‘Model ülke’
Türkiye’nin ‘model ülke’ olduğu veya olması gerektiği yönündeki tartışmalar dönem dönem ortaya çıkar. Bir ara Sovyetler Birliği’nin çökmesinin hemen ardından eski komünist Balkan ülkelerinin ve Türk cumhuriyetlerinin geçiş dönemlerinde, Türkiye, kendisinin model olduğu tezini işlemişti. Aslında o günlerde Türkiye’nin model bir ülke olabileceği tartışması konjonktürel olarak daha anlaşılabilir bir şeydi; zira, o sıralar Türkiye bugünkü gibi içi boşaltılmamıştı. Yolsuzluk o zaman da vardı. Ama, bugünlerde olduğu gibi, dünyaya müesseseleşmiş yolsuzluk ekonomisinin en mükemmel örneklerini sunacak kadar değildi.
Eski komünist ülkelerin o günkü ekonomik durumlarıyla mukayese edildiğinde, çok iyi bir ihracat hacmi ve potansiyeli bulunuyordu. Döviz rezervleri onlarla kıyaslanamayacak derecede iyiyidi. İzafi de olsa işleyen bir serbest piyasa ekonomisine sahipti ve kendi bölgesinde cazibe merkezi olması ihtimali güçlüydü. On yıllık gayretli bir çabanın ardından ülke bir dar boğazdan ötekine ve bir organize yolsuzluk örneğinden diğerine sürüklendi. Gelinen noktada, dünyanın en mükemmel organize yolsuzluk ekonomilerinden birini oluşturmayı başardık (!). Üstelik bunu adına demokrasi dediğimiz bir rejimin içerisinde gerçekleştirmiş olmamız, şüphesiz ki ayrı bir başarı öyküsü (!).
Bu arada toplumda genel kırılmalar, küskünlükler, geleceğe duyulan güvende ciddi erozyon ve toplumsal tahribatın her türlüsü yaşanıyor. Zaten kötü yönetimin yapışık kardeşi olan bütün bu sorunların ortaya çıkmaması düşünülemezdi. Bu şartlarda, Türkiye’nin model ülke olduğu tezini ortaya atması konjonktürel açıdan da olsa akla yatkın gelmiyor; çünkü bir yönetimin başkalarına model olabilmesi için ‘başarılı’ olmuş olması şart. Bugünkü manada ülkeler açısından başarı ise, mutlaka ve mutlaka kalkınma demek. Türkiye bunu sağlamış görünmüyor.
Ancak Türkiye’nin şanssızlığı cumhuriyetle birlikte ortaya konulan modelin yanlışlığından ziyade, Türkiye’de bir türlü kökü kazınamadığı gibi, giderek dünyaya ‘model’ haline gelen organize yolsuzluk ve kötü yönetimden kaynaklanıyor. Yoksa genel hatlarıyla biraz tarihin Cumhuriyet Türkiyesi’ne zorladığı biraz da cumhuriyeti kuranların başarılı öngörülerle sezinledikleri gidişatın sonucu olarak ortaya konulan Türkiye modeli hiç de yabana atılacak bir şey değildi.
Türkiye modelinde ortaya konulan laik–seküler model bu toplumu kendisiyle kavgalı hale getirmek için daha sonraki yıllarda ısrarla kullanılmasaydı, “Türk Müslümanlığı” denilebilecek bir idrak ve yorum üzerine inşa edilen bu seküler model tam bir başarı öyküsü olabilirdi. Üstelik bütün eksikliklerine ve zaman zaman bu kavramı kendi aşırı anlayışlarına esir etmek isteyenlerin zorlamalarına rağmen, bu konuda epeyce mesafe alındığı ortada. Ayrıca yeni modelin en önemli dış politika hedefinin ‘istikrar’ üzerine kurulduğunu unutup, bunu dünyayla ilgilenmemek daha doğrusu Batı denilen bir dünyanın dışındaki hiç bir şeyle ilgilenmemek haline getirmeseydik (ki, Atatürk bunu hiç bir zaman öyle anlamamıştı zaten), model daha anlaşılır olurdu. Ve dış politikada daha verimli hale getirilebilirdi. Bu kafa yapısı, uygulamada, yılgınlık ve Batı karşısında ezik karakterli diplomatlara dış politikamızı teslim etti. Bunun modelle alakası olmadığı halde... Ve hatta modele aykırı olduğu biline biline...
Öyle anlaşılıyor ki, Türkiye’nin sorunu, cumhuriyetle ortaya konulan modelin çerçevesinde değildi. Tam tersine, Osmanlı’dan çıkan ülkelerden petrol zengini olanlar (yani piyango kazananlar) bir tarafa bırakılacak olursa, Türkiye organize gruplar tarafından soyulduğu ve içi boşaltıldığı halde, hâlâ diğerlerinin (ki, buna Müslüman olmayan Balkan ülkeleri de dahil) bir veya iki gömlek önünde duruyor. Eğer bir de bu ülke doğru dürüst kadrolar tarafından doğru dürüst yönetilseydi... O zaman model tartışmasında çok daha öne çıkacağı aşikârdı. Kısacası Türkiye’nin sorunu modelinde değil, yöneticilerinde ve onların yönetim anlayışlarında...
18.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
h.unal@zaman.com.tr
|