Sanat / kültür / devrim
İnkılâp (ya da devrim) bir alt üst oluşu, radikal bir değişikliği, yepyeni bir görünüm kazanmayı ifade eder. Bu kavram siyaset dışındaki alanlarda pek kullanılmaz. Hele hele toplumsal hayat, örf, gelenek ve âdetler, sanat, kültür, müzik gibi alanlarda bir ani ve radikal bir değişiklik olamayacağı apaçık ortada. Bu alanlarda değişim hep yavaş ve tedricî olur, yukarıdan empoze edilen zorlamalara gelmez ve hep kendi dinamikleriyle gelişir.
Oysa Türkiye’de sanat hayatının önemli bir bölümünde (yani müzikte) radikal bir “inkılâp” teşebbüsü yaşandı 1920’li ve 30’lu yıllarda. Harf inkılâbı gibi, şapka inkılâbı gibi, bir musıki inkılâbı söz konusu oldu o yıllarda. Bunun için de bazı komisyonlara resmî görev verilmiş, yönlendirmeler olmuş, birtakım somut adımlar da atıldı.
Eğer bir sanat alanında radikal bir değişiklik yapılacaksa, niçin müzikte yapılıyor da, meselâ resimde veya mimarlıkta değil? Akla gelen ilk soru bu. Müziğe verilen bu önceliğin onun hitap ettiği kitleyle ilgisi olması muhtemeldir; çünkü müzik hem büyük hem de işlev olarak çok farklılaşmış kitlelere hitap eder. Dinî ve askerî müziklerin fonksiyonlarını ve hitap ettiği kitleleri düşünelim. Müzik, kolektif duygu ve coşkuların harekete geçirilmesi açısından belki de en uygun sanat dalıdır.
O takdirde de müziğin siyasi ve sosyal amaçlar doğrultusunda kullanılmasına şaşmamak gerek. 1920’li ve 30’lu yıllarda başlamak üzere, Ziya Gökalp’in fikirlerinin de güçlü etkisiyle, Türkiye Cumhuriyeti’ne en çok “yakıştığı” varsayılan müzik türü lehine bir kültür politikası güdüldü. Batılı bir toplum olma çabalarına paralel olarak makbul bir kültür vitrini oluşturmak için müziğin seçilmiş olması şaşırtıcı değil. Çünkü müzik dışındaki sanat alanlarında müziğin kolektif değiştirici potansiyeli yok. Kendini geçmişinden ayıran, bir sosyal ve siyasal kopuşu temsil etmek isteyen tüm siyasal rejimler müziğe müdahale etme yoluna gitmişlerdir.
Osmanlı geçmişinden kopma sürecinde Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk dönem yöneticileri de devraldıkları güçlü Osmanlı geleneksel müzik mirasına karşı yepyeni bir “Musıki İnkılâbı” harekete geçirdiler. Yeni cumhuriyetin sanat alanındaki en radikal, en uç tavrı da böylece müzikte ortaya çıkmış oldu. Toplumsal dönüşüm projesi insanların işitme duyusuna hâkim olmaya çalıştı sonuç olarak.
Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur romanında şöyle yazar: “Bir kültürün musıki anlayışı, zekâsını zamana en yüksek tasarruf şeklidir, bunun için de değişmesi zordur. Musıkimiz değişene kadar hayat karşısındaki vaziyetimiz değişmez.” Musıkinin değişmesinin, bambaşka bir şeye dönüşmesinin ve zamanla müzik konusundaki temel taleplerin ve estetik algıların Batı’ya yönelmesinin toplumu geçmişe bağlayan kültürel belleği zayıflatacağı düşünülmüştü elbette.
Bu da, sanırım, o dönemde kültür alanında doğru bir stratejik seçim yapıldığını gösteriyor. Diğer sanat alanlarını gözden geçirirsek bu türden gösterişli bir inkılâbın ancak müzikte yapılabileceğini görürüz. Örneğin, 20. yüzyılın başında Osmanlı İmparatorluğu’nda minyatür sanatı çoktan tarihe karışmıştı, resim ise yeni yeni gelişiyordu. Heykel hemen hiç yoktu. Mimarlık gibi diğer temaşa sanatları da (tiyatro, dans vs.) zaten Tanzimat’tan beri kendi kendine bir Batılılaşma çizgisine girmişti. Yani Osmanlı’dan Cumhuriyet’e hemen hemen olduğu gibi aktarılan köklü sanat dalı olarak bir tek musıki vardı. Tanpınar’ın dediği gibi, “hayat karşısındaki vaziyetimizi” değiştirmek için ise müziği değiştirmek gerektiği apaçık ortadaydı.
03.03.2002
Yazarımızın E-Postası:
c.behar@zaman.com.tr
|