Ana Sayfa Haberler Ekonomi Dış Haberler Politika Kadın-Aile Kültür-Sanat Televizyon Spor Yazarlar Yorumlar Çizgi-Yorum
   Akademi Bilişim Çocuk Eğitim Otomobil Röportaj Strateji Tüketici Masası Okur Hattı

 Bölge Haberleri


 Reklam
 Künye/İletişim
 English
 Basın Özetleri
 Abonelik
 

Site editörüne her türlü eleştiri ve önerinizi iletebilirsiniz; m.sakin@zaman.com.tr

 
Arama

 Arşiv

 

EKREM DUMANLI



14 gazeteciden biri suçlu olmalı

Bir politika muhabirinin telaşlı telefonuyla USA TODAY gazetesinde hareketli saatler yaşanır. Cumhuriyetçiler’in parti kongresinden arayan muhabir, dönemin ABD Başkanı Reagan’ın kızıyla ilgili bir haber geçmektedir merkeze. Haber, manşet olacak kadar önemlidir. Yayın toplantısında haberin önemi vurgulanır. Sadece bir problem vardır ortada. Haber, yazılmamak üzere verilmiş bilgiye (off the record) dayanmaktadır.

Haber toplantısı sonunda muhabiri arayan editör ‘Hemen şimdi geri dönüyorsun ve off the record söylenen haberi, muhataplarına soruyorsun, bilginin doğruluğunu kontrol etmeden bizi tekrar aramıyorsun’ emrini verir. Haberinin alelacele manşet olmasını bekleyen muhabir için biricik alternatif, haberi değişik kaynaklardan kontrol etmek ve haberde ismi geçmesinden endişe etmeyen birilerini bularak onlara bu konuyu sormaktır. Toplantının yapıldığı yere, otel lobisine döner ve kimi bulur biliyor musunuz? Reagan’ın kızı Maureen. Evet, Başkan’ın kızıyla röportaj yapar, haber şimdi manşet olmayı hak etmiştir artık.

John C. Quinn, USA TODAY Gazetesi’nin kuruluş aşamasında belirlenen prensipleri izah ederken bu örneği veriyor. Ve diyor ki: ‘Ta baştan karar verdik ve dedik ki, eğer biz isminin açıklanmasını istemeyen kaynaklardan ne kadar az haber nakledersek haberlerimiz arasında yalan o kadar az olacaktır.’ Bugün uluslararası popüler bir gazete olan USA TODAY’in aynı standardı devam ettirdiğini iddia ediyor son dönem editörlerinden Karen Jurgensen. Bu tür konularda USA TODAY’den çok daha sıkı onlarca gazeteyi bir çırpıda saymak mümkün. Neden yukarıdaki olayı naklettiğimi anladınız değil mi? Geçen hafta parlamento muhabiri 14 gazeteciyi evinde kabul eden Rahşan Ecevit, kişisel düşüncelerini off the record şartıyla gazetecilerle paylaşmış. Birkaç gün bile geçmeden konuşmalar deşifre edildi. İddialara göre Bayan Ecevit, MHP ve Devlet Bahçeli hakkında çok ağır sözler söylemiş. Tabii koalisyonun MHP kanadında büyük bir infial uyandı; çünkü koalisyonun kuruluş aşamasında da Rahşan Hanım, MHP ile ilgili ağır eleştiriler yapmış ve bu konuşmalar siyasi bir krize dönüşmüştü.

Olayın siyasi boyutu bir yana, gazetecilerin bindikleri dalı kesmeye devam ettikleri gözleniyor açıkça. Diyelim ki Rahşan Hanım bu sözleri samimi bir sohbet ortamında söylemiş ve bunların yazılmamasını davetlilerden rica etmiş. Bu sözler yazılabilir mi? Hayır. Her gazeteci, off the record bilgilere ulaşır zaman zaman. Bu bilgiler bazen samimi bir ortamın sonucu elde edilir. Bazen de bilgiyi veren kişi, kendisine, ailesine, kurumuna zarar gelsin istemez… Gazetecinin bu tür mülahazalara saygı duyması meslek ahlakının gereğidir.

