Ana Sayfa Haberler Ekonomi Dış Haberler Politika Kadın-Aile Kültür-Sanat Televizyon Spor Yazarlar Yorumlar Çizgi-Yorum
   Akademi Bilişim Çocuk Eğitim Otomobil Röportaj Strateji Tüketici Masası Okur Hattı

 Bölge Haberleri


 Reklam
 Künye/İletişim
 English
 Basın Özetleri
 Abonelik
 

Site editörüne her türlü eleştiri ve önerinizi iletebilirsiniz; m.sakin@zaman.com.tr

 
Arama

 Arşiv

 
 

Deprem denetiminden kaçanlar 32 bin inşaat ruhsatı aldı

Anayasa Mahkemesi, 26 Mayıs 2001’de binalara deprem denetimini şart koşan kararnameyi iptal etti. Yenisi yürürlüğe girene kadarki üç aylık boşlukta, inşaat ruhsatı alımında patlama yaşandı. Deprem denetimine tâbi olmamak için alınan 32 bin ruhsat yastık altında bekletiliyor.

17 Ağustos depreminden sonra çıkarılan yapı denetimiyle ilgili kanun hükmünde kararnamenin iptali ile aynı muhtevalı yeni kanunun çıkması arasındaki üç aylık dönemde ruhsat alımında patlama yaşandı. 2001 yılının ilk 6 ayında toplam 22 bin ruhsat alınırken, 2001 yılı Haziran–Eylül ayları arasındaki mevzuat boşluğunun olduğu dönemde 32 bin bina için ruhsat verildi. Bu ruhsatlar beş yıl için geçerli olacak.

Marmara depreminden sonra binaların depreme dayanıklı inşa edilmesi ve denetlenmesi için çıkarılan 595 sayılı Yapı Denetim Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’yi (KHK), 26 Mayıs 2001 tarihinde Anayasa Mahkemesi iptal etti. İptalden sonra aynı hükümleri içeren 4708 sayılı Yapı Denetim Yasası ise 13 Ağustos 2001’de yürürlüğe girdi. Ancak arada geçen 3 aylık boşluk döneminde, binlerce kişi denetimsiz inşaat yapabilmek için belediyelerden tam 32 bin ruhsat aldı. Belediyeler, bir dilekçe ve projeyle kendilerine başvuranlara, 3–4 milyarı bulan harç alarak yapı denetimine tabi olmadan inşaat yapma imkanı tanıyan binlerce ruhsat dağıttı.

Bu 3 aylık dönemdeki ruhsat patlamasının, yapı denetiminden kaçanlar tarafından meydana getirildiği sektördeki herkes tarafından kabul ediliyor. Bu dönemde özellikle büyükşehirlerden alınan ruhsatların binlercesi, denetimsiz inşaat yapmak isteyen fırsatçı müteahhit ve arsa sahiplerine verildi. İnşaat sektörü uzmanlarının ‘yastık altı ruhsatları’ adını verdiği kaçamak inşaat ruhsatları, yapı denetim şirketlerinin denetimine tabi olmadan bina yapılması anlamına geliyor. Müteahhit ve yapı denetimcilerin verdiği bilgiye göre alınan bu ruhsatlar, inşaatların temeli 2 yıl içinde atılırsa 5 yıl geçerli.

Üstelik bu ruhsatlar, 17 Ağustos ve 12 Kasım depremlerinden sonra, yeni inşa edilen binaların denetimlerinin yeterince yapılamadığı yönünde yoğun eleştiri alan 3194 sayılı İmar Kanunu’na tabi olacak.

Uzman Yapı Denetim Şirketi danışmanı Prof. Dr. Halit Demir, “Biz ‘yapılar denetime tabi olsun, depremlerde yıkım olmasın’ diye çalışırken birileri de yasal boşluktan yararlanıp 2–3 ayda fırsattan istifade edip denetimsiz inşaat yapabilmek için ruhsat aldı.” dedi. Demir, 2 sene içinde binasının temelini atan herkesin 5 yılda hiçbir denetime uymadan inşaatlarını tamamlayabileceğine dikkat çekti.

“Üç ayda 1–2 yıllık ruhsat alındı. Ruhsatlar yastık altına gitti. Bu, 5 yıl içinde yapı denetimine tabi olmadan inşa edilecek binlerce bina demek.” diyen Yapı Denetim Şirketleri Birliği Başkanı Mustafa Pınar, hem denetime tabi olmadan inşaat yapmak isteyen vatandaşların hem de verdikleri ruhsat başına 3–4 milyar harç alabilmek için belediyelerin bu işte sorumluluğu olduğunu söyledi. Pınar, şöyle devam etti: “Yasal olarak ruhsat başvurularında tapu, mimari, statik, elektrik ve tesisat projeleri ve zemin etüt raporu isteniyor. Projesinde eksik olmayan her dilekçe sahibi, belediyeden bir ay içinde ruhsat alıyor. Eksiklikleri olanlara müracaat tarihinden itibaren 15 gün içinde bunlar bildiriliyor. Ancak eksikliklerin tamamlanması için herhangi bir zaman sınırı olmadığı için, o dönemde proje eksiklikleriyle birlikte binlerce ruhsat onaydan geçti. Ruhsat alma hakkı kazananlar 1 yıl içinde projeleriyle ilgili eksikliklerini tamamlayabiliyor.”

Türkiye Müteahhitler Birliği Başkanı Nihat Özdemir, “Belediyeler yangından mal kaçırır gibi denetimden uzak bina yapmak isteyenlere ruhsat verdi. Yapı mevzuatının geçerli olmadığı dönemde ruhsat yağdı.” dedi. Özdemir, Türkiye’nin deprem gerçeğine rağmen ruhsat işine izin veren belediyelerin gerçek suçlu olduğunu savundu. Türkiye’nin yüzde 75’inin her an büyük bir depremle sarsılma riski bulunduğunu yerel yönetimlerin hâlâ anlamadığına ve fırsatçılara göz yumduğuna dikkat çeken Özdemir, “Bu kafa değişmediği müddetçe, ülkemiz her depremde yıkılmaya devam eder. Türkiye’de her yıkımın baş sorumlusu önce belediyelerdir, sonra müteahhitlerdir.” diye konuştu. 17 Ağustos depreminden önce yıkımın gerekçesi olarak gösterilen 3194 sayılı İmar Kanunu’na tabi olarak 3 ayda alınan ruhsatların hiçbirisinin kanuni ve hukuki olarak iptal edilemeyeceğini vurguladı.

