Mekke’deyiz
Mekke’de karşılaştığımız arkadaşlarımızdan Selçuk Bey İngiltere’de Veliaht Charles’ın, Türklerin teröre bulaşmadığını, Müslümanlığın uygun yaşanış şeklinin Türk Müslümanlarında olduğunu ifade etti. Yeni Müslüman olan bir İngiliz demiş ki: ‘Biz İngiliz Müslümanlarla toplanıyoruz. İslamiyet’i kökten öğrenelim diye Arapça öğrenmek için Arap ülkelerine gidiyoruz. Ama oradan, tasavvufa karşı, ehl–i sünnete tam uymayan anlayışlarla dönüyoruz. Ama Osmanlı her şeyi dengeli götürmüştü. Bundan sonra Türkçe de öğrenelim ve İslamiyet’i Türk alimlerinden doğru olarak anlamaya çalışalım.” Mısır’dan gelen arkadaşlar, Hocaefendi’nin Arapçaya çevrilmiş eserleri hakkında El Ehram gazetesinin en çok okunan köşe yazarı meşhur fikir adamlarından Ahmet Behcet’in çok güzel yazılar yazdığını söylediler. İngiliz sağlık eski bakanlarından Frank Dobson’un oğlu Ahmet Dobson iki–üç seneden beri Müslüman, Müslüman bir kızla evli. “Terörle İslamiyet’in alakası yok.” diyen ceketli, kravatlı birisi. Tony Ben de eski başbakan ve bakanlardan. Şimdi ise İşçi Partisi milletvekilleri ve ileri gelenlerinden. Bunun iki kızı Müslüman ve Müslümanlarla evli. Torunları da Müslüman. Bu zat Müslümanların aleyhine olan her şeye karşı.
Hollanda’dan gelen bir arkadaş Hacer’ül–Esved’i öperken para çaldırmış. Hırsızlar biraz riyal bırakmış. Mehmet Altan Bey bu kişilerin, yoklayıcı, sıkıştırıcı, göz kapatıcı, çalıcı ve çalınanı üzerine alıp götürücü olarak büyük gruplar halinde çalıştıklarını söyledi. Hatta emekli bir emniyet mensubunun şu ilginç hatırasını aktardılar: Emniyet mensubu Kabe’de vazifeliyken uzun boylu ve şişman bir kadını yakalamışlar. Kadın bağırıp çağırarak ‘Haram, bana el süremezsiniz!’ demiş. Ama saçından tutup götürürlerken bir taraftan üzerindekileri atmaya çalışıyormuş. Polisler arkadan dökülenleri toplamışlar. Neredeyse bir kucak dolusu olarak bunları getirmişler. Aramada kadının üzerinden daha başka kıymetli şeyler de çıkmış. Kadını bir odaya kapatmışlar. Çırılçıplak soyunup “Bana tecavüz ediyorlar.” diye bağırıp iftiraya başlamış. Sonra kadın polisler meseleye el atmış. Sorgulamada kendisine tavaf için kaç defa dönülmesi gerektiği sorulunca “10 defa” demiş. Bu çok bulununca “5 defa” demiş. Halbuki “Buraya niçin geldin?” sorusuna “Allah’ın evini tavafa.” demiş olmasına rağmen tavafı hiç bilmediği ortaya çıkmış. Emniyet mensupları bu kişilerin büyük bir hırsızlık şebekesi olduğunu söylüyorlar.
Müezzin mahfilinin altında ikindi namazını kılmak için beklerken yanıma üç ihramlı zat geldi. Yaşlı olanları çok dikkatli olarak bana bakmaya başladı ve nereli olduğumu sordu. Kütahyalı olduğumu söyledim. Önümde zemzem duruyordu. Susadığını söyledi. Bir bardak doldurup verdim. Hemen yanımdaki “Kütahya’dan Şerafettin’i tanıyor musun?” dedi. “Kartal mı?” dedim. “Evet” dedi. Ben de “Tanıyorum” dedim. Meğer Çoranovisli Ali Çavuş’un oğlu imiş. Üstad’ın yanında Ruslarla savaşan genç talebenin oğlu. Çok sevindim.
Şu anda bölük pörçük alem–i İslam’ın ve perişan haldeki Müslümanların durumuna bakıp hayıflanmamak mümkün değil. Sahipsiz ve başsız koca bir vücut ne olacak? Üzülüp duruyorsunuz. Ama elden ne gelir? Maddi ve manevi olarak sahip olduğu hazinenin ve gücün aslında farkında olmayan koskoca bir alem.
Akşam namazından sonra Kabe’den ayrılmak istedik. Fakat bir arkadaşımız tavaftan henüz dönmedi. Bekliyoruz. Kabe’deki vazifeliler Allah için eskiye göre çok kibar ve yumuşak davranıyorlar. Bir terslik olmazsa kimseyi incitmemeye çok dikkat ediyorlar. Ya o fıtrattakiler seçilmiş veya yukarıdan “böyle davranılacak” diye emredilmiş. Allah razı olsun, huşunet görmeden, yolu da tıkamadan ayrılmaya gayret ettik. Fakat çıkmak mümkün değil. Otobüs durağına kadar yatsı namazı için cemaat doldurmuş. Kan ter içinde kaldık, bir ara İhsan Kasımi ağabeye rastladım. Bana “sabır” tavsiye etti. Otellerin önüne gelince yatsının farzına duruldu. Önümüzde kadınlar vardı. Gidecek hiçbir yer yoktu. Mecbur biz de durduk. Sonra o namazı iade ettim. Dağ gibi oteller dikilmiş. Belki onları yıkmak zorunda kalacaklar. Çünkü çoğalan Müslüman sayısı Kabe çevresinin daha da genişlemesini gerektiriyor.
Zar zor otobüsün yanına geldik. İnsanlar yığılmış; fakat hareket edemiyorlar. Bir saate yakın bekledik. Şoförler laf dinlemiyor. Onlar da emir bekliyorlar. Uzun ve sıkıntılı bir bekleyişten sonra yığılan yolcular bu eski arabanın kapısından içeriye birbirini ite kaka girmeye çalıştı. Biz zor binebildik. Ama binmek için hâlâ çırpınanlar var. Fakat arabalar yine hareket etmiyor. Epey zaman sonra hareket başladı. Acaba devamlı hareket halinde Mekke’de dolaşan trenlerle bu sıkıntı giderilemez mi?
12.03.2002
Yazarımızın E-Postası:
a.aymaz@zaman.com.tr
|