Bizim gazeteciler uyanık ya, bilgiyi önce internete atmışlar. Monica olayında Washington Post da kullanmıştı bu tekniği. Linda Trip’in kaydettiği teyp kasetini yayınlamaktan –hukuki nedenlerle– çekinen gazete, Başkan Clinton ile ilgili bant kayıtlarını internet sitesine atarak olayı kamuoyuna ulaştırmıştı. Rahşan Ecevit olayı daha farklı ele alınmalı; çünkü ortada 3. şahıslarca elde edilmiş ve gazeteye delil şeklinde ulaştırılmış bir konuşma yok ve her şey 14 gazeteciden birinin marifeti. Habere konu olan kişinin off the record söylediği bazı sözleri gazetecinin suiistimal etmesi söz konusu bu olayda.

İnternete yarım yamalak yansıyan bu olayı bir gazete sürmanşet yapınca işler daha da karıştı. Aslında bu ne ilk ne de son. Daha önce de off the record söylenen sözler basına yansıdı; hatta iyi niyetle söylenmiş o sözlerden dolayı bazı insanlar, mahkemelere verildi, DGM’lerde ifade vermek zorunda kalanlar oldu. Gazeteciliği ‘taşeron tetikçilik’ olarak görenler, sanırım ‘araştırmacı gazetecilik’ örneği sayılabilecek (!) kalem satışlarını unutmamışlardır. Hoş, onlar unutsa bile yarının araştırmacıları bu örnekleri birer birer çıkaracaktır ortaya.

Araştırmalar deyince aklıma geldi; sahi bu ülkede basın kuruluşları ya da iletişim fakülteleri medya ile ilgili neden araştırma yapmaz? Mesela off the record alınmış bir bilgiyi kullanmaya halk nasıl bakıyor, bilmek istemez misiniz? Mesela, URBAN & Associates’in yaptığı bir araştırma var elimde. Bu araştırmaya göre Amerikan halkının yüzde 77’si off the record bilgilerle yapılan; ya da ‘Üst düzey bir yetkilinin bildirdiğine göre..’ diye başlayan haberlere inanmıyor ve böyle haberler istemiyor.

Yayın toplantısında haber merkezinden arkadaşlara sordum: Parlamento muhabirimiz Süleyman Kurt’tan bilgi aldınız mı? Arkadaşların bildirdiğine göre Rahşan Hanım’ın davetlileri arasında bulunan Süleyman ‘Vallahi ben yemin ettim, içeride ne konuşulduğunu size de söyleyemem.’ demiş. Bazı arkadaşların ‘Bize de mi!’ tepkisine rağmen, benim içimden geçen Süleyman’ın alnından öpmek ve onu tebrik etmekti. Süleyman’ı tanıyanlar onun gazetecilik konusunda da ne kadar samimi olduğunu bilir. Kendilerine emanet edilen bir bilgiyi korkakların sığınağı haline getirilen, e–mail hırsızlarının kol gezdiği internete kim taşımışsa ortaya çıkarılmalı. En azından malum toplantıya katılan herkese yayın yöneticileri köstebek sorusu sormalı. Bence şimdi geriye 13 gazeteci kaldı...

18.02.2002

Yazarımızın E-Postası: e.dumanli@zaman.com.tr





ETYEN MAHÇUPYAN



AB yakın ve açık tehlike mi?

Türkiye’nin AB adaylığında gelişmeler oldukça, bu süreci gayrımeşru ilan etmeye çalışan bir eylem biçimi de giderek müdanasızlığını artırdı. Yapılan işin bir parçası AB’nin Türkiye’yi bölme niyetinde olduğunu; dolayısıyla AB taraftarlığının vatan hainliği anlamına geldiğini söylemekten ibaret. Yelpazenin gerektirdiği ahlaksızlık skalasının bu ucunda malum tetikçiler ve karalama kampanyalarının deneyimli taşeronları yer alıyor. Karen Fogg’la ilgili son günlerde şahit olduğumuz uyduruk gündem bunun örneği. Ne var ki yelpazenin diğer ucu daha da tehlikeli; çünkü burada niyeti dış görünüşünden ve kendisini sunma biçiminden kolayca algılanamayan saygın bir ‘gri adamlar topluluğu’ var.

