Ana Sayfa Haberler Ekonomi Dış Haberler Politika Kadın-Aile Kültür-Sanat Televizyon Spor Yazarlar Yorumlar Çizgi-Yorum
   Akademi Bilişim Çocuk Eğitim Otomobil Röportaj Strateji Tüketici Masası Okur Hattı

 Bölge Haberleri


 Reklam
 Künye/İletişim
 English
 Basın Özetleri
 Abonelik
 

Site editörüne her türlü eleştiri ve önerinizi iletebilirsiniz; m.sakin@zaman.com.tr

 
Arama

 Arşiv

 

CEM BEHAR



Yazarımız yıllık izindedir

Yazarımız yıllık izninin bir bölümünü kullandığından dolayı yazısını yazamamıştır.

17.03.2002

Yazarımızın E-Postası: c.behar@zaman.com.tr





AHMET SELİM



Batı öyle, biz böyle!

Kanunîlik, pozitif (mer’î) hukukla ilgili bir kavram. Kanun, mer’î (pozitif) hukuka uygun da olabilir, uygun olmayabilir de. Yani; hukukîlik, kanunîliğin üstündedir.

Kanun, hukuka uygun olmalıdır; ama bu da yetmez. Hukuk, adil olmalıdır. Adalet kavramı, hukuk kavramının üstündedir. Bununla da bitmez. Ord. Prof. Ali Fuat Başgil’in dediği gibi, “adalet” kavramı özde eşitliği ifade eder ve “hakkaniyet” kavramı onun üstündedir. Yani, en üstte “hakikat ve hakkaniyet” duygusu vardır, meşruiyetin ve medeniyetin tezahürü ona bağlı olarak gerçekleşir. Hukuk felsefesinde bu bahis enine boyuna incelenir. Hayatın bütününü saran her türlü mantıkî etik, estetik icapların bu bahisle ilgisi vardır.

Hakikat ve hakkaniyet duygusu (sevgisi) bir toplumda yerleşmemişse, yahut zaafa uğramışsa, işiniz zordur. Yakın tarihimizin yakın bölümünde, bizim bu duyguyu (sevgiyi) eskisi gibi yaşadığımızı söylememizi zorlaştıran birçok belirti var. Ve beni en çok bu üzüyor. Siyaset, ekonomi, hukuk, hepsi bir yana; hakikat ve hakkaniyet duygusunun, günlük hayatın akışı içinde nisbî olarak çok zayıfladığını görmek, “sivil toplum” ruhu açısından, ciddi bir medeniyet probleminin varlığını düşündürecek kadar önemlidir. Bencilliğin, insafı kuruttuğu noktada; medeniyetin kökleri de kurur.

... Galatasaray–Roma maçını ve sonrasını, o gece hayret ve dehşetle seyrettik. Bizim oyuncularımıza; rakip takımın oyuncuları saldırıyor, yöneticileri saldırıyor, Roma’nın güvenlik güçleri saldırıyor! Kimse farkında değil: Bu manzara, seyircinin sahaya inmesi için son derece davetkâr çizgiler taşıyordu. Seyrederken adeta paniğe kapıldım. Orada öylesine şoven bir hiddet ve şiddet vardı ki, bir elektrik atlamasıyla seyirci sahaya inebilirdi. 10 binlerce insanın ortasında güvenlik güçleri 10–15 kişiyi korumuyor da hasım ve hedef alıyor ise, orada her şey olabilir. Bunu da bu işlerle biraz ilgili olan herkes bilir. Polis tünelde, odada taciz etmiş, tartaklamış; o kadar önemli değil. Asıl tehlike, tribünlerin önünde yaşandı.

Avrupa’nın ruhunu ve şuuraltını bizimkiler bilmiyor. Onlar, bazı şartlar tamamlandığında en akla gelmeyen rezaletleri hem de faziletmiş gibi gerçekleştirebilirler. Çok ciddi olarak korktum.

... İsmail Cem, kendisinden beklemediğim bir aktivite gösterdi. Türkiye, varlığını çabuk hissettirdi. Meselenin teselli verici tarafı burasıydı.

... Galatasaray, UEFA Kupası’nı ve Süper Kupa’yı kazanmış bir Türk takımı. Futbol, endüstriyel bir sektör olmuş. Bir Avrupa takımının tek oyuncusu, Galatasaray’ın bütün futbolcularından daha pahalı. Türkiye’nin ekonomik durumu malum. Peki bu Galatasaray’ın Avrupa şampiyonu olması hangi mantıkla izah edilebilir? Hadi bir defa tesadüfen oldular diyelim; yine geliyorlar gibi! On futbolcuları satılmış, borç içindeler, karizmatik hocalarını kaybetmişler, halen üç oyuncuları sakat; nasıl oluyor bu?! Hasan Şaş diye bir adam var; benzeri görülmemiş bir futbol kabadıyısı! Basıyor, dönüyor, çalımlayıp geçiyor; karşısındaki futbol devleri, sakladığı topu sadece seyrediyor. Tuhaf bir güven var bu takımda. Bütün gücünüzle bastığınız zaman genelde takımlar siner ve tehlikeli olmaktan çıkar; Galatasaray sinmiyor... Avrupa’daki görüntü bu ve bu görüntü onları çıldırtıyor. (Onlara ters gelen şeyin ne olduğunu anlatabilirim; ama şimdi sırası değil.)

... Ve efendim, Galatasaray’ın Trabzonspor maçı ertelenince diğer kulüpler ayağa kalkıyor, Futbol Federasyonu’nu Galatasaraylı olmakla itham ediyor! “Panathinaikos başarılı olursa Yunanistan’ın Türkiye’yi geçmesi” ihtimalinden söz edildiği şartlarda, Roma’da linç tehlikesi geçiren ve birkaç gün sonra yine bir Avrupa takımıyla karşılaşacak olan Galatasaray’ın “erteleme” yoluyla “iltimas” gördüğü söylenebiliyor! İnsaftan eser yok.

İşte “hakikat ve hakkaniyet duygusu”nun içimizde ne hale geldiğini gösteren dramatik bir olay. Vesilenin basit olması, anlamdaki vahameti hafifletmez. Bazen bir şeyde her şeyin izahı vardır.

17.03.2002

Yazarımızın E-Postası: a.selim@zaman.com.tr





M. NEDİM HAZAR



Sert vurmayın kaleci küçük!

Banka soygunları bile bize artık sıradan gelmeye başlamıştı. Millet olarak müthiş bir ‘etkilenme’ zaafımız var. İyi–kötü ne yapılırsa yapılsın kısa süre içerisinde furyaya dönüşüyor. Belki kamera odaklı bir sosyal yaşamın etkisi altında olduğumuzdandır, bilemiyorum. İntihar furyaları, seri kapkaç hadiseleri, Başbakanlık önünde yapılan protestolar ve hatta kuyuya düşen çocuk serileri. İnanılmaz bir benzeşme, bir tekrariyet var. İşin tuhaf kısmı, ilk birkaç olaya gereğinden fazla ilgi gösterip, abartmalar ile yapılan yayınlar, kısa süre sonra başka ilginç ve sansasyonel olay peşine düşüyor.

