Kıbrıs görüşmeleri kötü gidiyor
Kıbrıs’ta ocak başından bu yana sürdürülen yüz yüze görüşmelerle ilgili olarak Ankara, basına karartma uygulanması yönündeki prensip kararına uyuyor. Ada’da yapılan görüşmelerde tarafların neleri tartıştıkları ve hangi pozisyonları sürdürdükleri gibi konular Türk basınına yansımıyor.
Buna karşılık Rum basını her görüşmenin ardından ve çoğu zaman hemen ertesi günü neler konuşulduğunu çarşaf çarşaf yazıyor. Bu yazılanlar alt alta getirildiği zaman, görüşmelerin gidişatından ümitli olmak epeyce zorlaşıyor. Hatta, bu görüşmelerin belirli bir noktada tıkanması ihtimalinden söz etmek mantıklı görünüyor. Rum tarafının talepleri dikkate alındığında, bu görüşmelerden haziran ayına kadar bir çözüm çıkmasının neredeyse imkansız olduğu anlaşılıyor.
Kısaca her başlığa göz atmak gerekirse, Rum basınının yazdıklarına göre Klerides ve ekibi, Türk tarafının egemen ve siyasi eşit olarak tanınması talebine olumlu karşılık vermediği gibi, Türklerin Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY)’nin içine eklemlenmesi gerektiği tezinde ısrar ediyor. Buna göre, hukuken var olmayan; ancak Güney Kıbrıs Rumları tarafından kullanılan ‘Kıbrıs Cumhuriyeti’ (ki, gerçekte GKRY)’nin anayasası bir miktar tadil edilecek ve Türkler de bu anayasanın içerisine dahil edilecekler. Yani Türkler bir tür ‘azınlık’ statüsü elde edebilecekler.
Öte yandan, toprak düzenlemeleri konusunda da Rumların talepleri dikkat çekiyor. Buna göre Rumlar en azından yüz bin (100.000) kişiye yetecek kadar bir toprağın kendilerine verilmesini istiyorlar. Bu da pratik manada Güzelyurtla birlikte Lefke’nin de Rumlara bırakılması demek. Yani Türk tarafının toprakları Girne’nin biraz batısında sona ermiş olacak ki, bu kadar toprak tavizini Rumlara verebilecek bir babayiğit olamayacağı ortada.
Toprak konusu bununla da bitmiyor. Rumlar 1974’te Kuzey’den göçmüş olan Rumlardan yetmiş bin kadarının da KKTC topraklarına yerleşmesini şart koşuyorlar. Bunlar yapıldığı zaman hem KKTC’nin toprakları ciddi bir şekilde daraltılmış olacak hem de Türk tarafının temel tezlerinden birisi olan iki toplumluluk ilkesi rafa kaldırılacak. Çünkü, Kuzey’deki nüfusun iki yüz binden biraz fazla olduğu düşünülecek olursa, buraya yerleşecek olan yetmiş bin Rum, toplam nüfusun neredeyse üçte birini oluşturacak. O zaman da başkanlık seçimlerinden, belediye seçimlerine kadar bir dünya konuda bu Rum nüfusun manipülasyon yapma imkanı oluşacak. Bunları da kabul edecek bir babayiğit olmadığına göre, durum pek de iç açıcı olamaz.
Rumların Garanti ve İttifak Anlaşmaları konusunda da talepleri var. Türkiye’nin haklarını koruyan en önemli anlaşma olan İttifak Anlaşması’nın kaldırılmasını ve Garanti Anlaşması’nın da sulandırılmasını talep ediyorlar. Bunlar yapıldığı takdirde, 1960 düzenlemelerinin bile katbekat gerisine gidilmiş olacak. 1963’ten bu yana verilmiş olan mücadele ise yok farz edilecek.
İşin daha da garip tarafı, AB yetkililerinin tavırları. Bir yandan şomağızlı Verheugen bir yandan diğer AB yetkilileri Rumlara gaz vermeye devam ediyorlar. İçeride yolsuzlukla kafayı yemiş olan çevreler bütün bu gelişmeleri görmezden geliyorlar. Ve Türkiye’deki toplum sanki bir çözüm olmak üzereymiş gibi bir beklentiye sürükleniyor. Herhalde bu stratejinin devamı da, görüşmelerin kırıldığı ilk noktada Türkiye içerisindeki yolsuzluk lobisi ve AB taşeronlarının ‘Denktaş çözüm istemiyor’ diye harekete geçmesi şeklinde olacak.
Görüşmelerde Rum tarafının ortaya koyduğu tavrın ve taleplerin bir çözüm üretilmesine engel olduğu ortada iken, Rumlara hâlâ gaz vermek ne tür bir AB çıkarına hizmet ediyor dersiniz? Rumlar bu durumda Türk tarafıyla uzlaşmak için niçin gayret göstersinler? Bu soruları Türkiye’deki yolsuzluk lobisi ve AB taşeronları ne kadar daha yok farz etmeye devam edebileceklerini zannediyorlar?
29.03.2002
Yazarımızın E-Postası:
h.unal@zaman.com.tr
|