Bu tür insanları ayırt etmek AB konusunun biraz deşilmesini gerektiriyor. İlk duyduğumuz laf AB’ye zaten üye olmamızın beklenmemesi, bizi zaten almayacakları şeklinde oluyor. Öte yandan Türkiye’deki reform sürecinin AB ile bağlantısına gelindiğinde, bu kez de amacın üye olmak olduğu ısrarla vurgulanıyor. Burada ince bir nokta var: Söz konusu vurgulama yüzünden siz o kişileri AB yanlısı sanıyorsunuz. Oysa ima edilen mesaj şu: Eğer reformları AB’ye girmek için yapmak zorundaysak, buna karşılık AB bizi istemiyorsa; niye reform yapalım ki?

Böylece AB karşıtı yelpazenin bir ucu AB’yi zararlı, diğer ucu ise yararsız ve anlamsız kılmaya çalışıyor. Bu kişiler öylesine bir refleksle hareket ediyorlar ki, AB’nin devlet için ‘yakın ve açık tehlike’ tanımına girip girmediğini sorgulama ihtiyacı hissediyorsunuz. Diğer bir deyişle devletin içindeki ve çevresindeki kişi ve grupların bir bölümü, devletin gücü, algılanması ve etkisi açısından AB’yi içten içe bir ‘düşman’ olarak görüyor. Bunun AB’nin muhtemel bölücülüğüyle açıklanır bir yanı yok; çünkü Batı’nın PKK’ya açık tavır alamamasının nedeni de Türkiye’nin kendisi. Altına imza attığımız Kopenhag Kriterleri’nin gereğini hâlâ yapmıyoruz ve yapmak da istemiyoruz. Böylece ortaya bir dizi karşılanmamış toplumsal talep çıkıyor ve aynı talebe dayandığını iddia eden bir terör örgütünün üzerine gidilmesi de zorlaşıyor. Kürtlerin Kürtçeyi öğrenme imkanlarının olmadığı bir ortamda, ana dili kampanyasına dayanarak siyaset yapmaya soyunan bir örgüte engel olmanın fazla bir meşruiyeti olmadığını takdir etmek için Avrupalı olmaya gerek yok.

AB karşıtlığının altında AB’nin bölücülüğü olmadığına göre sebep ne olabilir? Sebep tam da bu bölücülüğe imkan hazırlayan yönetim zihniyetinin korunmasıdır. Açıktır ki AB’nin temsil ettiği asıl tehdit halen yaşamakta olduğumuz devlet/toplum ve asker/sivil hiyerarşilerinin kırılması; bireysel hak ve özgürlük alanının genişlemesi; toplumsal tercih ve taleplerin siyasal alanda karşılıklarını bulmasıdır. Asıl reform zaten budur ve bu reform yakın gelecekte Türkiye’nin bütünlüğü açısından hayati bir önkoşul haline gelecektir.

Bugün bağımsızlık sloganları atanlar ülkeyi parçalanmaya ve sömürgeleşmeye götürüyorlar. Çünkü onların bağımsızlığı ancak devlet tahakkümüyle ayakta kalabilecek nitelikte. İçe kapanmacı hastalıklı bir ‘bağımsızlık’ uğruna Türkiye’yi otoriterleştirirken; gerçekte otoriter zihniyetin korunabilmesi için o bağımsızlığı istiyorlar. Bu proje karşısında AB gerçekten de ‘yakın ve açık’ bir tehdit, ama söylenen nedenlerle değil; demokratlaşmayı zorunlu kıldığı için.

18.02.2002

Yazarımızın E-Postası: e.mahcupyan@zaman.com.tr





NUH GÖNÜLTAŞ



Türk’ün vurdumduymazlığının dayanılmaz boyutları!

Vurdumduymaz, duyarsız, ilgisiz, bana dokunmayan yılan bin yaşasıncı bir toplum olduğumuz konusunda herhangi birinizin herhangi bir şüphesi var mı?

Sanmam. İstisnalar tabii ki müstesna; fakat duyarsızlık, bu bizim başat özelliğimiz olmalı.

Haklarımızı bile kullanmıyoruz. Sindirilmişiz! Sindirilmiş, fakir, eğitimsiz, dolayısıyla sessiz. Yoksa bu tevekkül filan değil. Düpedüz siniklik!

Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından yayınlanan istatistiklerde gözaltına alınanların ancak yüzde 11’inin yasal hakkı olan avukat talep ettiği belirtiliyor. Gözaltına alınan toplam 24 bin 988 kişiden avukat isteyenlerin sayısı 2 bin 757, istemeyenlerin ise 22 bin 231!

Bu kendisi hakkında bile vurdumduymaz olan insan portresinin toplumun bütününü ilgilendiren konularda daha da duyarsız olması son derece normal! “Türkiye Arjantin olmaz” diyenler hep toplumun bu özelliğinden istifade ediyorlar.

Türkiye ile Arjantin arasında bir kıyaslama yapıldığında ortaya çıkan tablo Türkiye’nin Arjantin’den 10 defa daha fazla Arjantin olması gereğini belirliyor. Rakamlara bakalım, rakamlar yalan söylemez:

Arjantin, Latin Amerika’nın üçüncü büyük ekonomisi ve bu ülkede kişi başına düşen milli gelir 8 bin dolar. Türkiye’de ise milli gelir 2 bin dolar civarında gezinip duruyor. Arjantin’in dış borcu Türkiye’den fazla; ama Türkiye’nin de iç borcu Arjantin’den fazla. Arjantin’in 132 milyar dolar dış, 22,4 milyar dolar da iç borcu varken, Türkiye’nin 121 milyar dolar dış, 2001 verilerine göre de 75 milyar dolar iç borcu var. Arjantin’de işsizlik oranı yüzde 18, Türkiye’de yüzde 22 civarında. Enflasyon Arjantin’de yüzde 2’ler civarında, bizde ise yüzde 70’lerde seyahat ediyor. Arjantin’in kentleşme oranı yüzde 87, Türkiye’nin yüzde 64. Arjantin’de üniversite mezunları yüzde 41, Türkiye’de yüzde 11, Arjantin’de sendikalı işçi oranı yüzde 99, Türkiye’de ise yüzde 9.

Buyrun cenaze namazına!

Normal şartlar altında, bilimsel veriler ışığında Arjantin’de değil Türkiye’de isyan çıkmış olmalıydı! Ama öyle olmadı, tam tersi oldu. Türkiye her şeye rağmen sakin, Arjantin’de ise olaylar bitmek bilmiyor! (Tabii ki kimse Türkiye’nin Arjantin gibi olmasını özlemiyor. Yazar sadece bilimsel veriler ışığı altında iki ülke arasında kıyaslama yapıyor!)

Türk’ün vurdumduymazlığı için çok sayıda örnek verebilirim. Ama bu yazıda örneklerin bilimsel olmasına özen gösteriyorum. İşte sonucu dayanılmaz bir Türk duyarsızlığı örneği daha:

Amsterdam Üniversitesi Politikoloji bölümünde okuyan bir grup öğrenci karşılaştırmalı politika dersinde bir saha çalışması yapmak istediler. Kendileri için saha olarak da Türkiye ve Hollanda’yı seçtiler. Biraz uzun ama saha çalışmasının ismini de yazmalıyım: Bireysel yurttaş girişimleri karşısında genel olarak politik kurumların, ulusal ve yerel basının, demokratik kitle örgütlerinin, konuyla ilgili uzmanlık kurumlarının tepki ve davranışları...

Hollanda ve Türkiye için benzer iki konu seçildi. Bir süre önce Hollanda Kraliyet Ailesi’nin kamuoyunda tartışılmaya başlanan harcamaları ile, Türkiye’de Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in villa alımı konularında biri Türk birisi de Hollandalı iki yurttaşın kafasında oluşan sorular kamuoyuna açık mektup şeklinde formüle edildi. Çalışma için Hollanda’dan 1248, Türkiye’den 1324 e–mail adresi saptandı ve bu mektuplar bu adreslere aynı anda gönderildi. E–maillere Türkiye’den sadece ve sadece 42 kişi cevap verdi, bunların bazıları ise sadece küfür içeriyordu. Hollanda’dan cevap verenlerin sayısı ise 695 kişiydi.