Kanuni boşluktan yararlanılarak binlerce bina için ruhsat alındığını doğrulayan İnşaat Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi Başkanı Cemal Gökçe’nin verdiği bilgiye göre, bu ruhsatlar ağırlıklı olarak yapı denetim mevzuatının geçerli olduğu 27 pilot ilde verildi. Gökçe, fırsatçı zihniyet yüzünden yasal düzenlemelere rağmen yapı denetimlerinin sağlıklı ve yeterli ölçüde gerçekleştirilemediğinin altını çizdi.

Devlet İstatistik Enstitüsü verilerine göre 1999’da Türkiye genelinde belediyelerce 92 bin 469 yapı ruhsatı verildi. İnşaat sektörü Marmara ve Düzce depremleriyle büyük darbe aldı. 2000 yılının ilk altı ayında yapı denetim şirketleriyle düzenlemeler nedeniyle 27 ilde ruhsat verilmedi. Bu sürede 24 bin civarında ruhsat alınırken, yapı denetim şirketleriyle ilgili mevzuat düzenlemeleriyle birlikte 2000 yılı sonunda ruhsat sayısı 75 bin 884’e ulaştı. 2001’in ilk altı aylık döneminde 22 bin 936 ruhsat verildi. Ancak ekonomik krize rağmen 2001 yılının ilk dokuz aylık döneminde alınan ruhsat sayısı 55 bin 161’e ulaştı. Yapı denetim mevzuatına tabi olmayan 2001’in 6. ayından 9. ayına kadar geçen 3 aylık süreçte 32 bin ruhsat alınarak âdeta patlama yaşandı. 3 ayda alınan ruhsat sayısı yapı denetim mevzuatının geçerli olduğu ilk altı aya oranla yüzde 150 artış gösterdi.

Fatih Uğur / İstanbul

18.02.2002


 

TYB: Yeni edebiyat dersi millî değil

Milli Eğitim Bakanlığı, edebiyat dersi ile ilgili taslağı görüş için İstanbul, 19 Mayıs ve 9 Eylül üniversitelerinin edebiyat fakülteleri ile Türkiye Yazarlar Birliği (TYB)’ne gönderdi. Türk Dil Kurumu’ndan görüş istenmemesi dikkat çekici bulundu.

TYB Genel Başkanı Dr. Nazif Öztürk tarafından MEB’e gönderilen görüşün muhtevası belli oldu. Görüş yazısında, “Yeni hazırlanmış olan taslak program mevcut haliyle beklentilere cevap vermekten uzaktır. Çağdaş edebiyatı okul sıralarına getirmekle önemli bir mesafeyi kat eden bu taslak program, ne var ki hedefleri bakımından milliliği, milliyet unsurlarını göz ardı etmiştir.” ifadesi yer aldı.

Türkiye Yazarlar Birliği’nin taslak hakkındaki görüşleri özetle şöyle:

Divan edebiyatını da halk edebiyatı gibi birer müze objesi olarak değil, çağdaş sanatı besleyen kaynaklar olarak öğrenciye öğretmek gerekmektedir. Önemli olan divan edebiyatının ağır metinlerini okutmak değil, kültür dünyasının kilidini açmayı öğretmektir. Hiçbir edebi tür için şair ya da yazar adı belirtilmemesi, büyük sorunlar doğurur.

“Dil ve içerik açısından öğrenci düzeyine ve beklentilerine uygun olma” ilkesi açık değildir.

Edebi eser, “bilimsel” olmak zorunda değildir. Edebiyat eserlerinin gerçekçi olmak mecburiyeti de yoktur. Taslakta, “Dinsel ideoloji niteliği taşımayan anlatımlara yer verilmemelidir.” denilmektedir. “Dinsel ideoloji” ile ne kastedilmektedir? Yunus Emre’nin, Süleyman Çelebi’nin, Mehmet Akif’in; dini, tasavvufi eserleri “dinsel ideoloji niteliği” taşıyan metinler midir? Taslakta sübjektif değil, objektif ifadelere yer verilmeli.

Azerbaycan, Kırım, Kıbrıs, Kırgız edebiyatlarının yanı sıra Özbek, Kazak, Türkmen, Balkan vb. edebiyatları da okutulmalıdır.

Dünya edebiyatı içinde İngiliz, Amerikan edebiyatlarının yanında; Mısır, Pakistan, Çin vb. ülkelerin edebiyatlarına da yer verilmelidir.

Türk dili ve edebiyatı öğretiminin yeniden düzenlenmesi ile ilgili metin, sağlam bir Türkçe ile maksat ve meramı en iyi şekilde ifade edecek tarzda kaleme alınmış olmalıdır. Eldeki metin maalesef bu bakımdan hayal kırıklığı doğuracak durumdadır.

Taslağı değerlendiren RTÜK üyesi D. Mehmet Doğan, edebiyat tarihi dersinin 1910'dan itibaren tedrisatımızda yer aldığını, cumhuriyetin ilk yıllarından bugüne Divan edebiyatının liselerde okutulduğunu hatırlatarak edebiyatta kategorik olarak ‘İslam öncesi ve sonrası, Batılılaşma dönemi ve Cumhuriyet dönemi’ gibi ayrımlar yapılabileceğini belirtti. Doğan, “İlle de bir ‘milat’ kabul edilmek gerekiyorsa, başlangıç olarak Türkçe'nin yazılı eserlerinin ortaya çıkış dönemi, şimdilik ilk yazılı metinler olarak kabul edilen Orhun Yazıtları alınabilir.” dedi. Yakın dönem ve yaşayan yazarların eserlerine yer verilmesinin doğru olacağını savunan Doğan, “Türk dili ve edebiyat programı hafif veya ağır değil, yeterli ve ihtiyacı karşılayacak nitelikte olmalıdır.” tespitinde bulundu.

18.02.2002


 

Edebiyat dersinde aruz kalıpları öğretilmeyecek

Milli Eğitim Bakanlığı, geçtiğimiz aylarda yoğun bir şekilde tartışılan liselerdeki Türk dili ve edebiyatı dersi ile ilgili çalışmalarını sürdürüyor. Talim ve Terbiye Kurulu, Türk dili ve edebiyatı dersinin taslak programını üniversitelerin Türk dili bölümlerine 14 Ocak 2002’de yeniden gönderdi ve 31 Ocak 2002’ye kadar görüşlerini istedi.