İşte Roma–G.Saray maçı sonrasında yaşananlar bu açıdan ülkemize ‘ilaç’ gibi geldi. Birkaç gün önce yapılan banka soygunlarını sayfalarca hacimle yayınlayan gazeteler için yeni banka soygunları bile cazibesini yitiriverdi. Şimdiki konumuz Batistuta ve Lima. Hani şu, bizim ekmeğimizi yedikten sonra, İtalya’da top oynayan nankör futbolcu! Olaylar o kadar abartıldı ki, medyamız sayesinde işi yeni bir ‘Apo gerginliği’ne dönüştürmeyi başardık. Dışişleri Bakanı’mız belki de bu medyatik gürültünün etkisiyle basın toplantısında İtalyan polisinin tutumunu ‘Mussolini’ vurgusuyla faşizanca nitelendirdi. Cem’e cevap İtalyan medyasından geldi: ‘Önce kendi ülkenin polisine bak!’ 13 yaşındaki öğrencilerin kelepçelendiği, coplandığı resim karelerinin gazete sayfalarını süslediği bir dönemde böylesi bir cevaba doğrusu bir şey demek pek mümkün değil.

Aşağıdaki satırları yazmadan önce belirtmek faydalı olacak: G.Saray’ın Avrupa platformunda ülkemize kazandırdığı başarılar ve temsili değil küçümsemek, takdir edip can–ı gönülden alkışlayanlardanız. G.Saray’ın oynadığı futbol, yıllardan beri uluslararası düzlemde ‘ezik’leri oynayan Türk insanı için kendimize güven vesilesi oldu. Ülke olarak AB’ye girmek için kendi kendimizi yiyip bitirirken, futbol alanında yıllardan beri Avrupalıların arasındayız. Belki de bu yüzden, yani sosyal olarak bizi aralarına almaya yanaşmayan Batılılar, futbol ile aralarına girmemizi, üstelik yapılan mücadelelerden galip olan taraf olarak çıkmamızı içlerine fazla sindiremiyorlar. 15 yıl öncesini düşünün lütfen. Liverpool, Barcelona ve Roma ile aynı grupta mücadele edecek olsak, gazetelerimizin manşetleri: ‘Mayın tarlasına düştük’ olmaz mıydı?

Meselenin bir yönü bu. Ancak bir de bizi ilgilendiren ve ısrarla kendimizi sorgulamaktan kaçındığımız bir yönü daha var.

Malum; futbol bir erkek oyunudur. Ancak sahada ve ayakla oynanan bir oyundur futbol. Ayaklarınızı saha dışında, ağzınızı da saha içinde çalıştırırsanız olay futbol olmaktan çıkar.

Sanırım iki sezon öncesiydi. G.Saray’ın G.Antep ile yapacağı maç federasyon kararıyla seyircisiz oynanıyordu. Maçı izlemek için tribündeki yerimizi aldık. Maç başladıktan sonra duyduklarımıza inanamamıştık. Meğer, 20 bin taraftarın oluşturduğu ses perdesinin altında neler yatıyormuş! Futbolcuların en galiz küfürleri birbirlerine savurmaları, bağırıp çağırmalar, bilumum çirkeflikler, en sıradan mahalle maçında bile olmayacak cinstendi. O zaman anladım ki, ülkemizde sportif başarı sadece oyunu kurallarıyla oynayarak elde edilmiyor. Geçtiğimiz sezon Konya Kombassanspor’un başına gelenler hâlâ hatıralardaki tazeliğini koruyor. Bugün İtalyan polisinin futbolcularımıza yaptığı insanlık dışı muameleye öfkemiz ağzımızda tepki gösterirken, Anadolu’da her hafta yaşanan ve Roma’daki görüntülerin, çok ‘masum’ kaldığı görüntüleri hep görmezden gelmedik mi?

Necati Kola’nın bugünlerde piyasaya çıkan ve okudukça kahkahalarıma hakim olamayıp ‘işte biz buyuz’ dediğim ‘Bi Vurdum Gol Oldu’ isimli kitabında ‘Mahalle maçı geyikleri’ başlıklı bir bölüm var. Bu bölümdeki ‘Kaleci küçük, abanmak yok’ alt başlıklı kısımdan:

‘Bazen yeterli sayıda emsal oyuncu olmaz. Sayının bir şekilde tamamlanması gerekiyordur. Kaldırıma oturup, içinden ‘acaba beni de oynatırlar mı’ diye düşünen küçük çocuklara gün doğar. Yalnız bu çocuklar genellikle kaleye geçirilirler. Bu esnada büyük çocuklar birbirlerini uyarmadan da edemezler: Oğlum kaleciler küçük. Kimse abanmasın. Sert şutla atılan goller sayılmayacak.’

Roma’da başımıza gelenler de buna benziyor. Kendi ülkemizde, attığımız sert şutlar ve abanmalarla küçük kaleci çocukların yüzünü gözünü dağıtırken futbol etiği, fair play falan umursamıyoruz da, Batistuta, Emre’nin karnına yumruğu geçirince, ‘abanmak yok, kaleci küçük’ deyiveriyoruz.

17.03.2002

Yazarımızın E-Postası: n.hazar@zaman.com.tr





ETYEN MAHÇUPYAN



Altın yaldız günleri

Avrupa Birliği’ne alternatif arayışları, zihniyetsel çevreye uyum sağlayamayan ülkelerde milliyetçiliğin nasıl da bir ideolojik hastalanma haline dönüşebileceğini ortaya koyuyor. Bazıları AB’nin sanki sırf bize inat olsun ve Türkiye bölünsün diye demokratik normları şiar edindiğine inanacak hale gelmiş. Biraz daha zorlarsak AB’nin kurulmasını neredeyse Türk karşıtı genel bir projenin parçası olarak algılayabileceğiz. Bu hastalıklı ruh hali AB’nin kendisi için koyduğu normların bile pazarlığa açık olduğu sanısına ve AB üyeliği karşısında taviz almamız gerektiği görüşüne neden oluyor. Meclis Başkanı İzgi “AB’nin belki seçeneği Türkiye’dir; ama Türkiye’nin seçeneği AB dışında başka alanlarda da olabilir.” buyurmuş. Dünyanın zihniyetsel, ideolojik ve kurumsal dinamiğinin nasıl değişmekte olduğundan bu denli bihaber bir bakışın ‘milli’ olanı araması başlı başına bir handikap. Çünkü Türkiye’nin AB dışında sayılan seçenekleri, aynı zamanda zihniyetsel, ideolojik ve kurumsal yenilginin de ifadesi. O seçenekler demokratlaşamayan; açık toplum olmayı beceremeyen; ve bu yüzden de kendi güdük otoriter dünyasında sanal çözümler peşinde koşan bir ülkeye işaret ediyor.