Bu arada Hollanda Kraliyet Ailesi’nin bilgilendirme ile görevli kurumu açık mektubu aldıklarını bildirirken, Türkiye Cumhurbaşkanlığı olumlu ya da olumsuz bir tepki vermedi, doğal olaraktan!

Evet hayat böyle ve Türk’ün hayat ile imtihanı, ‘yaşamayı sürdürmek istiyorsan kayıplarını geride bırakıp devam etmelisin’ esasına göre işliyor!

18.02.2002

Yazarımızın E-Postası: n.gonultas@zaman.com.tr





ABDULLAH AYMAZ



Kadir Gecesi’nde doğan Kadriye

Birçok genç gibi Belçika’nın Liege şehrinde 16 yaşında bir genç kız da bunalıma girdi. Çünkü hayatı manasız buluyordu. Niçin okuyacaktı? Sonra ne olacaktı? Hep karşısına koca bir “hiç” çıkıyordu. Hiçlik karanlık ve boşluktan ürküyor ve korkuyordu. İki defa intihara teşebbüs etti ve kurtarıldı. 18 yaşında üçüncü defa intihara teşebbüs etti. Yine gözlerini hastanede açtı. Bu sefer karşısındaki televizyonda yayınlanan röportajda Müslüman gençlerle bir görüşme yapılıyordu. İslam ve Müslüman kelimeleriyle ilk defa ciddi şekilde ilgilendi. Kendisi gibi intihara teşebbüs edenlerin ve oraya getirilenlerin çoğu gözünü bir daha açamamış ve ölmüşlerdi. Orada ayakta dolaşan bir Marokan genç kendisine “Sen materyalistsin.. İnançsız olduğun için bunalım geçiriyorsun. İman etsen kurtulursun.” dedi. Bunlar kendisinde derin izler bıraktı.

Hastaneden çıktıktan sonra televizyonda seyrettiği Müslümanları arayıp buldu. İslamiyet’le ilgili sorular sordu, bir şeyler öğrenmek istedi. Fakat aradıklarını bulamadı. 11 Eylül sonrası eline bir broşür geçmişti. İslam Diyalog Merkezi tarafından hazırlanan bu broşürde “Müslüman terörist olmaz, terörist de Müslüman..” diye yazıyordu. Arayıp onları buldu. Sorularının cevabını alıyordu. Müslüman olmaya karar verdi. Babası Müslüman olmasına karşı çıktı. Fakat annesi “Kızım, bize kendi dinimiz bir şey vermedi. Mutluluğu İslamiyet’te buluyorsan Müslüman ol. Yeter ki, kurtul.” dedi.

Bulunduğu şehirde (Liege) daha önce Müslüman olmuş Belçikalı Elif Hanımefendi ve eşi Muzaffer Bey vardı. Onlarla görüştü. Kadir Gecesi’nin gündüzü Muzaffer Bey, Abdulgaffar Hoca’yı “Müslüman olmak isteyen birisi var.” diye davet etti. Heyecanla şehadet getiren kız, “Bana bir Müslüman ismi verin.” diye istekte bulundu. Hoca ismini ve manasını sordu. Sevinç ve sevinme manalarına geliyordu. “Hiçbir mahzuru yok. Değiştirmek zorunda değilsin.” demesine rağmen “Ben mutlaka bir isim istiyorum.” deyince Kadir Gecesi’nin gündüzü olması itibarıyla “Kadriye olsun.” dedi.

Kadriye “Ne sebepse, ben dün gece hiç uyuyamadım.” dedi. Hocamız “Biz de hiç uyumadık. Çünkü Kadir Gecesi’ydi. Bin aydan daha hayırlı bir gece; yani sevapların otuz bin kat arttığı bir mübarek gece idi. Peygamberimiz Hz. Muhammed aleyhisselam 40 yaşlarında Hira Mağarası’na gidiyor ve Allah’a ibadet ediyordu. Bir gün vahiy meleği Cebrail aleyhisselam kendisine Kur’an sûrelerinden Alak Sûresi’nin ilk ayetlerini getirdi. Muhtemelen Ramazan ayının Kadir Gecesi’nde bu olay gerçekleşmişti. Öbür gün Peygamberimiz (sas) evine gelip durumu hanımı Hz. Hatice’ye anlattı. Hz. Hatice de “Sen fakire, köleye, kimsesize yardım edersin. Akrabaya gelir gidersin. Eminsin, güvenilirsin, sen doğru yoldasın. Sana Allah’ın peygamberlerine gelen melek gelmiş. Sen peygambersin!.” deyince “Bana kim inanır?” demiş. Hz. Hatice “Ben inandım.” diye cevap vermişti. Allah’ın son peygamberi Hz. Muhammed’e ilk iman eden bir hanımdı. İlk sahabe bir kadındı. Belki sen de asırlar sonra aynı saatlerde iman edip Müslüman oldun.” deyince heyecanlandı. “Ben namaz kılmak istiyorum.” dedi. Kendisine “Namaz sûrelerini biliyor musun?” diye sorulunca “Evet, çalışıp ezberledim.” dedi.