Türk dili ve edebiyatı dersini, ‘edebiyat’ ile ‘dil ve anlatım’ olarak ikiye ayıran taslak programa göre, edebiyat derslerinde divan edebiyatı işlenirken aruz ölçüsüyle ilgili sadece ‘ses değerleri, açık hece–kapalı hece’ gibi genel bilgi verilecek. Derslerde aruz kalıpları verilmeyecek ve aruz uygulaması yapılmayacak. Gazel, kaside, mesnevi gibi nazım biçimleri sadece birer örnekle işlenecek.

Edebiyat dersinde 9. sınıfta temel edebi bilgiler, 10. sınıfta “İslamlığın kabulünden önceki ve sonraki Türk edebiyatı” ile edebi akımlar ve dünya edebiyatı, 11. sınıfta ise “Batı etkisinde gelişen Türk edebiyatı, cumhuriyet dönemi ve Türkiye dışındaki çağdaş Türk edebiyatı” anlatılacak. 11. sınıfta “Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatı” işlenecek. Tüm sınıflarda çağdaş Türk edebiyatından örnek metinler bölümü yer alacak.

Yeni programda ayrıca ilk defa Türkiye dışındaki Türk edebiyatına da yer ayrılacak. Sadece Azerbaycan, Kırım, Kırgız ve Kıbrıs edebiyatı işlenecek, diğer Türk topluluk ve cumhuriyetlerinin edebiyatına yer verilmeyecek.

En çok merak edilen “edebiyat kitaplarında hangi yazar ve şairlerin eserlerinden alıntı yapılacağı” konusunda ise taslak programda açıklık getirilmiyor. Taslak programda, yazar ismi yerine kitaplarda yer alacak metinlerde olması gereken nitelikler sıralanıyor. Buna göre seçilecek metinlerde, “Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğüne saygı ve bağlılık ilkesi esas alınacak.” “Çağdaş, bilimsel ve laik dünya görüşüne, Atatürk ilkelerine ve devrimlerine ters düşecek hiçbir ifadeye” ve “Ülke bütünlüğünü, egemenliğini tehdit edecek, siyasi kutuplaşmalara yol açacak bölücü ve dinsel ideolojilere” kitaplarda yer verilmeyecek. Aynı şair veya yazardan bir sınıfta en çok üç metin alınabilecek. Kitapta dil birliğini sağlamak amacıyla Türk Dil Kurumu İmla Kılavuzu’nun son baskısı esas alınacak.

İbrahim Asalıoğlu / Ankara

18.02.2002


 

ABD’li yazar Texe Marrs’tan ilginç iddia: Türkiye, İlluminati örgütünün kıskacında

Amerikan savunma politikası, stratejik silah sistemleri konusunda Teksas Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yapan ünlü Amerikalı yazar Texe Marrs’ın, Dow Jones Irwin yayınevi tarafından yayımlanan ‘İlluminati’ isimli kitabı Timaş Yayınları tarafından Türkçeye kazandırıldı. Dünyanın ‘İlluminati’ adlı mistik bir tarikat tarafından yönetildiğinin anlatıldığı kitapta, Türkiye ile ilgili ilginç iddialar bulunuyor.

‘Türkiye’nin ekonomik, askeri ve kültürel gücü ile dikkate alınması gereken bir ülke olduğunun’ altının çizildiği kitapta, Türkiye’siz bir istikrar ve güvenliğin mümkün olmadığı belirtiliyor. Bununla birlikte, ‘İlluminati’ adlı örgütün, kendi çıkarları için Türkiye’nin bu potansiyelinden istifade etmeye çalıştığı vurgulanıyor. Türkiye’nin, kontrol altına alınamamasından ötürü, İlluminati örgütünün misyonlarını imkansız hale getiremese de, bir hayli zorlaştıracağı ifade ediliyor.

Kitapta ayrıca örgütün John F. Kennedy, Robert Maxwell gibi bazı suikast olaylarının da arkasında olduğu belirtiliyor. Kitabın 19. sayfasında şu ifadelere yer veriliyor: "Sonradan hizayı bozan ve yalnız kalan John F. Kennedy veya mafya ortağı Jack Ruby ve multimilyarder yayımcı Robert Maxwell gibi dikbaşlı hizmetkârların, kararlı ve caydırıcı bir şekilde icabına bakılır. Başkan Kennedy ve daha sonra kardeşi Robert, başlarından kurşunlanarak ortadan kaldırılmıştı. Lee Harvey Oswald’ın katili Jack Ruby’ye hücresinde duruşmaya gitmeyi beklerken, kansere sebep olan bir madde enjekte edilmişti." Kitapta örgütün iki önemli adamı Bob Haldeman ve John Erclichman’ın önlerinde eğilmediği için Başkan Richard Nixon’un çok kısa bir sürede iktidardan düşürüldüğü, İlluminati’nin kontrolündeki New York Times’ın Nixon’u iktidardan düşürmek için kendine düşen görevi yerine getirdiği belirtiliyor.

Kitapta ABD eski başkanlarından George Bush’un, İlluminati’ye CIA başkanı, Amerika Birleşik Devletleri başkan yardımcısı ve en sonunda başkan olarak hizmet ettiği belirtiliyor.

Kitaba göre, İlluminati örgütü 10 üyeden oluşuyor. Buna ‘İç Çember’ deniyor. Yüksek seçkinlerden oluşan bu on üyeli heyette ABD iki koltuğa sahipken, Kanada üçüncü üyeliği sağlıyor. Buna rağmen diğer altı üye aynı coğrafi ve kültürel bölgeden: Büyük Avrupa ya da Avrupa Birliği. Onuncu ve son üye ise Güney Afrika’dan.

Yazar, kitabında ünlü Rotschild ailesinin üç koltukta hak iddia ettiğini ve Rockefeller hanedanlığının İç Çember’de iki koltuğa sahip olduğunu gösteriyor. Kitabın ilerleyen bölümlerinde bu ikilinin hüküm süren saltanatını, inanılmaz hanedanlıklarının portresi çiziliyor ve İlluminati’nin, İç Çember’indeki diğer prestijli üyeleri hakkında ayrıntılı bilgiler veriliyor. Bilderberg, Triterial Comission, CFR gibi kuruluşlar ise bu dev örgütün birimlerinden bazıları.