Tayyip Erdoğan’ın da belirttiği gibi; asıl olan AB üyeliği değil, AB kriterlerinin yerine getirilmesidir. Nitekim günümüzün ‘millici’ cereyanındaki içsel korkular da AB’nin kendisinden değil, AB üyeliğinin ima ettiği değişim karşısındaki aczden kaynaklanmaktadır. Türkiye pazarlığı yanlış noktada arıyor: AB’nin demokratlık normları konusunda pazarlık alanı yoktur. İsterseniz topluluğa girmezsiniz olur biter. Kimse bizi ille de AB üyesi olalım diye zorlamıyor. Dolayısıyla eğer üye olmak istiyorsa Türkiye demokratlaşmayı becermek zorunda. Asıl pazarlık imkanı da zaten o noktadan sonra başlıyor: Aday ülkelerin yakın tarihi, bu dönemeci geçen ülkelerin çok daha esnek bir süreç oluşturabildiklerini ortaya koyuyor.

Kısacası AB üyeliği Ecevit’in sandığı gibi “kopara kopara alınacak bir hak” değil; çünkü bu üyelik kendini değiştirmeyi kabul etmeyen hiçbir ülkenin hakkı değil. “Kopararak” alınacak bir hak olduğunun düşünülmesi ise; Ecevit’in bu olayı güreş müsabakası terimleriyle anlamaya çalıştığını akla getiriyor. Hak kavramı üzerinden üretilen bakışların diğer veçhesi de ‘onur’lu bir biçimde AB üyesi olmak gerektiği. Örneğin İzgi ‘Türkiye’nin AB’ye kendine kabul ettirilmiş isteklerle değil, onuru ile gireceğini’ belirtmiş. Yani Türkiye, AB normu olduğu gerekçesine sığınarak demokratlaşmayı reddedecek; ve otoriter zihniyeti sürdürmeyi ‘onur’ telakki edecek! Daha doğrusu milli bir onur imgesi etrafında oluşacak kaba milliyetçilikten hareketle, var olan sistem devam ettirilecek...

İzgi’nin MGK Genel Sekreteri’nin sözlerini değerlendirmesi ise şöyle: “Sayın Kılınç ‘Biz büyük bir devletiz... Her türlü isteği kabul edecek bir devlet, millet değiliz’ demiştir.” İzgi bu sözleri yerel bir gazete tarafından kendisine verilen ‘Yılın Altın Adamı’ ödülünü alırken söylemiş. Bugünler millici hamasetin kişileri altın yaldıza boyadığı günler; ama aynı zamanda ufak fiskelerin bile bu yaldızı yere döktüğü günler. Onun için de sürekli yeniden yaldızlanmak; hak ve onur diyerek hastalığı gizlemek lazım. Kolay iş değil... Ama demokratlığı hazmedemeyen bir milliyetçiliğin işinin bundan sonra kolay olacağını kim söyledi?

17.03.2002

Yazarımızın E-Postası: e.mahcupyan@zaman.com.tr





ALİ H. ASLAN



Cheney ziyareti ve üçüncü boyut

Amerika’da ‘Alan Greenspan konuşunca, herkes dinler’ derler. Gerçekten de uzun yıllardır Merkez Bankası’nda ‘para dümeni’ni elinde tutan bu Musevi asıllı yaşlı kurta sadece Amerikalılar değil, tüm dünya piyasaları kulak kesilir. Aynı lafı bize uyarlarsak, herhalde şöyle diyebiliriz: ‘Türkiye’de paşalar konuşunca, herkes dinler’. Ülkemizde ‘devletin dümeni’ni kimin tuttuğunu bilen yerli yabancı herkes; bol yıldızlı generaller, hassaten de Genelkurmay Başkanı konuştu mu, pür ‘dikkaaat’ kesilir.

Washington’da Türkiye’yi yakından takip edenler, son zamanlarda bizim paşalara öylesine dikkatle kulak veriyorlar ki, Greenspan’in bile ne dediği umurlarında değil. Başkan Yardımcısı Dick Cheney’in demokratik teamülleri altüst ederek Irak müzakerelerinde Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu’yla görüşmek istemesi, bu nedenle gayet iyi anlaşılıyor.

Konumuz, Bush yönetiminin pragmatizmde sınır tanımayan, ‘musluğun başını tutanlara endeksli’ dış politikası değil tabii. Konu, Türkiye’de hem muslukların, hem de musluğun başını tutanların son zamanlarda ABD’ye fena halde sorun çıkarıyor olması. Musluk deyince aklınıza Irak da geldi değil mi? Hani şu ABD ambargosu sebebiyle petrol boru hattı musluklarını kapalı tutarak milyarlarca dolarlık zarara uğradığımız Irak. Ben de tam oraya gelecektim zaten...

Ecevit’in Amerika ziyareti öncesinde devlet büyüklerimizin hep bir ağızdan Irak’a askeri müdahaleye karşı çıkmaları bile Washington’daki ‘İş ciddiye binince Türkler bize gerekli desteği verir’ beklentisini kıramamıştı. Fakat yumurta kapının ağzına dayandıkça, Türklerin, hele Genelkurmay’ın ‘La deyip illallah dememeye’ niyetli olduğu anlaşılmaya başlandı. Cheney’in telaşı da bundan. Hadi Amerikalılar hükümeti ‘IMF kredisi’ kozuyla ikna ettiler diyelim. Orduyu nasıl ikna edecekler? Hele arkasında bunca kamuoyu desteği varken ve memlekette Amerika’ya güvensizlik had safhaya ulaşmışken?!.

Devletin zirve organlarından Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği’nin başındaki Orgeneral Tuncer Kılınç tarafından geçen hafta sarf edilen sözler, Washington’da endişeleri daha da derinleştirdi. Tek boyutlu düşünenler, bu sözleri ordunun AB karşıtlığının bir delili olarak görebilir. Çift boyutlu düşünenler, ABD–İsrail ekseni mi, AB ekseni mi tartışmasının bir parçası gibi değerlendirebilir. Ben ise sizi ‘üç boyutlu’ düşünmeye davet ediyorum: Aslında o mesaj topyekün ‘Batı’ya, öncelikle de ABD–İsrail eksenine verilmiş bir mesajdı. Neden mi?

Devletteki baskın kanaate göre, ne Avrupa, ne Amerika ve ne de İsrail aslında Türkiye’nin AB üyesi olmasını istemiyor. Avrupa’nın kültürel ve ekonomik sebepleri var; ABD–İsrail’in ise ‘dümeni’ AB’ye kaptırmama kaygısı. ABD, Türkiye’nin neticede Avrupa’ya alınmayacağını bildiği için, AB sürecini destekliyormuş gibi yapıyor. Kürt, Kıbrıs, Türk–Yunan, insan hakları konularında doğrudan yapamadığı baskıları AB üzerinden gerçekleştiriyor. AB rolüne dünden razı, çünkü bu sorunlar Türkiye’yi dışlamak için tükenmez bir gerekçeler denizi.