Gençlerimize çok güzel bir örnek. Bizlere de imansızlık yüzünden bunalıma düşenlerin ellerinden tutmak için acele etmemiz gerektiği hususunda ibretli bir ders...

18.02.2002

Yazarımızın E-Postası: a.aymaz@zaman.com.tr





HASAN ÜNAL



‘Model ülke’

Türkiye’nin ‘model ülke’ olduğu veya olması gerektiği yönündeki tartışmalar dönem dönem ortaya çıkar. Bir ara Sovyetler Birliği’nin çökmesinin hemen ardından eski komünist Balkan ülkelerinin ve Türk cumhuriyetlerinin geçiş dönemlerinde, Türkiye, kendisinin model olduğu tezini işlemişti. Aslında o günlerde Türkiye’nin model bir ülke olabileceği tartışması konjonktürel olarak daha anlaşılabilir bir şeydi; zira, o sıralar Türkiye bugünkü gibi içi boşaltılmamıştı. Yolsuzluk o zaman da vardı. Ama, bugünlerde olduğu gibi, dünyaya müesseseleşmiş yolsuzluk ekonomisinin en mükemmel örneklerini sunacak kadar değildi.

Eski komünist ülkelerin o günkü ekonomik durumlarıyla mukayese edildiğinde, çok iyi bir ihracat hacmi ve potansiyeli bulunuyordu. Döviz rezervleri onlarla kıyaslanamayacak derecede iyiyidi. İzafi de olsa işleyen bir serbest piyasa ekonomisine sahipti ve kendi bölgesinde cazibe merkezi olması ihtimali güçlüydü. On yıllık gayretli bir çabanın ardından ülke bir dar boğazdan ötekine ve bir organize yolsuzluk örneğinden diğerine sürüklendi. Gelinen noktada, dünyanın en mükemmel organize yolsuzluk ekonomilerinden birini oluşturmayı başardık (!). Üstelik bunu adına demokrasi dediğimiz bir rejimin içerisinde gerçekleştirmiş olmamız, şüphesiz ki ayrı bir başarı öyküsü (!).

Bu arada toplumda genel kırılmalar, küskünlükler, geleceğe duyulan güvende ciddi erozyon ve toplumsal tahribatın her türlüsü yaşanıyor. Zaten kötü yönetimin yapışık kardeşi olan bütün bu sorunların ortaya çıkmaması düşünülemezdi. Bu şartlarda, Türkiye’nin model ülke olduğu tezini ortaya atması konjonktürel açıdan da olsa akla yatkın gelmiyor; çünkü bir yönetimin başkalarına model olabilmesi için ‘başarılı’ olmuş olması şart. Bugünkü manada ülkeler açısından başarı ise, mutlaka ve mutlaka kalkınma demek. Türkiye bunu sağlamış görünmüyor.

Ancak Türkiye’nin şanssızlığı cumhuriyetle birlikte ortaya konulan modelin yanlışlığından ziyade, Türkiye’de bir türlü kökü kazınamadığı gibi, giderek dünyaya ‘model’ haline gelen organize yolsuzluk ve kötü yönetimden kaynaklanıyor. Yoksa genel hatlarıyla biraz tarihin Cumhuriyet Türkiyesi’ne zorladığı biraz da cumhuriyeti kuranların başarılı öngörülerle sezinledikleri gidişatın sonucu olarak ortaya konulan Türkiye modeli hiç de yabana atılacak bir şey değildi.

