|
NURİYE AKMAN |
 |
Müjde Ar: Türkiye’de politikacı vatandaş ilişkisi sado-mazohist
Yedi sağırlar, birbirini ağırlar. Türk politikasının özeti bu işte. Dedikodu, yalan. Politikacı vatandaş ilişkisi sado- mazohist. “Gel şekerim” deyip suratına tokat yapıştırılmış hep. Adam kaçak inşaat yapıyor, “Mahkemeye vereceğim.” diyorum, bana mektup yazıyor: “Atatürk ilkelerini benimsemiş bir Türk olarak...” Yani bu laflarla yasadışı işlerini yutturmaya çalışıyor.
Müjde Ar, yaklaşık 30 yıllık sinema emekçisi; bir Türk klasiği. Entelektüel birikimiyle benim gözümde diğer “artistlerden” hep farklı oldu. Yıllardır tanıyorum, hayat bilgisiyle sadece kendini değil, tüm çevresini zenginleştiriyor. Son yıllarda daha çok sosyal aktivist ve çevreci kişiliğiyle öne çıkan Ar, 18 Nisan’dan itibaren Star TV’de bir reality show sunuculuğunu üstlenecek, herkesi birbirini bağışlamaya çağıracak. “Affet Beni” adlı programda, hayatlarının bir döneminde birbirlerine kazık atan, birbirlerini inciten insanlar, içlerinde biriktirdikleri negatif enerji yükünü boşaltacaklar. 1990–1997 arasında Uğur Yücel ve Şener Şen’le birlikte sahnede yaptıkları stand–up’ların tadı zihinlerde kalanlara müjde: Müjde geliyor.
1975’lerde başladın sinemaya. 1980’li yıllarda posterlerin hemen her yere asılıyordu. Filmlerde, reklamlarda hep sen vardın, bir de tabii Kenan Evren’in posterleri. O günlerde Müjde Ar bir seks sembolü olarak anılırdı. Bugün yüzünün ışığı daha farklı. Bugün sanki başka bir yerdesin. Nerdesin?
Aslında benim sinemada “seks sembolü” olmak gibi bir derdim olmadı. O filmlerin hepsinin bir sebebi vardı. Ben kendime sinemada kalıcı bir yer tarif etmeye çalışıyordum. Bizim ailemiz de eğitimli bir ailedir, bir altyapı vardı.
Entelektüel birikimine daha fazla yatırım yapma kararı verdiğin anı hatırlıyor musun?
Bu bir süreç tabii. Toplumsal olaylar insanı çok etkiliyor. 12 Eylül’de İzmir Fuarı’nda şarkı söylüyordum. Birdenbire dediler ki, “Fuar muar bitti, hadi evinize”. Bahçede çay içerken, aniden tankları gördük. 12 Eylül’ün etkisi çok fazla oldu üzerimde. İşte o asılan gençler, idam cezaları, Özal Türkiye’si, değerlerin hızla yok oluşu, değişimi, aydın düşmanlığı... Orada şunu hissediyorsun: “Karşı bir tavır içine girmeliyim ve kendimi geliştirerek farklı bir yerde var etmeliyim.”
Bu tabii oyunculuğuna da yansıyor.
Tabii, her şeyine yansıyor. Ben üniversite yıllarında da çok okuyan biriydim. Liseyi birincilikle bitirdim ve Hacettepe Üniversitesi’ni kazandım; ama İstanbul’da üniversiteye devam ettim. Sonraki yıllarda Almanca ve İngilizceyi de ekleyince okuduğum kitaplar beni fikri bakımdan zenginleştirdi. Dolayısıyla yaşama bakışım ve ona paralel olarak çevrem de genişledi.
Nevruz’da Sezen Aksu ile Güneydoğu’ya gittin. Neler gördün, hissettin?