Aydoğan Vatandaş / İstanbul

18.02.2002


 

Karadeniz usulü beton döktüler

Karadeniz sahil yolu çalışmaları, yavaş da olsa devam ediyor. Bu kapsamda Rize’nin İyidere ilçesi ile İyidere Köprüsü arasındaki alanda yolun denize bakan kıyılarına beton döküldü. Bu sırada araç trafiğini aksatmamak için ilginç bir yöntem denendi.

Beton dökme aracı dar olan deniz kenarı yerine daha geniş olan karşıya konuşlandırıldı. Çift şeritli yolda, yolun karşısından beton dökülürken, araçlar da harç ulaştırma borusu altından yollarına devam etti. Objektiflere takılan bu görüntü Karadeniz usulü bir çalışma olarak değerlendirildi.

/ İyidere, Zaman

18.02.2002


 

‘Turgut Yılmaz’ın eşi olmak dışında bir hiçim!’

21 yaşında Türkiye'ye gelerek Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz’ın kardeşi Turgut Yılmaz’la evlenen Claudia Yılmaz Alman vatandaşı olarak hayatını sürdürüyor. Yılmaz, bu durumun kendisini ev hanımı ve eş olarak kalmaya zorladığını söylüyor.

Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz’ın kardeşi Turgut Yılmaz’ın eşi Claudia Yılmaz, bir Alman gelini olarak Türkiye’de yaşamanın çok zor olduğunu belirtti. Türkçeyi çok iyi konuşan Claudia Yılmaz, 'Türkiye bana ve benim konumumdaki insanlara hiçbir hak vermiyor. Birikimlerimi bu ülke için kullanamıyorum. Ekmek elden su gölden yaşıyorum!' diyor.

Claudia Yılmaz, eltisi Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz’ın eşi Berna Yılmaz’dan iki yıl önce; yani 1974 senesinde Yılmaz ailesine gelin olmuş. 21 yaşında Türkiye’ye geldiğinde hiç Türkçe bilmeyen Claudia, en büyük sorunu lisanda yaşamış. Claudia Yılmaz, 'Geldiğimden beri ailemden ve çevremden bu ülkenin bir insanıymış gibi iyilik ve hoşgörü gördüm. Tek yabancılık lisandı. Onun dışında hiç yabancılık çekmedim.' diye konuşuyor.

Cludia Yılmaz, halktan gördüğü ilgi ve sıcaklığı resmi makamlardan bir türlü görme şansı elde edemez. Bunun temel sebebi Türk vatandaşlığına geçmeyip, Alman vatandaşı olarak yaşamını sürdürmek istemesidir.

Evlendiği dönemde Almanya'daki bir yasadan söz eden Claudia Yılmaz, şöyle devam ediyor: "Ben evlendiğimde Türk vatandaşları Almanya'ya 4 yılda bir girip çıkabiliyorlardı. Yani Türk vatandaşı olsaydım bir kez döndükten sonra tekrar Almanya'ya gidebilmek için 4 yıl beklemem gerekecekti. Benim bütün ailem, kardeşlerim ve çevrem orada. Çevremde bir hastalık ya da ölüm olsa ülkeme hemen gitme imkânım olmayacaktı. Bu nedenle tabiyetimi değiştirmedim."

Tük vatandaşlığına geçmemesi Claudia Yılmaz'ın kişisel olarak karşısına büyük engeller çıkarmasa da onu sadece bir ev hanımı olarak kalmaya zorlar. Cludia Yılmaz 1974'ten 1997 yılına kadar her iki yılda bir Türk makamlarına müracaat ederek, tekrar oturma izni almak zorunda kalır. Arabasına Türk plakası verilmez.

Ayrıca Türkiye'de yaşayan diğer yabancılara olduğu gibi o da çalışma izni alamaz. Claudia Yılmaz, "Eğer bir firma yabancı uyruklu birisini çalıştırmak isterse o firma bizi bir yıllığına çalıştırmak için izin alabiliyordu. Yani izin bize verilmiyordu. Bu durumda daha iyi bir iş bulsak bile işten ayrılırsak yine çalışma iznimiz iptal ediliyordu." diyor. Türkiye'de bir yabancı olmak noktasında Claudia Yılmaz'ın yaşadığı en ilginç olay ise bir araç sahibi olmak istediğinde yaşanmış. Satın aldığı aracı kendisi, eşi veya çocuklarının dışında kimsenin kullanamayacağı bildirilmiş. Claudia Yılmaz, "Mesela ben aracımı bir arkadaşıma ihtiyacı olsa veremiyorum. Onu bırakın kendime şoför bile tutamıyorum. Çünkü şoför benim arabamı kullanamıyor." diyerek durumu anlatıyor. Claudia Yılmaz'ın çifte vatandaşlık şansı yok. İki ülkenin yasaları da buna müsait değil. Yılmaz, "Ben sadece Almanya'ya giden bir Türk geline benim ülkemin verdiği hakların, burada bana da verilmesini istiyorum. 28 yıldır bu ülkedeyim; ama bana halen uslu durmazsam her an dışlanabilirim gibi muamele yapılıyor. Şimdi boşansam veya farklı bir durum olsa ben ülkeme dönsem orada ne yapabilirim ki? Hiçbir güvencem yok." diyerek sitemini dile getiriyor. Claudia Yılmaz, kendi durumunda olan ve aynı sorunları yaşayan Türkiye'deki diğer Almanlar ile bir araya gelerek 'Köprü' isminde bir dernek kurmuş. 1992 yılında kurulan Köprü Derneği aracılığı ile sorunlarını Türkiye'deki bütün yetkili makamlara iletmelerine rağmen kimse çözüm bulmaya yanaşmamış. Yılmaz, "Turgut Yılmaz'ın eşi olmak dışında burada bir hiçim." diyor.