Tuncer Paşa, İran ve Rusya alternatifini ortaya atarken aslında en az AB kadar, AB üzerinden oynayan ABD’ye de mesaj verdi. Yani ‘Avrupa sana söylüyorum, Amerika sen anla’ dedi. ‘Şer ekseni’ndeki İran’la yakınlaşmayı telaffuz etmek, aslında Amerika’ya ‘ben senin şer tanımına katılmıyorum’ demektir. Aynı mantık silsilesi, ‘Irak’taki mevcut durum ABD ve İsrail için şer olabilir, ama Türkiye için değil’ noktasına götürüyor. Daha geniş perspektiften topyekün Batı’ya şu söyleniyor: ‘Türkiye bağımsız bir ülkedir ve kendi milli çıkarları doğrultusunda istediği yöne hareket etmekte özgürdür’. Tabii bu muvazaalı serzeniş, illa İran–Rusya–Çin istikametine kayılacağı anlamına da gelmiyor.

Türk devleti açısından ‘en büyük şer’, Irak’ta bağımsız bir Kürt devletine kapı açacak bir şeyler yapılması. Ne ABD, ne İsrail ne de Avrupa’ya bu konuda güvenilmiyor. Kürt bağımsızlık hareketinin gizli bazı anlaşmalarla PKK merkezli olarak meşrulaştırılmak istendiği düşünülüyor. ABD Büyükelçisi Robert Pearson’ın Tuncer Paşa’nın beyanın ardından ‘mesajı aldığını’ göstermeye çalışırcasına PKK aleyhine konuşması dikkat çekiciydi.

Genelkurmay’ın gerek Irak harekatına, gerekse Afganistan’daki Barış Gücü liderliğine isteksizliğinin altında artık ‘bedavadan’ ve ‘taahhüt almaksızın’ Amerikan çıkarlarına hizmet etmeme düşüncesi yatıyor. Henüz kartlar tam oynanmadı ve karşılıklı kozlar var. Bakalım iki müttefik, Türkiye ve Amerika, bu kritik dönemi nasıl atlatacak?

17.03.2002

Yazarımızın E-Postası: ah.aslan@zaman.com.tr





SELÇUK GÜLTAŞLI



Solana sonunda patladı

Sonunda hilm sahibi olmakla tanınan Solana’yı da çileden çıkardı Avrupa Birliği’nin ancak uzmanları tarafından dört dörtlük bilinebilen bürokratik yapısı. Yüzlerce makamın yetki–sorumluluk alanının, dikey yatay ilişkilerin ormanında insanın AB ile ilgili bilgilerini sürekli tazelemesi gerekiyor. AB bürokratlarını bile!

Konsey, Komisyon, Parlamento, Genel İşleri Konseyi ve yüzlerce alt birim AB’yi hızla dünyanın en bürokratik ve yavaş karar alınan siyasi yapılarından birine doğru götürüyor.

AB siyaseten bir dev olması gerekirken karar alma mekanizmalarındaki yavaşlık dolayısıyla sürekli ABD’yi takip ediyor. Özellikle Bosna savaşı AB için hâlâ bir utanç olarak kabul ediliyor. Bakmayın siz 11 Eylül saldırılarının ardından AB’nin kendisinden beklenmeyecek düzeyde hızlı ve çevik hareket etmesine. Bu alışılmamış hızın sırrı da kısa süre sonra çözüldü: ABD’nin muazzam baskısı.

Ortadoğu’da da AB’nin esamesi okunmuyor. Mugabe bile AB gözlemcilerini kapı dışarı etti. AB’nin ekonomik açıdan büyük bir başarı hikayesi olduğu kulübe üye olmak için 13 ülkenin kapıda nöbet tutmasından anlaşılıyor. Ancak iş dünya siyasetine ve birliğin geleceğine dayanınca AB’nin en üst düzey bürokratları bile isyan ediyorlar. AB’nin geleceğine karar verecek Kurultay’ın kuruluşu ve işleyişi şimdiden büyük bir bürokrasiye yol açmış durumda. Bir anlamda bürokrasi kirliliği var Brüksel’de.

Solana’nın geçen hafta AB’nin karar alma mekanizmaları ile ilgili radikal tekliflerini muhtevi bir rapor basına sızdı. İspanya eski Dışişleri Bakanı ve NATO eski Genel Sekreteri Solana şu an hem AB Konseyi Genel Sekreteri hem de Ortak Dış Politika ve Güvenlik Komiseri.

Söz konusu rapor, AB siyasetini üreten konseyleri işlevsiz olarak nitelendiriyor ve her altı ayda bir münavebeli olarak değişen başkanlık sisteminin ilga edilmesi dahil bir dizi radikal reform teklif ediyor. AB zirvelerinin artık sadece önemli dünya olayları konusunda bildirilerin hazırlanması ile uğraştığını ve liderlerin birbirlerini sürekli tebrik ettikleri anlamsız birliktelikler haline geldiği savunuluyor. Aslında Solana “Toplantının çok olduğu işletme iflasa en yakın şirkettir.” kuralını hatırlatıyor. Hakikaten dönem başkanı ülkelerin internet sitelerine bir göz attığınızda hemen her gün muhakkak birkaç AB toplantısı olduğu hemen dikkatinizi çekiyor.

“AB iflasın eşiğinde bir işletme” demek maksadını aşan bir önerme olur tabii ki. Ama Solana gibi bürokratlar bu kadar toplantı yapan, bu kadar paraya hükmeden bir birliğin dünyaya “kağıttan kaplan” izlenimi vermemesi gerektiğinden bahisle hem karar alma mekanizmalarının çok daha hızlı hem de uygulamanın kesin olmasını istiyorlar.

Solana’nın en sarsıcı teklifi AB’yi yönetecek bir başkanın 2,5 yıllık dönemler için seçilmesi. Zira zirvelerin milli gururların okşandığı, kimin zirvesinin daha iyi tertip edildiği yarışına dönüştüğünü savunan Solana, bu işe bir son verilmesi gerektiğini düşünüyor. Dün sona eren AB Barcelona Zirvesi’nde Solana bu tekliflerini devlet ve hükümet başkanlarına aktardı. Haziranda Sevilla’da yapılacak resmi AB zirvesinde tekliflerin bir paket haline getirilerek, üye ülkelerin tasvibine sunulacağı söyleniyor.

AB, kendi içinde değişim sancıları yaşıyor. Türkiye bu sancıları da göz önüne alarak AB siyasetini şekillendirmeli, derinleştirmeli.

17.03.2002

Yazarımızın E-Postası: s.gultasli@zaman.com.tr





KERİM BALCI



Ahd–i Atik Sandukası

Kutsal’ın fizik varlığının ortadan kalkması meftunları arasında birbiriyle bağlantılı iki reaksiyonun doğmasına yol açar. Birincisinin kutsala atfedilen inanış ve hikayelerin, meftun havsalasında yer yer güçlenerek varlıklarını koruması olduğunu görmüş ve bunu Kudüs bağlamında yeterince örneklendirmiştik. İkinci reaksiyon ise kutsalın aslında ölmediği veya yok olmadığı, göğe veya gayb alemine çekildiği ve bir altın devirde geri dönmek üzere gizlendiği inanışının yayılmasıdır. Hangilerinin hakikat, hangilerinin insan kurgusu olduğu yönünde spekülasyona girmeksizin Hz. İsa’nın göğe çekilişi, Şiilerdeki kayıp imam inanışı, kayıp şehir Atlantis’in ahir zamanda yeryüzüne çıkacağı inanışı, Beni İsrail’in on kayıp kavminin Mesih geldiğinde ortaya çıkacağı inanışı ve daha nice “gitmedi – gelecek” dogmalarını bu sınıfa koyabiliriz. Ahd–i Atik Sandukası’nın hikayesi bu inanışlar arasında tarihi seyri en iyi takip edilebilenlerden biridir.

