AB yakın ve açık tehlike mi?
Türkiye’nin AB adaylığında gelişmeler oldukça, bu süreci gayrımeşru ilan etmeye çalışan bir eylem biçimi de giderek müdanasızlığını artırdı. Yapılan işin bir parçası AB’nin Türkiye’yi bölme niyetinde olduğunu; dolayısıyla AB taraftarlığının vatan hainliği anlamına geldiğini söylemekten ibaret. Yelpazenin gerektirdiği ahlaksızlık skalasının bu ucunda malum tetikçiler ve karalama kampanyalarının deneyimli taşeronları yer alıyor. Karen Fogg’la ilgili son günlerde şahit olduğumuz uyduruk gündem bunun örneği. Ne var ki yelpazenin diğer ucu daha da tehlikeli; çünkü burada niyeti dış görünüşünden ve kendisini sunma biçiminden kolayca algılanamayan saygın bir ‘gri adamlar topluluğu’ var.
Bu tür insanları ayırt etmek AB konusunun biraz deşilmesini gerektiriyor. İlk duyduğumuz laf AB’ye zaten üye olmamızın beklenmemesi, bizi zaten almayacakları şeklinde oluyor. Öte yandan Türkiye’deki reform sürecinin AB ile bağlantısına gelindiğinde, bu kez de amacın üye olmak olduğu ısrarla vurgulanıyor. Burada ince bir nokta var: Söz konusu vurgulama yüzünden siz o kişileri AB yanlısı sanıyorsunuz. Oysa ima edilen mesaj şu: Eğer reformları AB’ye girmek için yapmak zorundaysak, buna karşılık AB bizi istemiyorsa; niye reform yapalım ki?
Böylece AB karşıtı yelpazenin bir ucu AB’yi zararlı, diğer ucu ise yararsız ve anlamsız kılmaya çalışıyor. Bu kişiler öylesine bir refleksle hareket ediyorlar ki, AB’nin devlet için ‘yakın ve açık tehlike’ tanımına girip girmediğini sorgulama ihtiyacı hissediyorsunuz. Diğer bir deyişle devletin içindeki ve çevresindeki kişi ve grupların bir bölümü, devletin gücü, algılanması ve etkisi açısından AB’yi içten içe bir ‘düşman’ olarak görüyor. Bunun AB’nin muhtemel bölücülüğüyle açıklanır bir yanı yok; çünkü Batı’nın PKK’ya açık tavır alamamasının nedeni de Türkiye’nin kendisi. Altına imza attığımız Kopenhag Kriterleri’nin gereğini hâlâ yapmıyoruz ve yapmak da istemiyoruz. Böylece ortaya bir dizi karşılanmamış toplumsal talep çıkıyor ve aynı talebe dayandığını iddia eden bir terör örgütünün üzerine gidilmesi de zorlaşıyor. Kürtlerin Kürtçeyi öğrenme imkanlarının olmadığı bir ortamda, ana dili kampanyasına dayanarak siyaset yapmaya soyunan bir örgüte engel olmanın fazla bir meşruiyeti olmadığını takdir etmek için Avrupalı olmaya gerek yok.
AB karşıtlığının altında AB’nin bölücülüğü olmadığına göre sebep ne olabilir? Sebep tam da bu bölücülüğe imkan hazırlayan yönetim zihniyetinin korunmasıdır. Açıktır ki AB’nin temsil ettiği asıl tehdit halen yaşamakta olduğumuz devlet/toplum ve asker/sivil hiyerarşilerinin kırılması; bireysel hak ve özgürlük alanının genişlemesi; toplumsal tercih ve taleplerin siyasal alanda karşılıklarını bulmasıdır. Asıl reform zaten budur ve bu reform yakın gelecekte Türkiye’nin bütünlüğü açısından hayati bir önkoşul haline gelecektir.
Bugün bağımsızlık sloganları atanlar ülkeyi parçalanmaya ve sömürgeleşmeye götürüyorlar. Çünkü onların bağımsızlığı ancak devlet tahakkümüyle ayakta kalabilecek nitelikte. İçe kapanmacı hastalıklı bir ‘bağımsızlık’ uğruna Türkiye’yi otoriterleştirirken; gerçekte otoriter zihniyetin korunabilmesi için o bağımsızlığı istiyorlar. Bu proje karşısında AB gerçekten de ‘yakın ve açık’ bir tehdit, ama söylenen nedenlerle değil; demokratlaşmayı zorunlu kıldığı için.
18.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
e.mahcupyan@zaman.com.tr
|