Yılmaz soyismini taşımanın kendisine bir avantaj getirip getirmediği sorumuz üzerine Claudia Yılmaz, "Bunu bana herkes soruyor; ama ben mensup olduğum aileden dolayı ayrıcalık istemiyorum." cevabını veriyor. Yılmaz ailesinde, ailevi bağlardan dolayı kişisel avantaj elde edilmemesi yönünde bir hassasiyet olduğunu belirten Claudia Yılmaz, sadece kendi meselesi ile değil, Türkiye'deki bütün Alman gelinlerin sorunu ile ilgilendiğinin altını çiziyor. Aile içinde konu gündeme geldiğinde itirazının kişisel olarak algılandığını aktaran Claudia Yılmaz, "Mesut Bey ve onun çevresine de bahsettim. Pek umursamıyorlar ve 'Sana bir şey olmaz.' diye konuya yaklaşıyorlar. Ama ben sadece bana bir şey olması ile igilenmiyorum." diyor. Yılmaz 1980'de Türkiye ile Almanya arasında her iki ülkedeki Alman ve Türk göçmenler için aynı şartların geçerli olacağına dair bir anlaşma imzalandığını hatırlatarak, sadece bu anlaşmanın gereğinin yapılmasını beklediğini vurguluyor.

Antalya'nın Alanya ilçesinde yaşayan Alman vatandaşlarının durumuna da değinen Claudia Yılmaz, şunları söylüyor: "Alanya'da özellikle emekliliğinden sonra yerleşmiş 7 bin dolayında Alman vatandaşı yaşıyor. Tek istedikleri ibadet edebilmek için bir kilise; ancak Türk hükümeti bütün kapıları kapatıyor. Ben herkesi olduğu gibi kabul etme anlayışını Türkiye'de öğrendim. Ancak Almanya'daki Türklere cami yapma hakkı tanınırken, Türkiye'deki Almanlar için bir kilise inşaatı izni verilmemesi çok üzüntü verici."

Zafer Özcan / İstanbul

18.02.2002


 

Babam evliliğime karşı çıkmıştı

Claudia'nın Yılmazlar'a gelin olması ise çok maceralı bir şekilde gerçekleşir.

Claudia'nın babası ailede bir Türk damadın bulunmasına kesinlikle karşıdır. "Beni istemeye Yılmazlar’dan hiç kimse gelmedi. Babam bu evliliğe çok karşıydı, ailemle aramız bozuldu evlendiğimiz zaman. Turgut bizim ailenin en istenmeyen damadı oldu. Bunun sebebi ise babamın o dönem Türklere karşı önyargısıydı. Biz 3 kız kardeşiz ve annem genç yaşta vefat etti. 1960’lı yıllardan itibaren Almanya'ya gelmeye başlayan Türkler maalesef hiç de olumlu bir imaj vermediler topluma. Bu nedenle evliliğime karşı çıktı."

18.02.2002


 

Turgut en sevilen damat oldu

Claudia, izni olmadan babasını bırakıp gitmesinin, babası için ne anlama geldiğini şimdi bir anne olarak daha iyi anladığını vurguluyor.

Ancak Turgut Yılmaz ile evliliğinden dolayı haklı çıkanın babası değil kendisi olduğunu da şu sözlerle ifade ediyor: "Evlendikten sonra ilk yıl içinde birkaç kez Almanya'ya gittik ve Turgut bizim ailede en sevilen damat oldu. Babamın fikirleri de değişti. Hiçbir gün bir Türk ile evlendiğimden pişman olmadım. Eğer benim çocuklarımda evlilik tercihlerini farklı insanlarla yaparlarsa bu onların tercihidir."

18.02.2002


 

Berna Hanım’la aram çok iyi

Claudia Yılmaz eltisi Berna Yılmaz ile çok iyi ilişkiler içinde olduğunu söylüyor.

Berna – Mesut Yılmaz çifti ile evlendikleri tarih olan 1976'dan, 1983'e kadar aynı apartmanda yaşadıklarını belirten Yılmaz, "Berna Yılmaz benim için bir arkadaş bir elti ve ama gerçek anlamda bir first lady’dir. Çok iyiliksever bir insandır." diyor. İki elti Mesut Yılmaz'ın 1983 yılında ANAP kurucusu olarak siyasete atılması ile ayrılmak zorunda kalır. Berna Hanım eşiyle birlikte Ankara'ya taşınır.

18.02.2002


 

Kağıthane, camcıların akınına uğradı

İstanbul Kağıthane’de bir oto radyatör fabrikasında önceki gün sabah saatlerinde meydana gelen patlamanın hasar tespit çalışmaları tamamlandı. Kağıthane Kaymakamı Gökhan Güler, Kaymakamlık tarafından gerçekleştirilen hasar tespit çalışmalarında, patlamanın 1,5 kilometre çapındaki bir alanı etkilediğini söyledi.

Güler, patlama sonucu 790 konut ile 508 işyerinin cam ve çerçevelerinin kırıldığını, 6 binada kısmi hasar, 1 binada da ağır hasar oluştuğunu tespit ettiklerini kaydetti. Patlamanın ardından bölgeye çok sayıda camcı akın ederken mahallenin camcısı kendi derdine düştü. Çevre semtlerden camcılar kamyonetleri ile bölgeye gelerek, hasarlı binaların camlarını takarken, mahallenin camcısı Veysi Çankaya da, işyerinde bulunan camlarının kırılması sonucu mahallelinin imdadına yetişemedi. Çankaya, “Zamanım kendi camlarını takmakla ve kırılan camları temizlemekle geçti. Mahallede tek bir cam dahi takamadım.” dedi. Bu arada Sanayi Mahallesi’ne; Çağlayan, Kağıthane, Eyüp, Alibeyköy gibi semtlerden gelen camcılar işyeri ve evlerin kırılan camlarını taktı. Patlamanın meydana geldiği Kale Oto Radyatör İmalathanesi’nde itfaiyenin yardımı ile yıkım çalışmaları yapıldı. Kale Oto Radyatör Fabrikası yetkilileri, İTÜ’den teknik bir heyetin yarın(bugün) olay yerinde inceleme yapacağını belirterek, patlamanın kesin sebebinin bu inceleme sonucu belli olacağını söyledi. Kazım Canlan, Mehmet Özdemir, İstanbul

18.02.2002


 

Merkez Valisi Özakman intihar etti

Merkez Valisi Şükrü Ergün Özakman, Kadıköy’deki evinde intihar etti.