Türkiye modelinde ortaya konulan laik–seküler model bu toplumu kendisiyle kavgalı hale getirmek için daha sonraki yıllarda ısrarla kullanılmasaydı, “Türk Müslümanlığı” denilebilecek bir idrak ve yorum üzerine inşa edilen bu seküler model tam bir başarı öyküsü olabilirdi. Üstelik bütün eksikliklerine ve zaman zaman bu kavramı kendi aşırı anlayışlarına esir etmek isteyenlerin zorlamalarına rağmen, bu konuda epeyce mesafe alındığı ortada. Ayrıca yeni modelin en önemli dış politika hedefinin ‘istikrar’ üzerine kurulduğunu unutup, bunu dünyayla ilgilenmemek daha doğrusu Batı denilen bir dünyanın dışındaki hiç bir şeyle ilgilenmemek haline getirmeseydik (ki, Atatürk bunu hiç bir zaman öyle anlamamıştı zaten), model daha anlaşılır olurdu. Ve dış politikada daha verimli hale getirilebilirdi. Bu kafa yapısı, uygulamada, yılgınlık ve Batı karşısında ezik karakterli diplomatlara dış politikamızı teslim etti. Bunun modelle alakası olmadığı halde... Ve hatta modele aykırı olduğu biline biline...

Öyle anlaşılıyor ki, Türkiye’nin sorunu, cumhuriyetle ortaya konulan modelin çerçevesinde değildi. Tam tersine, Osmanlı’dan çıkan ülkelerden petrol zengini olanlar (yani piyango kazananlar) bir tarafa bırakılacak olursa, Türkiye organize gruplar tarafından soyulduğu ve içi boşaltıldığı halde, hâlâ diğerlerinin (ki, buna Müslüman olmayan Balkan ülkeleri de dahil) bir veya iki gömlek önünde duruyor. Eğer bir de bu ülke doğru dürüst kadrolar tarafından doğru dürüst yönetilseydi... O zaman model tartışmasında çok daha öne çıkacağı aşikârdı. Kısacası Türkiye’nin sorunu modelinde değil, yöneticilerinde ve onların yönetim anlayışlarında...

18.02.2002

Yazarımızın E-Postası: h.unal@zaman.com.tr





M. ALİ YILDIRIMTÜRK



Halk programa güvenmiyor

Devlet Bakanı Kemal Derviş, geçen cuma akşamı Ekonomi Muhabirleri Derneği (EMD) İstanbul Şubesi üyelerinin düzenlediği toplantıya katıldı. Ben de bu toplantıdaydım. Samimi bir ortamda gazeteciler, Sayın Derviş’in birçok konudaki görüşünü öğrenmeye çalıştılar. Siyasi kaygılardan uzak, atanmış bir bakan konumunda olmanın rahatlığı, Bakan Derviş’in konuşma ve tavırlarına yansıyordu. Zaman zaman hükümetin içinden bir bakan konumunda, zaman zaman da bir ekonomi hocası görünümünde verdiği çarpıcı cevaplar arasında dikkatimi çekenler şunlar oldu:

“ –Bankaları kurtarmaya çalışmıyoruz. Bankaların güçlendirilmesi gerekir ve dolayısı ile devletin destek vermesi gerekiyor. Mesela; Türkiye’de ayakkabıcılık sektörü çok güzel şeyler yapıyor. Bunlar bir sıkıntıya düşseler ve sektör batsa, Türk ekonomisi bundan çok etkilenmez. Ancak bankacılık sektörü çökerse, ekonomi çöker.

– Dünya ekonomisinin en büyük sorunu, paranın çok hızlı yer değiştirmesi.

–Çağdaş finans piyasaları, otobanda araba kullanmaya benzer.

–Çağdaş para piyasaları çok esnek.

–Türkiye’de bir vergi düzensizliği var. 2003 yılına daha iyi bir vergi düzeniyle girmeliyiz.

–Sosyal devletin tarıma destek vermesi gerekiyor.Tarımda yapıya ters düşen destekler verilmemeli, dar gelirli üreticiye destek verilmelidir.

