Roma’yı bırak İstanbul’a bak!
İtalyan polisinin Galatasaraylı futbolculara yaptığı kötü muamele haklı olarak Türkiye’de sert tepkilere yol açtı. Bunların içinde en anlamlı olanı Dışişleri Bakanı İsmail Cem’in gösterdiği tepkiydi. Cem, yaptığı açıklamada mealen “İtalyan polisinin bu tutumu Mussolini döneminden kalma faşist polisi andırmaktadır.” dedi.
Bunun üzerinde bir parça duralım.
Bir kolluk kuvveti olarak polisin görev ve salahiyetleri ile bunu aşan tutumları, bütün dünyada sorun teşkil ediyor. Demokratik ülkelerde –hiç değilse görünürde– polisin, genel olarak kendisine yasalarla tanınmış çerçeve içinde kalmaya çalıştığı söylenebilir. Yabancılara, özellikle Cezayirlilere karşı tutumu dolayısıyla yasa ile polisin görev ve salahiyetleri biraz daha genişletilmek istendiğinde Fransa’da bir anda bir milyon insan yürüdü, hazırlanan tasarıya tepki gösterdi. Tabii tasarı yasalaşmadan geri çekildi.
Batı’da kendi halkına karşı yasal sınırlar içinde kalmaya çalışan polisin, sıra yabancılara geldiğinde bu sınırları unuttuğu, sert ve aşırı muamelelerde bulunduğu bilinen bir gerçektir. İtalyan polisi de muhtemelen maçın berabere bitmesi ve tartakladığı futbolcuların ‘yabancı olması’ gibi psikolojik nedenlerle bu kötü muameleyi yapmış olabilir. Her halükarda tepkiyi hak edecek bir tutumdur.
Fakat İtalyan polisini “Mussolini döneminden kalma faşist tutum”la suçlarken, Türkiye’de öteden beri ve üstelik tam bugünlerde bazı polislerin kendi yurttaşlarına karşı nasıl bir tutum içinde olduğuna bakmak gerekir.
Üç haftadır okullarına alınmayan imam hatipli kızların çekmediği eziyet kalmadı. 13 yaşındaki çocukların bileklerine kelepçeler takıp sürüklemenin ‘teamüllerde yeri’ olsa bile temel hak ve özgürlüklerin korunduğu medeni bir ülkede yeri var mı? Hangi amaçla, nereden ve kim tarafından verildiği bilinmeyen bir emirle kızları başörtülerinden dolayı meydanlara dökenlerin, peruk takıp takmadıklarını anlamak için öğrencilerin saçlarını tutup kaldıranların, peruklu halde bile okulun kapısından içeri sokmayanların hangi dönemi referans aldıklarını sormak lazım.
Çok daha kötüsü ve ibret verici olanı, gözaltına alınan küçücük kızların, koskoca İstanbul’un bilmedikleri mekanlarında bırakılıp terk edilmesidir. Dünyada görülmüş şey değil: Gözaltına alınan küçücük kız çocukları, okullarından ve evlerinden onlarca kilometre uzakta adı sanı duyulmamış semtlerin tenha sokaklarına terk ediliyor; hem de saat 21–22 sıralarında, yani karanlık iyice çöktükten sonra. Yapayalnız, tek başlarına kalan çocukların bir kısmının üzerlerinde ailelerini telefonla arayacak paraları dahi yok. Kime başvuracaklarını, nereye gideceklerini, evlerine nasıl döneceklerini bilemeden böylece kalakalıyor, yerlere çömelip hüngür hüngür ağlıyorlar.
Bunların tek suçu, inandıkları dinin emirlerini yerine getirmek üzere başlarını örtmeleri. Ortada hiçbir yasa veya anayasa maddesi yokken, bir yönetmelikle kaç temel hak ve özgürlük aynı anda çiğneniyor, yüzbinlerce ailede yürek yakıcı dramlar yaşanıyor.
Haftalardır İstanbul’da ve herkesin gözü önünde yüzlerce kız öğrenci her türlü hakarete maruz kalıyor, jop yiyor, emniyet amiri öğrenci velilerine “kendinizi ne b... sanıyorsunuz?” diyor.
Bu manzaralar 2002 yılının Türkiye’sinde yaşanırken, çifte standarda bakın!
İtalyan polisi futbolcuları tartakladı diye kıyamet koparanlar, bu trajedilerin hiçbirini görmüyor.
16.03.2002
Yazarımızın E-Postası:
a.bulac@zaman.com.tr
|