Diyarbakır, Mardin, Batman ve Hasankeyf’e gittim. Sezen’le o insanların ilişkisini gördüğümde son derece etkilendim. İnsanlar kabul görmeyi bekliyor bizlerden. Kimsenin bu ülkeyi bölmek, yıkmak gibi bir niyeti yok. Oraya gelen dörtyüz–beşyüz bin insanın yüzünde bir tek ifade vardı: “Sevin bizi, kabul edin, hayatımızı iyileştirin. Bizden size zarar gelmez. Biz kardeşiz ve barış içinde yaşamak istiyoruz”. Mesaj çok açık.
Yaşam koşulları nasıl?
Çok kötü. Terk edilen köylerde eskiden tavuğunu, etini, peynirini, sütünü halledebiliyordu. Şimdi onlar da elinden alınmış. Bir apartman dairesine 15–20 kişi sığmışlar. En basit ihtiyaçlarını karşılayamaz duruma gelmişler. Psikolojileri sıfır. Aile içi ilişkileri bozulmuş, kadına şiddet dolayısıyla artmış. Yine de insanlar o dinamiği pozitif bir enerjiye çevirmeye hazır. Sezen de, ben de çok ağladık orada. Konser alanına gitmeden 10 kilometre önce polis, güvenlik nedeniyle yolu kesmişti. 30 kilometre önce de kesseler Sezen’i dinleyeceklerdi orada. En güzel kıyafetlerini giymişler. Fakat dizlerine kadar çamura bulanmışlar. Şunu gördüm ki, kafalarına taş da düşse sevdikleri insandan vazgeçmeyecekler. Sezen’in oraya gitmesi o insanların umutlarını yeşertti.
Batman’a bilgisayar götürme projen vardı sanırım.
Batman’ın Salat beldesinde 950 öğrenci var. Hayatlarında bilgisayar görmemişler. Ama ayaklarında ayakkabı da yok. Benim de bütün lise boyunca ayakkabım su alırdı, yapıştıra yapıştıra tutmaz olmuştu. Topuğuma basa basa yürürdüm. Aysel (annesi) alamıyordu yeni ayakkabı. Çorabım ıslanıyordu ve utanıyordum; ama iyi bir okulda okuyordum. O zaman kurs murs görmeden üniversiteyi kazandım. Eğitim, ayakkabıdan daha önemli o anlamda.
Bilgisayarların bedeli senin cebinden mi çıkıyor?
Evet. Oradaki binayı yeniliyoruz. Kütüphane, bilgisayar ve internet destekli bir yer hazırlıyoruz. Keşke daha çok imkanım olsa, birkaç tane yere yapabilsem. Çocuklar o kadar çok sevindiler ki, dönerken nefes nefese arabanın arkasından koştular. Arabanın tozlarına “Seni seviyoruz Müjde Hanım” yazmışlar. “Hemen geleceksin değil mi?” diyorlar. Yani o kadar özlem var. Dar–ül Zeferan’ı görmüş müydün? 2 bin yıllık muhteşem bir kilise...
Evet, çok etkileyici, hüzünlü bir yerdir.
Oraya da gittik. Müthiş bir yalnızlık duygusu var orada; yalıtılmışlar. Ağızlarından bir laf çıkar da sen onu yanlış mı yorumlarsın diye korka korka eşlik ediyorlar sana. Bunlar Süryani’dir, şunlar Kürt’tür, bunlar başörtülüdür, şunlar komünisttir, bunlar solcudur, şunlar sağcıdır, böyle ha babam, kendinin dışındakini dışlayarak ne çok insanı korkutmuşuz... Oysa farklı düşünenlerle de müşterek bir ritim tutturabiliriz.
Sezen’le dillere destan arkadaşlığına dönmek istiyorum, kaç yıl oldu?
Sezen’le arkadaşlığımız 78’den beri, ilk günkü sıcaklığında devam ediyor. O da tabii çok değişim gösterdi. Benden daha hoşgörülü. İkimiz de artık aman bizi sevsinler, beğensinler diye değil, doğru olduğuna inandığımız şeyleri yapıyoruz. Sezen benden daha çalışkandır. Aynı yılın çocuklarıyız. 21 Haziran benim, 13 Temmuz onun doğum günü. İkimiz de etrafımızdaki insanların hırslarına hayretle bakarız. Ve çocuk safiyetindedir Sezen. Hırs denen şeyin sıfır noktasında olduğu insan olarak ben onu gördüm.