Alınan bilgiye göre, Fahrettin Kerim Gökay Caddesi’ndeki bir apartmanda oturan Özakman (53), dün öğle saatlerinde, 7.65 milimetre çapındaki tabancasını kafasına yönelttikten sonra 2 kez ateşledi. İlk kurşun boşa giderken ikinci kurşun başına isabet eden Özakman, eşi Ülker Oben Özakman tarafından ölü bulundu. Sinop, Karaman ve Bitlis’te valilik yaptıktan sonra rahatsızlığı nedeniyle 5 yıl önce merkeze alındığı öğrenilen Özakman’ın cesedi, Adli Tıp Kurumu’na kaldırıldı. Özakman’ın, 3 çocuk babası olduğu öğrenildi.

/ İstanbul, aa

18.02.2002


 

Hacı adayları Hacerü’l–esved’e ulaşamıyor

Tavaf yapmak, yani Kâbe’nin etrafını yedi kez dönmek hac ve umrenin temel şartlarından birisi. Kâbe (Hicr–i İsmail) ile birlikte yaklaşık olarak 240 metrekarelik bir alana kurulu. Tavaf için Kâbe’nin yakın çevresinden uzaklaştıkça dönülmesi gereken mesafe artıyor; ancak izdiham azalıyor.

Kâbe’yi tavaf etmek, gecenin ilerleyen saatlerinde ve öğle saatlerinde nispeten daha kolay oluyor. Ancak, iki milyonu aşkın insanın İslam’ın beş şartından birini yerine getirmek için geldikleri bu dönemde, günün hiçbir saatinde Kâbe’nin yakın çevresini boş bulmak mümkün değil.

Ruknü Yemeni Köşesi, Makam–ı İbrahim ve Altınoluk’un yer aldığı Hicr–i İsmail manevi özellikleri sebebiyle biraz daha kalabalık ve izdihamlı oluyor. Ancak, hiçbirisi Hacerü’l–esved kadar ulaşılamaz değil. Hacerü’l– esved yani ‘Siyah Taş’a ulaşmak, Allah Resulü’nün yaptığı gibi dokunmak, öpmek, yüzünü sürüp ağlamak izdiham sebebiyle neredeyse imkansız.

Yeryüzünde inşa edilen ilk bina olan Kâbe’de, Hacerü’l–esved tavafa başlama noktası aynı zamanda. Kâbe’de değişmeyen tek şey, Kâbe ilk inşa edildiğinde cennetten indirildiğine inanılan Hacerü’l–esved oluyor. Allah, Hazreti İbrahim’den Mekke’nin en yüksek dağı Kubeys’in zirvesine sürüklenen Hacerü’l–esved’i getirip yerine yerleştirmesini istiyor. Kâbe, daha sonra da iki kez yeniden inşa ediliyor ve birkaç kez onarılıyor. Hatta bu olaylar sırasında Hacerü’l–esved parçalara bölünüyor ve küçülüyor. Ancak, bir buçuk metre yüksekliğindeki müstesna konumunu hep sürdürüyor. Şimdi gümüş bir muhafaza içerisindeki bu taş, daha peygamberlik gelmeden önce kavgalı dört kabilenin ‘Emin’ kabul ettiği Allah Resulü tarafından yerine yerleştiriliyor. Peygamberimiz, Mekke’nin fethinden sonra yaptığı hacda yüzünü taşa koyup ağlıyor. Döndüğünde arkasında Hazreti Ömer’i de ağlar buluyor ve ‘Burada ağlanır ya Ömer.’ diyor. Hacerü’l–esved’e dokunamayan müminler de hizasına geldiklerinde onu ‘Bismillah, Allahü Ekber’ deyip, sağ kollarını havaya kaldırarak selamlıyorlar. Yani, hiç Hacerü’l–esved’e dokunmadan tavaf yapmak mümkün.

Ancak, onun insanı içine çeken cazibesi, birçok insanın başkalarını rahatsız etme pahasına da olsa, bütün izdihama rağmen girişimde bulunmalarına engel olamıyor. Kimisi duvardan yürüyerek, kimisi ‘huruç’ ve ‘yarma’ hareketiyle ‘Mutlu Taş’a ulaşıp, mutlu olmaya çalışıyor.

Erhan Başyurt / Mekke

18.02.2002


 

'Hac kurbanı Türkiye’de kesilemez'

Diyanet İşleri Başkanı Yılmaz, kurbanla ilgili sürdürülen tartışmalara son noktayı Mekke'de koydu. Bakara Suresi’nin 196'ncı ayetini delil olarak gösteren Başkan Yılmaz, kurban- ların Mina'da kesilmesi hükmünün şüpheye mahal bırakmayacak şekilde açık ve net olduğunu söyledi.

Diyanet İşleri Başkanı M. Nuri Yılmaz, Türkiye’de hac kurbanı ile ilgili sürdürülmekte olan tartışmalara Mekke’den ayetlerle cevap verdi. Mekke’deki Hac İdare Merkezi’nde basın mensuplarının sorularını cevaplayan Yılmaz, Türkiye’de uzman olan ya da olmayan herkesin dini konularda konuştuğunu, Türkiye dışında hiçbir ülkenin dini bu şekilde tartışmaya açmadığını söyledi. Yılmaz, basın toplantısının ortasında bir Kur’an–ı Kerim meali isteyerek, Bakara Suresi’nin 196’ncı ayetini okudu.

“Hac ve umreyi Allah için tam yapın.” denilen ayetin devamında, “Kurban yerine varıncaya kadar, başlarınızı tıraş etmeyin.” deniyor. Yılmaz, yine ayette yer alan kurban kesemeyenlerin 3’ü Mekke’de, 7’si memleketinde olmak üzere 10 gün oruç tutmaları hükmünü hatırlatarak, kurbanların Mina’da kesilmesi hükmünün şüpheye mahal bırakmayacak kadar açık ve net olduğunu belirtti. Yılmaz, halihazırda sürdürülen tartışmaların bu ayeti görmemek anlamına geldiğini kaydetti. “Kurban kesmek yerine, parası sadaka olarak verilsin.” açıklamalarını da eleştiren Yılmaz, sadaka vermek ile kurban kesmenin ayrı ayrı ibadetler olduğunu ve ‘zorunluluk’ olmadıkça birbirlerinin yerini alamayacağını ifade etti.

