıları Mehmet Aydın (12.02.2002)

> Müzmin muhalefetin efendisi Noam Chomsky Türkiye’de! Eyüp Can (12.02.2002)

> Güvenlik ve özgürlük Mehmet S. Aydın (11.02.2002)

> İnsanın yeryüzü macerası Şahin Uçar (10.02.2002)

> Gündem, afet yönetimi Abdullah Yılmaz (10.02.2002)

> Benim adım ‘su’ Uğur Özakıncı (09.02.2002)





Zaman'da Bugün
17 Şubat 2002


Zaman Spor

Yorumlar


Ana Sayfa| Zaman'da Bugün| Haberler| Ekonomi| Dış Haberler| Politika| Kültür-Sanat| Kadın-Aile| Spor| Yazarlar| Yorumlar

Copyright© 1995-2002 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.