Ana Sayfa Haberler Ekonomi Dış Haberler Politika Kadın-Aile Kültür-Sanat Televizyon Spor Yazarlar Yorumlar Çizgi-Yorum
   Akademi Bilişim Çocuk Eğitim Otomobil Röportaj Strateji Tüketici Masası Okur Hattı

 Bölge Haberleri


 Reklam
 Künye/İletişim
 English
 Basın Özetleri
 Abonelik
 

Site editörüne her türlü eleştiri ve önerinizi iletebilirsiniz; m.sakin@zaman.com.tr

 
Arama

 Arşiv

 
 

Kurban, kahramanlık, fedakârlık ve teslimiyetin sembolüdür

Kurban Bayramı’nda hemen herkes, her şey ve her yer âdeta dile gelir ve konuşur. Arafat bir mahşer gibi kaynar ve köpürür, bir hesap meydanı gibi endişe ve ümit soluklar.. Müzdelife, Mîna yoldakilerin telaş ve tedarikiyle uğuldar.. Kâbe, sinesi hasretle yanan gufrana susamışların nabzı gibi atar..

Kurban Bayramı, Hz. İbrahim ve İsmail’den günümüze kadar, hep bir kahramanlık, bir fedakârlık, bir hasbîlik ve bir teslimiyet sembolü olagelmiştir. Kurban Bayramı, tıpkı orduların savaşa gidişi gibi gürül gürül tekbirlerle gelir ve bir velvele olur, her yanda yankılanır. Onda hem bir mûsiki ve şiir hem de muharebelerin bin tarraka ile gürleyen hakkı ilan sesleri iç içedir. Kurban Bayramı’nda evler–sokaklar, mabetler, dağlar, taşlar tekbirlerle lerzeye gelir inler. Minarelerden yükselen temcidler en bayıltıcı nağmelerle, dalga dalga tâ evlerimizin içine kadar gelip yayılırken, köy–kent, şehir–kasaba, ova–oba, koyun–kuzu meleyişleriyle sarsılır. O kutlu zaman diliminde hemen herkes, her şey ve her yer âdeta dile gelir ve konuşur. Arafat bir mahşer gibi kaynar ve köpürür, bir hesap meydanı gibi endişe ve ümit soluklar.. Müzdelife, Mîna yoldakilerin telaş ve tedarikiyle uğuldar.. Kâbe, sinesi hasretle yanan gufrana susamışların nabzı gibi atar.. ve bütün bu sesler, soluklar Hak karşısında divan durmuş inleyen en mükerrem kulların çığlıkları gibi gider verâların kapılarına dayanır. Sanki ebediyet gamzeden bu seslerle, hislerimizin sınırsızlığını, hülyalarımızın sonsuzluğunu edâ ediyormuşuz gibi, duygularımızın bütün hazineleri açılır.. ve bütün mahrem hislerimiz bağı kopmuş tesbih taneleri gibi dört bir yana saçılır. Her yanda köpürüp köpürüp Hak katına yükselen bu sihirli sesleri duyup ve gönüllerimizde cennetler gibi esen şevk ü tarâbı yaşadıkça, aşktan, şevkten ve bayramın büyüsünden süzülmüş diriltici bir iksiri içiyor gibi oluruz.

İmana mazhariyetin, Hakk’a kulluğun, kullukta şuûrun gönüllerimizi yükseltmiş bulunduğu zirvelerden yürüdüğümüz yolu seyreder, kader kitabımızı okur “İşte kitap bu!” der ve talihimize tebessümler yağdırırız. Bu mazhariyet ve mevhibelerin tadı, lezzeti ruhlarımızı o kadar yumuşakça sarar ki, gözlerimiz şükranla açılır–kapanır, duygularımız baharlar gibi yeşerir.. derken ruhlarımıza gelip vâsıl olan ilham ve ruhlarımızdan ötelere yükselen inâyet kanatlı duâlar, münâcâtlar, sızlanışlar, âdetâ tabiatlarımızı aşan semâvî bir mana, bir hâl ve bir tesire ulaşır. Öyle ki, her yeni saat, her yeni dakika, her yeni iş, her yeni imkan daha derince yaşanmaya, daha şuurluca değerlendirmeye layık birer kıymet alır; alır da, rûhânî zevklerle coşmuş vicdanlar “Lûtfunu arttır Allahım!” der daha da mest olmak isterler.