Diyanet İşleri Bakanı Yılmaz, her yıl hac mevsiminde İslam ülkeleri temsilcilerinin, ilim adamlarının iştiraki ile “Hac Kongresi” ya da “Hac Şûrası” düzenlenmesi çağrısı yaptı. “Bu toplantılarda İslam âleminin ve insanlığın problemlerine çözüm yolları aranmalı.” diyen Yılmaz, yine bu toplantılarda dini bazı kavramlara da açıklık getirilebileceğini söyledi. Diyanet olarak, bu konuda henüz hiçbir İslam ülkesine resmi teklifte bulunmadıklarını belirten Yılmaz, kendilerinin bir başlangıç yapmak gayesiyle ilk olarak Türkiye’de bir “Hac Kongresi” toplayacaklarını vurguladı. Bugüne kadar hac ile ilgili böyle kapsamlı toplantıların yapılmadığına dikkat çeken Yılmaz, Suud Kralı’nın bayramlaşma sırasında yaptığı görüşme ile Suud Hac Bakanı’nın daha sonra yaptığı değerlendirme toplantılarının yetersiz kaldığını ileri sürdü. Hac ibadetinin, dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan, dilleri, renkleri, milliyetleri farklı; ama inanç ve gayeleri aynı milyonlarca insanı aynı anda ve aynı mekanda topladığına işaret eden Yılmaz, bunda bir amacın da Müslümanların kaynaşması ve tanışması olduğunu kaydetti. Yılmaz, Hac Şûrası’nın toplanmasının, bu gayenin daha iyi yerine getirilmesini sağlayacağının altını çizdi. Yılmaz, Türkiye’de yapılacak Hac Şûrası’na Suud temsilciler ile başka milletlerden temsilci ve bilim adamlarının da davet edileceğini söyledi. Yılmaz, Türkiye’nin, tavaf ve şeytan taşlamada yaşanan izdihamın nasıl giderileceği ile kurban etlerinin nasıl değerlendirileceğine kadar birçok konuyu bu toplantılarda ele alacağını belirtti.

Erhan Başyurt / Mekke

18.02.2002


 

Trafik Kazasında şehit olan Yunuslara hüzünlü veda

Şehit polisler Ümit Araman ve İlker Karaman'ın İstanbul Emniyeti'nde düzenlenen cenaze töreninde hüzünlü anlar yaşandı. Polislerin naaşları memleketlerine gönderildi.

Zeytinburnu’nda önceki gün geçirdikleri trafik kazasında şehit olan motorize timlerde görevli polis memurları Ümit Araman ve İlker Karaman için İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde bir tören düzenlendi. Şehit polislerin cenazeleri, törenin ardından toprağa verilmek üzere Çorum ve İzmir’e gönderildi.

Fenerbahçe ile Galatasaray arasında önceki gün oynanan derbi karşılaşmasında görevli olan polis memurları İlker Karaman ve Ümit Araman, Florya Metin Oktay Tesisleri’ne gitmek üzereyken Zeytinburnu’nda trafik kazası geçirmişti. Motosikletleri kayan polisler, ortadaki tretuvara çarparak hayatını kaybetmişti.

İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde düzenlenen törene Emniyet Genel Müdürü Kemal Önal, İstanbul Emniyet Müdürü Hasan Özdemir, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkan Vekili Ümit Özerol, askeri yetkililer ve meslektaşları katıldı. Törende Ümit Araman’ın 3,5 aylık hamile olan eşi Ümmü Gülsüm Araman ile İlker Karaman’ın polis nişanlısı Özge Sarı fenalık geçirdi. Törene Galatasaray Futbol Takımı’ndan hiçbir yöneticinin katılmaması ve çelenk gönderilmemesi dikkat çekti. Okunan duaların ardından Araman ve Karaman’ın cenazeleri, bando eşliğinde bir süre meslektaşlarının omuzlarında taşındı.

Nihat Gasgar / İstanbul

18.02.2002


 

Mucit Prof. petrol ihtiyacımızın yüzde 25’ini karşılayacak ‘formülü’ buldu

Prof. Dr. Abdullah Çoban, ham petrolü yer altından çıkarmaya gerek kalmadan üretmeyi başardığını açıkladı. Prof. Dr. Çoban, ismini açıklamadığı maden sayesinde 1 milyon dolarlık bir yatırım yapılarak yılda 1 milyon ton petrol üretilebileceğini söyledi.

Erciyes Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Kimya Bölümü Fizikokimya Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Abdullah Çoban, petrolün yeryüzünde katı olarak bulunduğunu ispat etti. Çoban, ismini ve yerini açıklamadığı katı haldeki bu madenden yüzde 30 – 40 oranında ham petrol üretmeyi başardı. Prof. Dr. Çoban, söz konusu madenin 1 tonundan, geliştirdiği metot ile 300 – 400 litre ham petrol, 600 – 700 kilo dumansız katı yakıt elde etti. Proje üzerinde 1983 yılından beri çalıştığını belirten Çoban, artık Türkiye’de yeraltından petrol çıkartmaya gerek olmadığını dile getirdi.

Çoban, şunları kaydetti: “Petrol yeryüzünde tabiatta hazır duruyor. Bu madenin yerini ve adını patent alacağım için açıklamıyorum. Laboratuvar ortamında bu madenin 100 gramını öğüterek bazı kimyasal işlemlerden geçiriyoruz. 400 – 450 derecede 3 saat ısıttıktan sonra yüzde 30’u ham petrole, yüzde 70’i de katı yakıta dönüşüyor. Katı yakıt, sobalarda direkt olarak ısınma amacı ile kullanılabilir. Daha yüksek sıcaklığa çıkıldığında petrolün ağır fraksiyonları olan kal–yak ve fuel–oil de elde edilebilir.”

Prof. Dr. Çoban, 1 milyon dolarlık bir yatırımla yılda 1 milyon ton petrol üretilebileceğini vurgularken, madene yakın bir yere termik santral kurulması halinde ülke ekonomisine çok daha büyük katkı sağlanacağına dikkat çekti. Çoban, şöyle devam etti: “Türkiye’de belirlenmiş 100 milyon ton rezerv var. Bu rezerv 300 – 500 milyon tona çıkartılabilir. Madenin bulunduğu yerlere termik santrallar kurulursa buradan da büyük verim elde edilmiş olur. Katı yakıtla çalışan termik santral, birkaç hidroelektrik santraldan elde edilen elektrik kadar elektrik üretebilir. Bu durumda 1 milyon ton petrol kâr olarak elde kaldığı gibi elektriğin kw/h’i de 0,5 cente düşer. Bu proses ile yurtiçi kaynaklarından Türkiye’nin petrol ihtiyacının yüzde 25’e kadarı en az 20 yıl süre temin edilebilir.”

