İnsanın ontolojik mahiyeti üzerine
Muhyiddin ibn Arabî ve Bediüzzaman gibi âlimler, yaratılıştan bir ağaç şeklinde söz etmişlerdir. Bilindiği gibi, ağacın temelinde, onun tamamını şâmil ve âdeta onun ruhu hükmünde, Allah’ın Emir ve İradesi’nden gelen bir kanun ve ağacın tamamını, hem bu kanunla, hem de ağacın gelecek hayatını hey’et–i umumiyesiyle kendinde taşıyan bir çekirdek yatar. Bu çekirdekteki öz, sürekli neşv ü nema bulup açılarak ve gittikçe saflaşarak, yani “istifa”ya tâbi tutularak, meyvede kendine dönünceye kadar, kendisinden kök, gövde, dallar, yapraklar ve çiçekler yaratılır. İşte, bir ağaçta nasıl ağacın meyvesi ve ondaki çekirdek hem nihayet, hem de başlangıçtır; bunun gibi, varlık ağacının temelinde de, onun meyvesi olarak insan veya insanın mahiyeti yer almaktadır.
Temelinde mahiyet–i insaniye bulunan varlık ağacının kökleri yüce âlemlerdedir. Bu ağaç, ilk iki büyük ve ana dalını manevî ve maddî veya şehadet âlemleri olarak vermiş; şehâdet âlemi, bilâhare gökler ve yer olarak ikiye ayrılmış, gökler, o dalın meyveleri diyebileceğimiz melekler ve rûhâniyatla dolarken, yerde ise madenler, bitkiler ve hayvanlar, dal veya dalcıklar, yapraklar ve çiçekler olarak yaratılmışlardır. Bunların her biri, birbirlerine destek, menşe’ ve gıda olma vazifesi görmektedirler. Yaratılış ağacı, en mükemmel ve çekirdeği bütünüyle kendinde barındıran meyvesini insan olarak yer dalında vermiştir. İşte, nasıl çekirdekte bütün hususiyetleri, kökleri, gövdeleri, dalları, yaprakları ve çiçekleriyle bütün bir ağaç mündemiçtir; aynı şekilde, insanın mahiyetine de, bütün varlık ağacı, bütün hususiyetleriyle yerleştirilmiştir. Bu bakımdan, onun hem melekî hem şeytanî, hem semavî hem arzî, hem madenî, hem nebatî ve hayvanî yanları olduğu gibi, bütün bunların üstünde insanî yanı olarak iradesi, şuuru, benlik duygusu ve gelişmiş bir beyan gücü vardır. Nasıl herhangi bir kitabın manâsı, bir binanın, onu meydana getiren düşünce ve projesi, kitap ve binanın maddî şeklinden önce ve ona temel ise, manâ ve ruh da, her zaman maddeden öncedir; o, madde ile kalıp veya cisim giyer. Bu bakımdan, gerek bütün varlıkta, gerekse insanda, ruh ve manâ maddeye değil, madde, ruh ve manâya hizmet eder. Şu kadar ki, ruh ve manâ, dışta tecelli için maddeye muhtaçtır.
Ağaçta çekirdek tek, fakat meyve çok olur. Varlık ağacının meyvesi (insan) şuurlu ve irade sahibi olduğu için, bu “meyveler” arasında da derece ve mükemmeliyet farkları vardır. İşte nebîler, varlık ağacının meyveleri olan insanlar içinde en mükemmel olanlardır. İnsan mâhiyeti, “Peygamberler, aynı babadan gelen kardeşlerdir.” hadisinde ifade buyurulduğu üzere, sâfî olarak devam eden ve korunan, hattâ gittikçe saflaşan özünden Hz. Âdem’i, Hz. Nûh’u, İbrahim Âilesi’ni ve İmran Âilesi’ni, dört ana meyve, dört kol başı olarak vermiştir. İbrahim Âilesi Hz. Nuh’un soyundan gelirken, onun bir kolundan son olarak İmran Âilesi ve Hz. İsa, diğer kolundan ise, en nihayet son peygamber Hz. Muhammed (sas) gelmiştir. Dolayısıyla, mükemmelleşme Hz. Muhammed’le bitmiş, peygamberlerin fonksiyonu ve getirdikleri din de, yine O’nunla kemâle ermiştir. Şu halde, istifa silsilesinde Hz. Muhammed sonuncu halkayı teşkil etmekle, nebilerin ve dolayısıyla bütün insanların en mükemmeli, en sâfîsidir; aynı zamanda, mâhiyet–i insaniyenin en mükemmel temsilcisi olarak, varlık ağacının çekirdeği, bu ağaca vücud veren ana öz ve onun en mükemmel meyvesidir.
Peygamberlerin süzülmüş, tertemiz yapılmış ve bütün insanlık üzerine seçilmiş olmaları, onları her bakımdan diğer insanlardan farklı kılmaktadır. Bu da, onlarda en üst seviyede birtakım sıfatlar halinde tecelli etmiştir ki, bunlar da sıdk, emanet, fetanet, tebliğ, ismet (günahsızlık) ve bütün aklî–bedenî arızalardan uzak bulunmaktır. Peygamberlerin rûhî kuvvetleri gibi, hisleri, duyuşları, aklî melekeleri, hattâ, tam yerinde kullanılarak birer fazilet kaynağına dönüşen diğer kuvveleri de, diğer insanlarınkinden kat kat fazladır.
08.03.2002
Yazarımızın E-Postası:
ali.unal@zaman.com.tr
|