Bayram günleri, din ve meşrû âdetlerin ferah–fezâ ikliminde ibadetlerle hazza ve rûhânî hazlarla ibadet neşvesine büründükçe, yepyeni bir varlığa erdiğimizi, ebedîleştiğimizi, sinelerimizin kevn ü mekanlar kadar genişlediğini ve şuurlarımızın ilâhî vâridatla aydınlandığını daha açık–seçik duyar.. ve maddiyatımızın bütün bütün çözüldüğünü, tamamen manevîleştiğimizi sanırız.. sanırız da, hep imanın gönüllerimize saldığı ezelî vaadlere doğru akarız.

Bayram günlerinde yaşadığımız dolu dolu duygularla çok defa kendimizi havada uçuyor veya neşeli, ahenkli ve pürüzsüz bir yolla ruh iklimine doğru kayıyor gibi oluruz. Bazen gökyüzünde hiç kanat çırpmadan sağa–sola süzülen kuşlar gibi, bazen ağaçların başlarında ince ince salınan dallar gibi, bazen de rüzgârların dokunmasıyla yatıp kalkan, yatıp kalktıkça da, çevreye kokular salan çiçekler gibi incelir, zarifleşir ve şiirleşiriz.

Bazen bütün bütün rikkate gömülür ve duyduğumuz her tekbir, her tehlil, her uhrevî ses ve sözle kendimizi öyle bir ağlamaya salarız ki, tepeden tırnağa sırılsıklam oluruz. Bazen pür–neşe kesilir ve kendimizi havâî fişeklere binmiş ışık ışık gökyüzünde dolaşıyor sanırız.. bazen de sihirli bir seccâde üzerinde yıldızlar arası seyahat ediyor gibi oluruz. Bazen koyun–kuzu meleyişiyle rikkate gelir, duygulanır ve bir kısım tuhaf hislerin tesiriyle içten içe mumlar gibi eririz.. bazen de bunları o kadar tabiî, yerli yerinde ve baş döndürücü bir ahenk içinde görürüz ki, “Böylesinden daha mükemmeli olamaz.” der kaderin sırlı nakışları karşısında büyüleniriz.

Bazen minarelerden yükselen temcidler, ezanlar, câmilerden taşıp dört bir yanda yankılanan tekbirler, Kur’ân’lar ve bunların vicdanlarda meydana getirdiği aks–i sadâlar öyle şiirleşir, öyle insanların içine akar ve onları büyüler ki; zannediyorum gönül dünyamızda hiçbir zevk ne bu derinliğe ulaşabilir ne de bu müessiriyete. Hele bu ses ve bu sözlere bir fon müziği gibi seher yeli de karışıp esince heyecanlarımız tarif edilmez bir noktaya ulaşır, hislerimiz de bir tûfan halini alır.

Husûsiyle hac esnasında hemen her yerin umûmî lisanı ve umûmî şîvesi olan “tekbir”ler ve “telbiye”lerle en gizli düşüncelerimizi, en muhterem kanaatlerimizi en yüksek bir âvâz ile ilân ederek ve en mahrem hislerimizi en yakıcı nağmelerle dile getirerek âdeta bir mahşer provası yaparız. Bu çok mûnis ve o kadar da ürperten tablolar karşısında, bu alabildiğine derin ve o kadar da fıtrî sözlerle hep ayrı ayrı yerlerde dolaşır, ayrı ayrı vazifeler yaparız ama, her zaman arkamız cehennemlere dönük, gözlerimiz cennetlerin tüllenen şafaklarıyla mest, kalblerimiz de ilâhî rıdvân avında olarak...

İşte bu duygularla bütün bütün hudutlarımızı aşarak, bitevî hodgâmlıklarımızdan sıyrılarak, tahtlarımızı kalb ve ruhun ufkuna kurar, dünyaya bakan yönleriyle beden ve cismâniyetin küllerini sağa–sola savurur ve vicdanın bir köşesinde muhâfaza ettiğimiz cennetten getirilmiş kıvılcımları bir kere daha tutuşturur.. ve o alev, o harâret, o ışık altında bu yeni varlığımızı yürekten selamlar, bahtımıza tebessümler yağdırırız.

