Ahd–i Atik Sandukası
Kutsal’ın fizik varlığının ortadan kalkması meftunları arasında birbiriyle bağlantılı iki reaksiyonun doğmasına yol açar. Birincisinin kutsala atfedilen inanış ve hikayelerin, meftun havsalasında yer yer güçlenerek varlıklarını koruması olduğunu görmüş ve bunu Kudüs bağlamında yeterince örneklendirmiştik. İkinci reaksiyon ise kutsalın aslında ölmediği veya yok olmadığı, göğe veya gayb alemine çekildiği ve bir altın devirde geri dönmek üzere gizlendiği inanışının yayılmasıdır. Hangilerinin hakikat, hangilerinin insan kurgusu olduğu yönünde spekülasyona girmeksizin Hz. İsa’nın göğe çekilişi, Şiilerdeki kayıp imam inanışı, kayıp şehir Atlantis’in ahir zamanda yeryüzüne çıkacağı inanışı, Beni İsrail’in on kayıp kavminin Mesih geldiğinde ortaya çıkacağı inanışı ve daha nice “gitmedi – gelecek” dogmalarını bu sınıfa koyabiliriz. Ahd–i Atik Sandukası’nın hikayesi bu inanışlar arasında tarihi seyri en iyi takip edilebilenlerden biridir.
Ahd–i Atik Sandukası İsrailoğulları’nın Mısır’dan çıkışlarından sonra Sina Dağı’nın eteklerinde imal edilmiş silindir şeklinde bir sandukaydı. Kimin tarafından ne şekilde yapıldığı Eski Ahit’in Tevrat bölümünde iki defa anlatılmış olan sanduka, kapağının üzerinde bulunan iki adet herubim (kanatlı doğaüstü hayvan) heykeli haricinde hiçbir olağandışılık içermiyordu. Ancak Sina Dağı’nın eteklerinde içine, üzerlerinde Rabb’in kalemiyle yazılmış Tora (Kanun, Tevrat)’nın bulunduğu taş levhalar konulduğunda 3.000 yıllık Yahudilik geleneğinin merkezi ögesi haline geldi. Sanduka bir yandan Rabb’in Sina Dağı’nda İsrailoğulları ile yaptığı ahdin fizik şahitliğini yapıyor, diğer yandan da Rabb’in yardım ve merhametini celp ediyordu. İsrailoğulları’nın önce Ürdün Çöllerindeki seyahatlerinde, bilahare Kenan Diyarı’ndaki fetihlerinde birleştirici unsurları olan Ahd–i Atik Sandukası nihayet Hz. Davud döneminde şehrin Birleşik Yahudi Krallığı’nın başkenti ilan edilmesiyle Kudüs’e taşındı. Hz. Süleyman yaptırdığı mabedin en kutsal noktasına bu sandukayı koydurdu ve sanduka MÖ 587 yılına kadar Beytülmakdis’in kalbi ve mabetteki Levili (Yahudi ruhban sınıfı) otoritesinin sembolü olarak kaldı.
Bu yıl içinde Babil İmparatoru Buhtunnesar’ın (Babil’in Asma Bahçeleri’ni yaptıran kudretli kral) yerle bir ettirdiği Kudüs şehriyle birlikte kayıplara karışan sandukanın nerelere gittiği asla bilinmedi ve kırk yıl kadar sonra Babil Sürgünü’nden dönerek Beytülmakdis’i yeniden inşa ettiren Yahudiler sandukanın odasını boş bırakmak zorunda kaldılar. Kısa zamanda sandukanın aslında tahrip edilmediği ve onu koruyan Levililer tarafından mabedin altında hazırlanmış gizli bir bölmede saklandığı inancı yayıldı. Zamanın inanç kültürüne uygun olarak bu yeraltı odasının doğaüstü güçler tarafından korunduğuna ve sandukanın ancak Mesih’in gelmesinden sonra ortaya çıkacağına inanıldı.
MS 70 yılında Roma valisi Titus’un İkinci Beytülmakdis’i yıktırdıktan sonra bu yeraltı odasına da ulaştığı ve mabedin kutsal eşyalarıyla birlikte sandukayı da Roma’ya götürdüğü yönünde bir gelenek yolunu mevzu hadis literatürüne kadar bulmuş ve Hz. Peygamber’in “kutsal emanetlerin Roma’daki büyük kilisenin altında saklandığı ve Mesih’in bunları Kudüs’e iade edeceği”ni söylediği iddia edilmiştir.
Bu yazı Ahd–i Atik Sandukası’nın halen Mescid–i Aksa’nın altında bulunduğu yönündeki inanışın İsrail–Filistin çatışmasına kattığı mistik–dini yönü inceleyerek bitecekti. Ancak söz konusu olan Kudüs olduğunda, 3.000 yıllık tarihi 3.000 karakterlik bir makaleye sığdırmak zordur. Hikayenin devamı için bir ya da iki hafta sabırla; ama sanıyorum ilgiyle, bizi takip etmeniz gerekecek...
17.03.2002
Yazarımızın E-Postası:
k.balci@zaman.com.tr
|