Ahd–i Atik Sandukası İsrailoğulları’nın Mısır’dan çıkışlarından sonra Sina Dağı’nın eteklerinde imal edilmiş silindir şeklinde bir sandukaydı. Kimin tarafından ne şekilde yapıldığı Eski Ahit’in Tevrat bölümünde iki defa anlatılmış olan sanduka, kapağının üzerinde bulunan iki adet herubim (kanatlı doğaüstü hayvan) heykeli haricinde hiçbir olağandışılık içermiyordu. Ancak Sina Dağı’nın eteklerinde içine, üzerlerinde Rabb’in kalemiyle yazılmış Tora (Kanun, Tevrat)’nın bulunduğu taş levhalar konulduğunda 3.000 yıllık Yahudilik geleneğinin merkezi ögesi haline geldi. Sanduka bir yandan Rabb’in Sina Dağı’nda İsrailoğulları ile yaptığı ahdin fizik şahitliğini yapıyor, diğer yandan da Rabb’in yardım ve merhametini celp ediyordu. İsrailoğulları’nın önce Ürdün Çöllerindeki seyahatlerinde, bilahare Kenan Diyarı’ndaki fetihlerinde birleştirici unsurları olan Ahd–i Atik Sandukası nihayet Hz. Davud döneminde şehrin Birleşik Yahudi Krallığı’nın başkenti ilan edilmesiyle Kudüs’e taşındı. Hz. Süleyman yaptırdığı mabedin en kutsal noktasına bu sandukayı koydurdu ve sanduka MÖ 587 yılına kadar Beytülmakdis’in kalbi ve mabetteki Levili (Yahudi ruhban sınıfı) otoritesinin sembolü olarak kaldı.

Bu yıl içinde Babil İmparatoru Buhtunnesar’ın (Babil’in Asma Bahçeleri’ni yaptıran kudretli kral) yerle bir ettirdiği Kudüs şehriyle birlikte kayıplara karışan sandukanın nerelere gittiği asla bilinmedi ve kırk yıl kadar sonra Babil Sürgünü’nden dönerek Beytülmakdis’i yeniden inşa ettiren Yahudiler sandukanın odasını boş bırakmak zorunda kaldılar. Kısa zamanda sandukanın aslında tahrip edilmediği ve onu koruyan Levililer tarafından mabedin altında hazırlanmış gizli bir bölmede saklandığı inancı yayıldı. Zamanın inanç kültürüne uygun olarak bu yeraltı odasının doğaüstü güçler tarafından korunduğuna ve sandukanın ancak Mesih’in gelmesinden sonra ortaya çıkacağına inanıldı.

MS 70 yılında Roma valisi Titus’un İkinci Beytülmakdis’i yıktırdıktan sonra bu yeraltı odasına da ulaştığı ve mabedin kutsal eşyalarıyla birlikte sandukayı da Roma’ya götürdüğü yönünde bir gelenek yolunu mevzu hadis literatürüne kadar bulmuş ve Hz. Peygamber’in “kutsal emanetlerin Roma’daki büyük kilisenin altında saklandığı ve Mesih’in bunları Kudüs’e iade edeceği”ni söylediği iddia edilmiştir.

Bu yazı Ahd–i Atik Sandukası’nın halen Mescid–i Aksa’nın altında bulunduğu yönündeki inanışın İsrail–Filistin çatışmasına kattığı mistik–dini yönü inceleyerek bitecekti. Ancak söz konusu olan Kudüs olduğunda, 3.000 yıllık tarihi 3.000 karakterlik bir makaleye sığdırmak zordur. Hikayenin devamı için bir ya da iki hafta sabırla; ama sanıyorum ilgiyle, bizi takip etmeniz gerekecek...

17.03.2002

Yazarımızın E-Postası: k.balci@zaman.com.tr





MİRZA ÇETİNKAYA



Rusya ve İran nereye bakıyor?

İki büyük komşusundan biriyle ilişkilerini Soğuk Savaş dönemindeki havadan henüz tam olarak arındıramayan ve diğerine de 1639’daki Kasr-ı Şirin Anlaşması’nın şartlarıyla yaklaşan Türkiye’de, bazı çevrelerin AB’ye karşı bu komşularını alternatif göstermesi, Rusya ve İran’ın nereye baktığını önemli kılıyor.

Rusya ve İran gerçekten de AB’ye alternatif mi? Acaba çok kutuplu dünya arayışında, onların gönlünde hangi aslan yatıyor? Hemen ifade etmek gerekir ki, Rusya’nın da, İran’ın da yönünü çevirdiği Batı, Avrupa’dır; AB’dir.

Buyurucu ve dikte ettirici ABD politikalarına karşı, Rusya bilim, teknoloji, sivil medeniyet, ifade ve din özgürlüğünde Avrupa’yı örnek alıyor. O değerlerle özdeşleşme çabasında. SSCB’den kalma ve ancak kısmen değiştirilebilen adalet sisteminde yapılması öngörülen büyük reformlarda da AB kriterlerini baz almayı planlıyor.

Moskova’nın, AB ile uzun dönemli ekonomik, kültürel ve politik projeleri söz konusu. 1997’lerde, dönemin liderlerinden, Boris Yeltsin (Rusya), Helmut Kohl (Almanya) ve Jacques Chirac, adına ‘gömlekli toplantılar’ dedikleri resmi; ancak sıcak temaslı toplantılarla Doğu–Batı koridorlu bir Avrasya’nın temellerini atmaya başlamıştı.

Yeltsin, kendi hatıralarında, bu birlikteliğe İngiltere’nin de girmek istediğini; ancak kabul edilmeyince ABD ile birlikte onu işlevsiz bırakmaya çalıştığını aktarıyor. Şu sıralardaki Kremlin patronu Vladimir Putin de Rusya’nın etkin olduğu, çok kutuplu dünyada ABD’yi dengeleyebilecek bir Avrupa’yı arzuluyor. ABD ile görüş ayrılıklarına düştükleri anda Fransa ve Almanya’nın argümanlarının Moskova’dakilerle paralellik gösterdiği gözleniyor.

Soğuk Savaş döneminin gizli–açık anlaşma ve teamülleri gereği Rusya’nın, NATO üyesi ülkelerle ‘özel ilişkiler’ kuramayacağı hükmü yakınlarda NATO ve Rusya yeni işbirliği için geliştirilen ‘19+1’ formülüyle kaldırıldı. Önümüzdeki mayıs ayında İzlanda’da gerçekleştirilecek NATO toplantısında ise muhtemelen ‘yirmilik’ denilen mekanizma ile Rusya ve bu örgüte üye ülkelerin birbirleriyle daha fazla ikili ilişkiler geliştirme imkanı doğacak.