18.02.2002


 

Aşk, Allah’ın insanoğluna bahşettiği en gizli lütuflarından biridir

Aşk, Rahmet–i Sonsuz’un, insanoğluna gelip ulaşan en gizli lütuflarından biridir. Aşk, bir nüve, bir çekirdek olarak hemen her fertte bulunur. Şartların elverdiği ölçüde de o çekirdek ve tohum, ağaçlar gibi dal–budak salar; çiçekler gibi uyanır ve meyveler gibi, başlangıç ve sonu bir araya getirerek, tekamül halkasını tamamlar.

Aşk, bir duygu olarak göz, gönül ve

kulak menfezlerinden insanın iç âlemlerine

akar; vuslata dek de, bir baraj gibi şişer, bir

çığ gibi büyür ve bir alev gibi insanın her

yanını sarar. Aşk, vuslatla noktalanınca,

her şey durgunlaşmaya yüz tutar; ateş

söner, baraj boşalır, çığ da dağılır gider...

Doğuştan bir mana ve nüve olarak,

hemen her rûhun önemli bir yanını teşkil

eden aşk, gerçek ton ve rengini hakiki aşka

inkılâb etmekte bulur; bulunca da ebedîlik

kazanır ve gider vuslat eşiğinde mücerret

bir lezzete inkılâb eder.

İnsanoğlunda, Hak tecellilerine açık

olan zirve, gönüldür. Gönüllerin bu tecellilere, dolayısıyla da Allah (celle celâluhû) sevgisine mazhar olmalarının en açık emâresi ise,

o sinelerde Yüce Yaratıcı’ya duyulan

aşk ve iştiyâktır.

İnsan–ı kâmil ufkuna ulaşma yollarının

en keskin, en kestirme ve en sıhhatli olanı

aşk yoludur. Aşka, iştiyâka açık olmayan

yollarla, o ufka ulaşmak oldukça zordur.

Denebilir ki hakikata ulaşmada, “acz u

fakr, şevk ü şükür” yolundan başka aşka

denk ikinci bir yol yoktur.

18.02.2002


 

HİS DÜNYASI : Aşk

Aşk gönüllerde ateş, rûhlarımızda ışık, Hicranla yanar âşık, ümitlerinde bahar.. Sînesinde gam, hüzün; ufku vuslata açık, Gezer çölden çöle âvâre her zaman zâr zâr...

Feryadı sırrının sesi, sırrı kıpkızıl kor,

Dolaşır, dolaştığı gibi âhû peşinde..

Mest u mahmurdur dudağında bir kızıl fağfur,

Her gece bir visal yaşar Cânân’la düşünde.

Hayaletler gibi sarar ruhunu kuşkular,

Sîmasında fecir sevinci, akşam tasası;

Yer yer meçhullere tâlih bir kapı aralar,

Firdevs’ten rengi ve Firdevs’ten suyu, havası.

Bazen kırılır yeisle, onulmaz kırığı,

Bazen ufku ışık, râyiha, renkle tüllenir;

Bazen tâ ötelerde duyulur hıçkırığı,

Yapraklar gibi sararır, mumlar gibi erir.

Hep hazan yaşasa da hiç solmaz çiçekleri,

Dilinde her zaman hasret ü hicran bestesi;

Kederi çoktur ama, köpürür sevinçleri,

Hep aşk heyecanıyla tınlar çelikten sesi.

Gözlerinin içinde bir uhrevî enginlik,

Süzer çevresini, hemen herkese gülümser..

Duygularında sonsuzluk gibi bir zenginlik,

Kâh çaylar gibi coşar, kâh yeller gibi eser.

Ey aşk, artık anladım meğer sen her şeymişsin,

Hem öldüren bir zehir, hem dirilten bir iksir;

Allah’a götüren yollarda altından sesin,

Diriliş üflemekte ölü rûhlara bir bir...

18.02.2002

Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder


Zaman'da Bugün
18 Şubat 2002


Zaman Spor

Akademi

Bütün haberler


Ana Sayfa| Zaman'da Bugün| Haberler| Ekonomi| Dış Haberler| Politika| Kültür-Sanat| Kadın-Aile| Spor| Yazarlar| Yorumlar

Copyright© 1995-2002 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.