Çoban, daha önce de birçok buluşuyla gündeme geldi. Çoban’ın geliştirdiği, ‘Kibritle tutuşan mangal kömürü’ projesi, İzmirli bir işadamı tarafından hayata geçirildi. Şu anda ‘Mangal Kömürü Çoban’ adı altında günlük 10 ton mangal kömürü üretiliyor. Çoban’ın özel tutkalına ise İran firması Sina Chemikals talip oldu. Yanık yağ atıklarının yakıt olarak kullanılması yönündeki formülü İstanbul ve Ankara kökenli iki firma uyguluyor. Çoban, son olarak kağıt fabrikalarının atığından benzin ürettiğini ileri sürmüştü.

İsmail İçer, Ersan Temizel / Melikgazi

18.02.2002


 

‘23 yılda 35 bin kişiyi gömdüm’

53 yaşındaki Ahmet Söyleyen, geçimini mezar kazarak sağlıyor. Her mezar kazışında ölümü ensesinde hissettiğini vurgulayan Söyleyen, 5 yıl önce kendi mezarını kendi eliyle kazıp hazırlamış.

Ahmet Söyleyen, 5 çocuğunun geçimini 23 yıldır Şanlıurfa Bediüzzaman Mezarlığı’nda mezar kazarak sağlıyor. Söyleyen’in eline geçen para ayda 600 milyon lirayı buluyor. 53 yaşındaki Söyleyen, bugüne kadar yaklaşık 35 bin kişiyi gömdüğünü belirtiyor. Her mezar kazışında ölümü ensesinde hissettiğini vurgulayan Söyleyen, 5 yıl önce kendi mezarını kendi eliyle kazıp hazırlamış. Söyleyen, günün her saatinde ve tüm özel günlerde göreve hazır beklediğini anlatırken ekliyor: “Bizim tatilimiz, bayramımız yok. Kimi zaman geceleri bile mezar kazıyoruz.”

Söyleyen’i meslek hayatında en çok 17 Ağustos Marmara Depremi’nde hayatını kaybeden 150 civarındaki Şanlıurfalının mezarını bir anda kazmak etkilemiş. “Duygularım çok karışık.” diyor Söyleyen. Bu sırada yaptığı işin çoğu gece rüyalarına girdiğini anlatıyor. “Sanılanın aksine biz de korkuyoruz.” derken meslektaşı Ahmet Canel’in girdiği bir bunalım sonucu mezarlıkta kendini asarak intihar etmesini hatırlatıyor. Söyleyen, ardından mezar kazıcılarını çok üzen iki durumun olduğunu aktarıyor. Biri çocuklarının meslekleriyle ilgili sorular yöneltmesi, diğeri de bir tanıdığının ya da akrabasının mezarını kazmak zorunda kalmaları imiş. Kendisinin mezar kazmayı 10 yıl önce emekli olan mezar kazıcı Ali Dağ’dan öğrendiğini ifade eden Söyleyen, “Ben de şimdi 4 mezar kazıcıya mesleği öğretiyorum.” diyerek sözlerini tamamlıyor.

Mehmet Dener / Şanlıurfa

18.02.2002


 

38 köye hizmet veren sağlık ocağı 8 yıldır kapalı

Bitlis’in Mutki ilçesine bağlı Kavakbaşı beldesinde bulunan sağlık ocağı, doktor olmadığı için 8 yıldır kapalı tutuluyor.

38 köy ve 17 mezranın yararlandığı sağlık ocağının hizmet vermemesi sebebiyle vatandaşlar, Mutki merkez ile Bitlis’e gitmek zorunda kalıyor. Sağlık Müdürlüğü yetkilileri, gerek ilde gerekse ilçelerde doktor sıkıntısı yaşandığını; bu sebeple beldeye doktor atayamadıklarını açıkladı. Yetkililer, söz konusu sağlık ocağının gerekli donanıma sahip olduğunu belirtirken, “8 ile 45 kilometre arasında değişen mesafelerde bulunan köylerdeki hastalar, 20 kilometre uzaklıkta bulunan Mutki ilçesine gitmek zorunda kalıyor. Uzman doktor ihtiyacı doğması halinde ise Bitlis'e gidiyorlar. Doktor sıkıntısını Sağlık Bakanlığı’na bildirdik. Atama yapılması halinde sağlık ocağını hizmete açacağız.” şeklinde konuştu.

/ Bitlis, aa

18.02.2002


 

ABD ceset şokuyla sarsıldı

ABD’nin Georgia eyaletinde, bir krematoryumda (cenaze yakım yerinde) hangarlarda 80 çürümüş ceset bulundu. Noble kentindeki Tri–State Krematoryumu’nun arkasındaki hangarlarda, odunların arasına saçılmış halde bulunan cesetlerin toplanması için bölgede bir morg kuruldu.

Cesetlerden 13’ünün kimliklerinin belirlendiği, bölgede araştırmaların devam ettiği belirtildi. Georgia, Tennessee ve Alabama’daki 25 ile 30 cenaze evinden ölülerin gönderildiği krematoryumdaki cesetlerden bazılarının, birkaç günlük, bazılarının 10 yıllık olduğu, yıllanmış cesetlerin önce gömüldükleri, daha sonra topraktan çıkarılarak krematoryuma getirildikleri kaydedildi. Ölü yakan kişinin çalışmaması sonucu krematoryumda cesetlerin biriktiği ve ölü yakınlarına odun külleri verildiği iddia edildi. Olay, bir kadının köpeğinin bölgede kafatası bulmasıyla ortaya çıktı.

/ Noble, aa

18.02.2002

Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder


Zaman'da Bugün
18 Şubat 2002


Zaman Spor

Haberler

Bütün haberler


Ana Sayfa| Zaman'da Bugün| Haberler| Ekonomi| Dış Haberler| Politika| Kültür-Sanat| Kadın-Aile| Spor| Yazarlar| Yorumlar

Copyright© 1995-2002 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.