1998 Dünya Kupası maçlarında İran milli futbol takımının ABD’yi yendiği efsane maçta İranlı futbolcuların en popüler olanları Avrupa’da top koşturuyordu. İran sinemasına Avrupa’da gösterilen ilgi, İranlı muhafazakar ya da devrim karşıtlarının Avrupa hayranlığı da kayda değer. İran’ın Almanya, Fransa ve İtalya ile ciddi bağları mevcut. İran halkı, bir nebze Avrupalı gördüğü Türkiye’ye hayranlık duyuyor.

‘Milli menfaatler’ de başta olmak üzere Türkiye’nin zaten doğal olarak İran ve Rusya ile ciddi ilişkiler geliştirmesi gerekiyor. Bunu yapması, ek bir erdem sayılmasa gerek. Sadece büyük bir eksikliği gidermiş olur.

17.03.2002

Yazarımızın E-Postası: m.cetinkaya@zaman.com.tr





MELİH ARAT



Bant aralığını aşarsanız ne olur?

Lisedeyken bir ara öğretmenim sınıfa hitaben yaptığım bir konuşmada önce sesimi alçak bulduğu için kızmıştı; sesimi yükseltince de “bu sefer de bağırıyorsun” demişti. Bir türlü ayarını tutturamamıştım. Lise ikinci sınıfta da edebiyat öğretmeni ilk dönem yaptığım ödevi çok kısa bulmuştu; ikinci dönem yaptığım ödevi ise çok uzun... Bu işlerin bir püf noktası olmalıydı, ama neydi?

Annemin tasarruf ederkenki durumu da çok farklı değildi. Babam bu ay mali açıdan çok sıkışığız dediğinde, annem kahvaltıdan peyniri bile kaldırıyordu. Halbuki bu kadarına gerek yoktu. Babam “bu ay ekonomik olarak rahatız” dediğinde ise annem iyice çok harcıyordu. Kahvaltıyı bile bir gün kendisi hazırlamak yerine bir otelden sipariş etmişti.

Sanırım, ayarını tutturamamak bizim ailede var.

Kardeşim de “ya insan niye uyur, uyumadan yaşanır, o zaman yaşama daha çok vakit kalır” deyip duruyordu. Bir gün uykusuz yaşamayı öğrenmeye karar verdi. Öylesine abartmıştı ki, bir ara üç gün hiç uyumadı. Sonra da 48 saat deliksiz uyudu. Uyandığında ise sarhoş gibiydi. Çok susamıştı ve sanırım biyolojik dengesi de bozulmuştu. Okuluna trenle gidiliyordu. Küçükken sanırım, ilkokul birinci sınıfa giderken treni kaçırmış ondan beri istasyona trenin geleceğinden yarım saat önce gelirdi. Geçenlerde yine nerden estiyse, bu alışkanlığını da radikal ölçüde değiştirdi. Şimdi trene tam zamanında gitmeye çalışıyor. Ama çoğu zaman kaçırıyor; hem yarım saat fazladan bekliyor, hem de okuldan azar işitiyor.

Babam da, benzer bir probleme sahip. Çok iyi bir insan. Herkese iyi niyetli yaklaşıyor. Mesela birisi onun cebindeki son parayı istese hemen çıkarıp verir. Sonra da kendi faturalarını ya da kendi çocuklarının harçlığını ödeyemez. Bir süre böyle gider. Sonra da kendine kızar. Öyle bir kızar ki, herkese aşırı kontrollü yaklaşmaya başlar. Bırakın başkasını bize bile inanılmaz keskin davranır. Ortası yok yani.

Bir örnek de yine benden. Basit bir şey anlatacağım; geçen gün evdeki odanın kapısını açmayı nasıl problem haline getirdiğimi. Kapıyı açmak için kapı kolunu o kadar hafif çevirmiştim ki, kapı açılmamıştı. Yine her zamanki gibi bir durum sanmıştım; kapı koluna öyle bir sert asıldım ki, kapı kolu kırıldı ve elimde kaldı.

Bant aralığı

Sanırım yaşamın ne yönüne baksak bir bant aralığı söz konusu. Bu bant aralığının sınırlarını aştığımız zaman hep sorunlarla karşılaşıyoruz. Herkesin bir tahammül sınırı var, deriz; ya aynı zamanda bir eğlenme sınırı da var. Nezaket birçok insanın hoşuna gidebilir; ama belirli bir noktadan fazlası iğrendirir. Yaşamlarımızda bu bandın iki ucuna gidip gelmekte çok sorun yok. Ancak yaranın bir yara bandından büyük olması gibi, herhangi bir konuda belirli bir yönde bandın sınırını aştığımızda sorunlar ortaya çıkınca bandın kalınlığını öğreniyoruz. Sanırım mutlu bir yaşamın yolu, her konu, eylem ve insanla ilgili bant sınırlarını iyi bilmek ve bu sınırların içinde kalmak. Her zaman kendinizi aşın, diyen Melih Arat diye bir yazar var ya... Bu konuda yanılıyor. Vücudunuz eşik seviyeden daha fazla mikrop alırsa hasta olursunuz. Onun için yaşamınızda bandın içinde gezin; sınırları da zorlayın; ama yine de bandın doğasının içinde kalın.

17.03.2002

Yazarımızın E-Postası: m.arat@zaman.com.tr





SELİM IŞIKLAR



Tepki alımları gelebilir

Borsa haftayı % 8,7’lik düşüşle 10.771 puandan kapattı. Petrof Ofisi halka arzının oluşturduğu satış baskısının yanı sıra ABD’nin Irak’a saldırı başlatabileceği endişelerinin (petrol fiaytları 25 dolara yükseldi) Borsa’yı 10.480 puana kadar gerilettiğini, buna karşılık MB’nin faiz indirimine rağmen doların da hızla değer yitirmesine karşılık Borsa’ya alıcıların henüz gelmediğini gördük. Mart ayı enflasyon datası öncesi ABD başkan yardımcısının Türkiye ziyareti önümüzdeki hafta durgun olan piyasalara biraz canlılık getirebilir. Zira Türkiye’yi tatmin edici açıklamaları en azından tedirginliği bertaraf edecek açıklamalar, Borsa’nın 3 aydır sattığı muhtemel Irak operasyonuna rağmen tepki alımlarını getirebilir. Bu tepki alımlarının 11.250 ve 11.500’e kadar sürmesi, bu noktada (0,82 cent) satış gelmesi beklenmelidir. Mart ayı enflasyonunun da olumlu gelmesi ve Irak konusunda belirsizliklerin sona ermesi halinde nisan-mayıs ayları Borsa ve genel piyasalar açısından canlı geçebilir.