–Irak konusunda kısa vadede panik yaratacak bir tehlike görmüyorum. İstikrar programında bölgede oluşabilecek gelişmeler hesaba katıldı.

–Enerji ve iletişim çok pahalı, bu sektörlerde birbirleriyle yarışır kurumların oluşturulması gerekir.

–Artı makro ekonomik istikrar, enerji ve iletişim fiyatlarını, dünya fiyatlarına getirecektir.

–Kurlar daha öngörülebilir konuma getirilebilir.”

Kokteyl bölümünde muhabir arkadaşlar, Sayın Derviş’le bire bir konuşma imkanı buldular. Buradaki sohbet sırasında Sayın Derviş, bana göre bir gerçeğin altını çizdi: ‘Hükümetin yıllık enflasyon oranı yüzde 35, halkın yıllık enflasyon oranı yüzde 50, bu nedenle halkın güveni yok.’

Sayın Derviş’in bu cevaplarıyla, hükümet içindeki konumunu daha iyi anlayabileceğinizi düşünüyorum. Bu nedenlerle reel sektör hâlâ canlanamıyor. Piyasalardaki canlanma; ‘Sevgililer Günü’ gibi özel günlerde oluyor.

Bana göre; krizden daha hızlı çıkmak için, hükümetin ve halkın motivasyona ihtiyacı var. Sayın Fatih Terim’in çalıştırdığı takımlara verdiği motivasyonu ve elde edilen başarı örneklerini çabuk unuttuk. Bu yapılabilirse, ne doların fiyatı, ne gelecek aylarda enflasyonun nereye kadar yükseleceği ve ne de ‘3 ay sonra yeni bir kriz mi gelecek?’ tedirginliği gündemimizde olmayacaktır.

Hâlâ birikimler dövizde, kısa vadeli bono ve gecelik repolarda değerlendiriliyor. Yatırıma, istihdam ve üretime yönlenme olamıyor. Sayın Derviş’in de dediği gibi; güven yok.

Geçen hafta başında aşırı dalgalanmanın yaşandığı döviz piyasasında, hafta sonuna doğru denge sağlandı. Bu hafta Kurban Bayramı sebebiyle oluşacak nakit ihtiyacından dolayı dövizde satış baskısı oluşacaktır.

Şubat ayında dolarda, ocak ayı enflasyonu kadar artış öngörüldüğünden, bu ay sonuna kadar herhangi bir olumsuz gelişme olmadığı takdirde doların 1 milyon 400 bin lirayı geçmeyeceği düşüncesindeyim.

Mübarek Kurban Bayramınız şimdiden kutlu olsun.

18.02.2002

Yazarımızın E-Postası: m.yildirimturk@zaman.com.tr





Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder



Zaman'da Bugün
18 Şubat 2002


Zaman Spor

Yazarlar

Bütün yazılar



YAZARLAR

A. TURAN ALKAN

ABDULLAH AYMAZ

AHMED ŞAHİN

AHMET SELİM

ALİ BULAÇ

ALİ ÇOLAK

ALİ H. ASLAN

ALİ ÜNAL

CEM BEHAR

EKREM DUMANLI

ETYEN MAHÇUPYAN

FİKRET ERTAN

GÜNTAY ŞİMŞEK

HASAN ÜNAL

HEKİMOĞLU İSMAİL

HİLMİ YAVUZ

HÜSEYİN GÜLERCE

İBRAHİM KARAYEĞEN

İBRAHİM KIBRIZLI

İSKENDER PALA

KADİR DİKBAŞ

KERİM BALCI

M. ALİ YILDIRIMTÜRK

M. NEDİM HAZAR

MEHMED NİYAZİ

MELİH ARAT

MİRZA ÇETİNKAYA

MUSTAFA ARMAĞAN

MUSTAFA ÜNAL

NUH GÖNÜLTAŞ

ORHAN OKAY

REHBER ABİ

SELÇUK GÜLTAŞLI

SELİM IŞIKLAR

TAMER KORKMAZ

ZİYA PERVER



Ana Sayfa| Zaman'da Bugün| Haberler| Ekonomi| Dış Haberler| Politika| Kültür-Sanat| Kadın-Aile| Spor| Yazarlar| Yorumlar

Copyright© 1995-2002 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.