Müzik çok özeldir
Müzik çok özeldir elbette. Hem tek tek “ruhların” gıdasıdır, hem de büyük çaptaki kitleleri etkiler. Müzik, resim, heykel vs. gibi de değildir. Şöyle ki, ifade edeceği duyguyu iletmek için kendi doğal ortamı olan seslerden başka bir şeye, başka bir aracıya, dayanağa ihtiyaç duymaz.
Müzik her fırsatta etrafımızı kuşatır, faaliyetlerimize refakat eder. Eğlencede, seyahatte, dinlencede, duyguda, düşüncede, coşkuda, hayatın her anında musıki vardır. Bazı müziklere sadece dinlenmek ve rahatlamak amacıyla kulak verilir. Hatta bazıları sadece bir sesli dekor olarak vardır. “Ciddî” müzik türleri daha fazla dikkat ve konsantrasyon gerektirir elbette. Dinî musıkinin işlevi başka, askerî musıkinin (mehter, bando vs.) işlevi başka, dans ve eğlence müziklerinin işlevi bambaşkadır.
Müzik türleri sosyal hayatımızın çeşitli alanlarına da damgasını vuruyor. İbadete, eğlenceye, yeyip içmeye, çeşitli türdeki kutlamalara, seyahatlere, siyasi karar ve gösterilere hep müzik refakat eder. Bu bakımdan müziğin en yaygın, dolayısıyla da en “etkili” sanat dalı olduğu genellikle teslim edilir. Bir ülkenin kültür haritası içinde müziğinin özel bir yeri ve önemi var.
Eski Çin felsefesi metinlerinde müziğin toplumun aynası olduğu, onu temsil ettiği ve müziğin “yer ve gök arasında âhenk” olduğu söylenmesi boşuna değil. Bu âhenk yok olduğunda “Dünyada karışıklıklar olur ve müzik bozulur.” deniyor. Çünkü “Halkın seslerle bağlı olduğu bu düzen ile halkın idaresi arasında bir uygunluk vardır.” Aynı eski Çin metinlerinde yöneticilerin ahlâk ve dirayetiyle müziğin kalitesi arasında doğrudan bir ilişki bulunduğu, müziğin bozulmasının toplumun bozulmasının aynası olduğu da vurgulanır.
Musıki tek tip değil. Herkes aynı tür seslerden hoşlanıyor da değil elbette. Farklı kesim ve sosyal tabakalara mensup insanlar farklı farklı müziklerden hoşlanıyor, o müzikleri yapıyor, çalıyor ya da dinliyor olabilir. Bu farklı müzikler de zamanla o grupların bir tür sembolü haline gelebilir. Tango yirminci yüzyıl başında Arjantin’in başkenti Buenos Aires’in avam tabakasının, caz bir zamanlar Amerika’nın güney eyaletlerindeki zencilerin, Rebetika ise 1920’li yıllarda Yunanistan’a göçmüş Batı Anadolulu Rumların eğlence müzikleriydi.
Bugün dahi çeşitli kişi ve gruplar, çaldıkları ya da dinledikleri müzik türleriyle prestij veya sosyal statü kazanıyorlar. Bazı müzikler daha “yüksek” bazılarıysa daha “düşük” sayılıyorlar. Müzik türlerine, bilinçli veya bilinçsiz olarak sembolik ve siyasi değerler atfediliyor. Ve kim olursa olsun herkes şu ya da bu biçimde müzik dinliyor. Müziğin dışına çıkmak olanaksız. Müziğin hitap etmediği kimse yok.
Bu da müziği gerçekten eşi bulunmaz bir siyasi müdahale aracı haline getiriyor. Müziğin kültür haritası içinde kritik bir konum işgal etmesi boşuna değil. Çeşitli iktidarlar müziği denetleyerek veya yönlendirerek insanların zihinlerine ve tercihlerine hakim olabilecekleri zehabına kapılmışlar zaman zaman. Yani doğrudan doğruya siyasi amaçlarla kullanılmış çeşitli müzikler. Millî marşların vatanperverlik duyguları uyandırması normal addediliyor. Türkiye’de sanat alanında yapılmış tek “inkılâbın” musıkiyi konu almış olması da hiç şaşırtıcı değil. 1960’lı yıllarda Çin’deki meşhur kültür devrimi sırasında geleneksel Çin operası “devrimci duyguları” körüklemek için kullanılmış. Her zaman “resmî” ve “gayri resmî” (Bu her ne demekse!) müzikler olmuş. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Türkiye’de de her seçim döneminde her siyasi partinin kendine özel bir müzik seçmesi ve kendini bu müzikle sevdirmeye çalışması da boşuna değil.
Bu açıdan da, milattan beş–altı yüzyıl öncesine ait Çin Konfüçyüs felsefesi metinlerinin sözünü ettikleriyle, bugün arasında değişen pek bir şey yok.
10.03.2002
Yazarımızın E-Postası:
c.behar@zaman.com.tr
|