17.03.2002

Yazarımızın E-Postası: s.isiklar@zaman.com.tr





MUSTAFA ÜNAL



Yurtta ..., Cihanda Galatasaray

Başlıktaki noktalı yere isteyen tuttuğu takımı yazabilir. Sözgelimi ben futbola ilgimi ‘Yurtta Trabzonspor, dünyada G.Saray’ şeklinde formüle ediyorum. G.Saray yurtdışında herkesin takımı. İstisnası yok mu? Elbette var, ancak yok denecek kadar az. G.Saray’ın Türkiye sınırlarını aşan anlamı var. Başarıları Adriyatik’ten Çin Seddi’ne, hatta Avustralya’nın içlerine kadar coşku seli oluşturuyor. UEFA Kupası’nı kazandığında sokakları sarı–kırmızı bayraklarla donatılan ülkeler sıralandığında G.Saray’ın sınırötesi misyonu bütün çıplaklığıyla ortaya çıkar.

Türk–İslam coğrafyası 20. yüzyılı sadece sporda değil hemen her alanda ‘yenilgi yenilgi büyüyen zaferle’ geçirdi. G.Saray futbol sahasında bu kısırdöngüyü ‘galibiyet galibiyet büyüyen gerçek zafere’ dönüştürdü. Ne yazık ki Türk dünyası ve İslam alemi ‘futbolun dünya birinci ligine’ yalnızca G.Saray’ı çıkarabildi. Keşke Türk–İslam rengi daha çok takımla temsil edilebilse. Keramet G.Saray’ın ne isminde ne de renklerinde; tek kelimeyle destansı başarılarında. Aynı sonuçları bir başka Türk takımı veya Türk–İslam coğrafyasından herhangi bir takım alsa aynı değerlendirmeler o kulüp için sözkonusu olur. Onun için diğer Türk takımları, G.Saray’ın sınıraşan zaferlerini ‘hazımsızlıkla karşılamak’ yerine büyük başarılara ulaşmanın yollarını aramalılar. G.Saray’ın dışarıda başarısızlığı içerideki rakip takımların başarısı anlamına gelmiyor. Aksine bu başarılardan onların da payına düşen kazanımlar var.

Bugün Türkiye, Şampiyonlar Ligi’nde iki, UEFA’da üç–dört takımla temsil ediliyorsa bunun tek nedeni G.Saray’ın ülkeye kazandırdığı altın puanlardır. G.Saray da ‘sıfır puanla’ dönseydi Türkiye Avrupa kupalarına ancak birer takımla katılabilirdi. Roma arenasında G.Saraylı futbolcuların maruz kaldığı muameleden sonra Trabzon maçının ertelenmesini başka noktalara çekmeye çalışan rakip takım yöneticilerini hayretler içinde izliyorum. Bu yaklaşımı bir grup fanatik taraftar sergilese belki olağan karşılanabilirdi, ancak yöneticiliğe kadar yükselmiş spor adamları daha farklı tutum takınmalıydılar. Çıkış noktalarının bütünüyle iç başarı olduğunu tahmin ediyorum. G.Saray’ın oradan oraya koşuşturmasından yararlanarak güç bela birkaç puan önüne geçmenin istatistiki anlamından başka ne değeri olabilir ki?..

G.Saray’ın Barcelona maçından alacağı sonuç sadece bu takımın oyuncu ve taraftarını değil tüm Türkiye’yi ilgilendiriyor. Belki bugün yeteri kadar farkında değiller ama bu maçtan alınacak puan ‘erteleme’ nedeniyle burun kıvıran yöneticilere sahip rakipleri de etkileyecek. Özetle ‘sınırötesi’ misyonu G.Saray’a herkesin şefkatle bakmasını zorunlu kılıyor, aksi davranışları başta tarih bağışlamayacak.

17.03.2002

Yazarımızın E-Postası: m.unal@zaman.com.tr





İDRİS GÜRSOY



Çanakkale Savaşı’nın 87. yıldönümü

Sararan yapraklarını ağır ağır dökmeye başlamış ağaçlar. Hava oldukça sert ve gün yeni ağarmakta Seddülbahir’de. Gecenin kuş cıvıltıları yoktur artık. Denizin ve çamların o mis gibi kokuları da hissedilmez olmuştur... Birdenbire kulakları sağır edercesine patlayan top seslerinin gürültüsüne, kan ve barut kokuları karışır. Birkaç dakika evvelinin sakinliği yaşanmamaktadır artık Seddülbahir’de. İngiliz donanmasına mensup gemiler, yavaş yavaş Çanakkale Boğazı’na doğru ilerlemektedir... Saatler 06.50’yi gösterirken Seddülbahir ve Ertuğrul tabyaları dövülmeye başlamıştır. Yekvücut olmuş Ahmetler, Hasanlar, Yahyalar, Mehmetler, tek bir düşünce içindedir bu soğuk kasım sabahında Seddülbahir’de: Çanakkale’yi geçilmez yapmak.

Anzaklı Ömer’in hikayesi

1957 yılında İstanbul Tıp Fakültesi’nden mezun olup ihtisas yapmak üzere ABD’ye giden Dr. Ömer Musluoğlu, görev yaptığı hastahanede başından geçen çok enteresan bir hadiseyi şöyle anlatıyor: “Amerika’ya gittiğim ilk yıllar, (1957) lisanım pek o kadar iyi değil. New York’ta Medical Center Hospital adlı bir hastahanede görev almıştım fakat vazifem kan almak, kan vermek, serum takmak gibi işler. Diğer zamanlarda da laboratuvarda çalışıyorum. Bir hastaya gittim; yaşlıca bir adam. Tahminen 75 yaşlarında. Tabii kendisiyle İngilizce konuşuyorum.

– Kan vereceğim, kolunuzu açar mısınız?

Çünkü adamcağız kanser hastasıydı ve üstelik kansızdı. Elimde kan torbası da var tabii ki... Pazusunu açtım. Baktım, pazusunda bir Türk Bayrağı döğmesi var. Çok ilgimi çekti. Kendisine sormadan edemedim. Kendimi tanıtıp döğmenin manasını sordum. İhtiyar, gözlerime bakarak anlatmaya başladı:

– Yıl 1915. Sen hatırlamazsın o yılları. Çanakkale diye bir yer var Türkiye’de. Orada savaşmak üzere bütün Hristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben Anzak’tım; Avustralya Anzaklarından...

İngilizler bizi toplayıp dediler ki: “Barbar Türkler, Hristiyan dünyasını yakıp yıkacak. Bütün dünya, o barbarlara karşı cephe açmış durumda. Birlik olup üzerlerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir.” Biz de inandık sözlerine, vaatlerine... Savaşmak isteyenler arasına katıldık.

Avustralyalı Anzak ihtiyar, anlatmaya devam ediyordu:

– İngilizler, Türklere karşı topladıkları askerlerin tamamını Çanakkale’ye sevkediyormuş. Bizi gemilere doldurup Mısır’a getirdiler. Mısır’da, şöyle böyle birkaç ay talim gördük. Sonra da bizi alıp Çanakkale’ye getirdiler. Savaşın şiddetini ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler suları metrelerce yukarıya fışkırtıyor, gökyüzünde havai fişekler, geceyi gündüze çeviriyordu zaman zaman... Her taaruzda bizden de Türklerden de yüzlerce insan, hayatının baharında can veriyordu fakat biz hepimiz, Türklerdeki gayret ve cesareti uzaktan gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı bakımından da fazlaydık. Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? Başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi Türkler, barbarlıktan böyle saldırıyor. Meğer barbarlıktan değil, kalplerindeki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş . Bunu nereden anladığımı söyleyeyim.

