Aşk, Rahmet–i Sonsuz’un, insanoğluna gelip ulaşan en gizli lütuflarından biridir. Aşk, bir nüve, bir çekirdek olarak hemen her fertte bulunur. Şartların elverdiği ölçüde de o çekirdek ve tohum, ağaçlar gibi dal–budak salar; çiçekler gibi uyanır ve meyveler gibi, başlangıç ve sonu bir araya getirerek, tekamül halkasını tamamlar.
Aşk, bir duygu olarak göz, gönül ve
kulak menfezlerinden insanın iç âlemlerine
akar; vuslata dek de, bir baraj gibi şişer, bir
çığ gibi büyür ve bir alev gibi insanın her
yanını sarar. Aşk, vuslatla noktalanınca,
her şey durgunlaşmaya yüz tutar; ateş
söner, baraj boşalır, çığ da dağılır gider...
Doğuştan bir mana ve nüve olarak,
hemen her rûhun önemli bir yanını teşkil
eden aşk, gerçek ton ve rengini hakiki aşka
inkılâb etmekte bulur; bulunca da ebedîlik
kazanır ve gider vuslat eşiğinde mücerret
bir lezzete inkılâb eder.
İnsanoğlunda, Hak tecellilerine açık
olan zirve, gönüldür. Gönüllerin bu tecellilere, dolayısıyla da Allah (celle celâluhû) sevgisine mazhar olmalarının en açık emâresi ise,
o sinelerde Yüce Yaratıcı’ya duyulan
aşk ve iştiyâktır.
İnsan–ı kâmil ufkuna ulaşma yollarının
en keskin, en kestirme ve en sıhhatli olanı
aşk yoludur. Aşka, iştiyâka açık olmayan
yollarla, o ufka ulaşmak oldukça zordur.
Denebilir ki hakikata ulaşmada, “acz u
fakr, şevk ü şükür” yolundan başka aşka
denk ikinci bir yol yoktur.
|