Altın yaldız günleri
Avrupa Birliği’ne alternatif arayışları, zihniyetsel çevreye uyum sağlayamayan ülkelerde milliyetçiliğin nasıl da bir ideolojik hastalanma haline dönüşebileceğini ortaya koyuyor. Bazıları AB’nin sanki sırf bize inat olsun ve Türkiye bölünsün diye demokratik normları şiar edindiğine inanacak hale gelmiş. Biraz daha zorlarsak AB’nin kurulmasını neredeyse Türk karşıtı genel bir projenin parçası olarak algılayabileceğiz. Bu hastalıklı ruh hali AB’nin kendisi için koyduğu normların bile pazarlığa açık olduğu sanısına ve AB üyeliği karşısında taviz almamız gerektiği görüşüne neden oluyor. Meclis Başkanı İzgi “AB’nin belki seçeneği Türkiye’dir; ama Türkiye’nin seçeneği AB dışında başka alanlarda da olabilir.” buyurmuş. Dünyanın zihniyetsel, ideolojik ve kurumsal dinamiğinin nasıl değişmekte olduğundan bu denli bihaber bir bakışın ‘milli’ olanı araması başlı başına bir handikap. Çünkü Türkiye’nin AB dışında sayılan seçenekleri, aynı zamanda zihniyetsel, ideolojik ve kurumsal yenilginin de ifadesi. O seçenekler demokratlaşamayan; açık toplum olmayı beceremeyen; ve bu yüzden de kendi güdük otoriter dünyasında sanal çözümler peşinde koşan bir ülkeye işaret ediyor.
Tayyip Erdoğan’ın da belirttiği gibi; asıl olan AB üyeliği değil, AB kriterlerinin yerine getirilmesidir. Nitekim günümüzün ‘millici’ cereyanındaki içsel korkular da AB’nin kendisinden değil, AB üyeliğinin ima ettiği değişim karşısındaki aczden kaynaklanmaktadır. Türkiye pazarlığı yanlış noktada arıyor: AB’nin demokratlık normları konusunda pazarlık alanı yoktur. İsterseniz topluluğa girmezsiniz olur biter. Kimse bizi ille de AB üyesi olalım diye zorlamıyor. Dolayısıyla eğer üye olmak istiyorsa Türkiye demokratlaşmayı becermek zorunda. Asıl pazarlık imkanı da zaten o noktadan sonra başlıyor: Aday ülkelerin yakın tarihi, bu dönemeci geçen ülkelerin çok daha esnek bir süreç oluşturabildiklerini ortaya koyuyor.
Kısacası AB üyeliği Ecevit’in sandığı gibi “kopara kopara alınacak bir hak” değil; çünkü bu üyelik kendini değiştirmeyi kabul etmeyen hiçbir ülkenin hakkı değil. “Kopararak” alınacak bir hak olduğunun düşünülmesi ise; Ecevit’in bu olayı güreş müsabakası terimleriyle anlamaya çalıştığını akla getiriyor. Hak kavramı üzerinden üretilen bakışların diğer veçhesi de ‘onur’lu bir biçimde AB üyesi olmak gerektiği. Örneğin İzgi ‘Türkiye’nin AB’ye kendine kabul ettirilmiş isteklerle değil, onuru ile gireceğini’ belirtmiş. Yani Türkiye, AB normu olduğu gerekçesine sığınarak demokratlaşmayı reddedecek; ve otoriter zihniyeti sürdürmeyi ‘onur’ telakki edecek! Daha doğrusu milli bir onur imgesi etrafında oluşacak kaba milliyetçilikten hareketle, var olan sistem devam ettirilecek...
İzgi’nin MGK Genel Sekreteri’nin sözlerini değerlendirmesi ise şöyle: “Sayın Kılınç ‘Biz büyük bir devletiz... Her türlü isteği kabul edecek bir devlet, millet değiliz’ demiştir.” İzgi bu sözleri yerel bir gazete tarafından kendisine verilen ‘Yılın Altın Adamı’ ödülünü alırken söylemiş. Bugünler millici hamasetin kişileri altın yaldıza boyadığı günler; ama aynı zamanda ufak fiskelerin bile bu yaldızı yere döktüğü günler. Onun için de sürekli yeniden yaldızlanmak; hak ve onur diyerek hastalığı gizlemek lazım. Kolay iş değil... Ama demokratlığı hazmedemeyen bir milliyetçiliğin işinin bundan sonra kolay olacağını kim söyledi?
17.03.2002
Yazarımızın E-Postası:
e.mahcupyan@zaman.com.tr
|