Karaya çıktık. Taarruz edemiyoruz, bizi püskürtüyorlar. Tekrar taaruz ediyoruz, tekrar püskürtüyorlar, tekrar taaruz ediyoruz. Derken böyle bir taarruzda, başımdan yediğim dipçik darbesiyle kendimden geçmişim. Gözlerimi açtığımda kendimi yabancı insanların arasında gördüm. Nasıl korktuğumu anlatamam. Çünkü İngilizler bize, Türkleri barbar ve vahşi kimseler olarak tanıttı ya...

Ama dikkat ettim, yaralarımı sarmışlar ve bana hiç de öfkeli bakmıyorlar. Kendime geldim iyice. Bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram ettiler bana. İyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Şoke oldum doğrusu. Dedim ki kendi kendime, bu adamlar isteseler şu anda beni öldürürdü ama öldürmüyorlar... Veya isteseler önceden öldürebilirlerdi. Halbuki beni cephenin gerisine götürdüler. Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı.

Bu duygularla, ‘Yazıklar olsun bana.’ dedim. ‘Böyle asil insanlarla niye savaşıyorum ben?’ Bu iyiliğe karşı ne yapsam diye düşündüm durdum günlerce...

Nihayet bize serbest bıraktılar. Memleketime döndüm. İşte memlekette, Türk milletini ömür boyu unutmamak için koluma bu Türk Bayrağı döğmesini yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu işte.

Talihin cilvesine bakın ki o zaman ölmek üzereyken yaralarımı iyileştirerek sıhhate kavuşmam için çaba sarfeden Türklerdi. Şimdi de Amerika gibi bir yerde yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarfeden bir Türk... Ne garip değil mi? Avustralya’dan Amerika’ya gelirken bir Türkle karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Size minnettarım. Siz Türkler, gerçekten çok merhametli insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar... Buna bütün kalbimle inanıyorum.

Peşinden nemli gözlerle “Bana adınızı söyler misiniz? dedi. “Ömer.” cevabını verdim. Gayet merakla tekrar sordu:

– Peki niçin Ömer ismini vermişler sana?

– Babam, müslümanların ikinci halifesinin isminden ilham alarak bana Ömer adını vermiş.

– Senin adın, müslüman adı mı?

Ben, “Evet, Müslüman adı.” deyince yüzüme baktı, baktı, birden doğrulmak istedi. Mani olmak istedim, ısrar etti ama niye ısrar ediyordu? İhtiyarın ısrarına dayanamayıp yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri dolu doluydu. Yüzüme bakarak dedi ki:

– Senin adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar Mr. Josef Miller idi. Şimdiden sonra Anzaklı Ömer olsun.

– Olsun.

– Peki doktor, beni müslüman eder misin? Müslüman olmak zor mu?

Şaşırdım. Nasıl da birdenbire Müslüman olmaya karar vermişti? Meğer o yaşa gelinceye kadar içten içe hep düşünüyormuş da kimseyle konuşamadığı ve soramadığı için konuşamıyormuş.

– Elbette dedim, Müslüman olmak çok kolay.

Sonra kendisine, imanın ve İslâmın şartlarını anlattım. Kabul etti. Hem Kelime–i Şehadet getiriyor hem de çocuklar gibi ağlıyordu.

Bir gün yanına gittiğimde, samimi bir şekilde rica etti:

– Beni yalnız bırakma olur mu?

– Ne gibi Ömer amca?

– Ara sıra gel de bana İslâmiyet’i anlat. Sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun. O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor.

O günden sonra her gün yanına gittim. Bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım fakat günden güne eriyip tükeniyordu.

Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum, hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum. “Doktor Ömer. Lütfen 217 numaralı odaya gelin.”

İçimden, “Bizim Ömer amca galiba yolcu.” dedim. Hemen yukarıya çıktım. Odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi:

Sağ elinde tesbih, açık duran sol kolunun pazusunda Türk Bayrağı döğmesi, göğsünde imanıyla koskoca Anzaklı Ömer, son anlarını yaşıyordu. Hemen başucuna oturdum. Kendisine Kelime–i Şehadet söylettim. O şekilde kucağımda teslim–i ruh etti...

Çanakkale’ye akın var

Çanakkale’nin dünden bugüne yankıları devam ediyor. Çanakkale’de 86 yıl önce yaşanan bu ve benzeri hadiseler, şehitliği her yıldönümünde bayram yerine çeviriyor. Sadece yurtiçinden değil, yurtdışından da kafileler Çanakkale’ye geliyor. Avustralya’dan 15 bin Anzak’ın, kendi atalarını ziyaret için yolda olduğu haber veriliyor.

Çanakkale Şehitleri Tanıtım ve Araştırma Derneği de şehitler için bir program hazırladı. Şehitler, 19 Mart tarihinde törenlerle anılacak. Atatürk Spor Salonu’nda düzenlenecek törenler kapsamında ilk olarak Çanakkale şehitleri ve gazilerinin kahramanlıkları, resim ve müziklerle kamuoyuna aktarılmaya çalışılacak.

17.03.2002

Yazarımızın E-Postası: i.gursoy@zaman.com.tr





Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder



Zaman'da Bugün
17 Mart 2002


Zaman Spor

Yazarlar

Bütün yazılar



YAZARLAR

A. TURAN ALKAN

ABDULLAH AYMAZ

AHMED ŞAHİN

AHMET SELİM

ALİ BULAÇ

ALİ ÇOLAK

ALİ H. ASLAN

ALİ ÜNAL

CEM BEHAR

EKREM DUMANLI

ETYEN MAHÇUPYAN

FİKRET ERTAN

GÜNTAY ŞİMŞEK

HASAN ÜNAL

HEKİMOĞLU İSMAİL

HİLMİ YAVUZ

HÜSEYİN GÜLERCE

İBRAHİM KARAYEĞEN

İBRAHİM KIBRIZLI

İSKENDER PALA

KADİR DİKBAŞ

KERİM BALCI

M. ALİ YILDIRIMTÜRK

M. NEDİM HAZAR

MEHMED NİYAZİ

MELİH ARAT

MİRZA ÇETİNKAYA

MUSTAFA ARMAĞAN

MUSTAFA ÜNAL

NUH GÖNÜLTAŞ

ORHAN OKAY

REHBER ABİ

SELÇUK GÜLTAŞLI

SELİM IŞIKLAR

TAMER KORKMAZ

ZİYA PERVER



Ana Sayfa| Zaman'da Bugün| Haberler| Ekonomi| Dış Haberler| Politika| Kültür-Sanat| Kadın-Aile| Spor| Yazarlar| Yorumlar

Copyright© 1995-2002 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.