Sezen dahil arkadaşlarının paralarını yönlendirme bilgin nereden?
O çok abartılmış bir konu. Tamamen efsane. Para idare etmeyi bilmem. Bildiğim bir tek şey vardır. Üç kuruşunla gider gayrimenkul alırsan, paran borsada rezil olmaz. Yoksa ne borsadan anlarım, ne dolardan.
Müjde, bir dönem psikoterapi gördün. Neleri çözdün?
5 sene gittim. Keşke her insanın bu imkanı olsa. Beynindeki programı öğrenmeden hayat çok zormuş. Herkesin olduğu gibi benim programım da karmakarışık. Eğer bir tarihin varsa, bir ailen varsa, okulun varsa, çevren varsa senin hard diskine birtakım programlar yükleniyor. Onun ne olduğunu çözmeye çalışıyorsun. Psikoterapinin yararı şu oldu. Nelerle debelendiğimi öğrendim.
Yanlışın ne imiş?
O kadar çok ki. Sen programı bilmediğin için yanlışı da bilmiyorsun. Benim programım, yalnızlık, acı çekmek ve acı çektirmek. Dünya var olalı beri bu sado–mazohizm insanların başına bela olmuş. Siyaset, din, aile, eğitim, medya hepsi bundan nasibini almış...
Çünkü acı çekmek dayanılmaz olduğunda acı çektirmeye dönüşüyor, değil mi?
Evet. Bir ailen var, sana doğru ya da yanlış diye öğrettiği şeyler var. Onlar da başkalarından öğreniyor. Devamında, öğrettiklerinin karşılaştığın koşullarla örtüşüp örtüşmediğini kimse sana sormuyor. Bir kuyunun içine düşüp debeleniyorsun. Yanlış bir kocayla, “birbirimizi düzeltiriz” diye boğuşup duruyorsun. Belki hiç hak etmediği halde, eline geçen tertemiz insan malzemesini alıp perişan ediyorsun. Savaşlar da bundan çıkıyor. İnsanlığın hard disklerinde epey bozuk program var.
Bilgisayarda nasıl yüklenen programı tık yaptığında çağırıyorsan, beynine yüklenenler de birtakım şeylerin tık yapmasıyla önüne geliyor kısacası.
Tabii, 20’li yaşlardan sonra belki daha kolay çözülürdü. Ben 40 yaşından sonra başladım bu işe. Yaşam zaten bir sürü şeylerle baş etme sanatı değil mi? Seni bozacak, seni aşağıya çekecek şeylere dur demeyi öğreniyorsun. Seni tuzağa düşürmek isteyenleri hayatından çıkarıyorsun.
Psikoterapinin sonunda yeniden yorumladığın temel kavramları, mesela aşkı konuşalım?
Aşk da çok sadomazo bir oyun. Güçler dengesi ya da dengesizliği. Ah çok aşığım, yanıyorum, yakılıyorum dediğin vakit, gücün öbür tarafta olduğunu görüyorsun. Yanıp yakıldığınla kalıyorsun. Aşık olan acı çekiyor. Ben de aşkın acı çekmek olduğunu düşünüyordum, Allah cezamı versin, ne kadar yanlış düşünüyormuşum. Acı ile falan alakası yok. Kafandaki program yaptırıyor bunu. Bizi coşkuya kaptıran şey eğer acı çektiğimiz sürece sürüyorsa, o zaman mezara kadar acı çek ve aşkın hep devam etsin gibi sakat bir mantık işliyor.
Demek psikoterapiye gitmeseydin, Ercan Bey (Karakaş) yanmıştı.
Doğru, ilişkimiz rezil olurdu. Her şey acı çekmek üstüne kurulunca sürekli bir itiş kakış oluyor. Ne kadar hır çıkarsa aşk o kadar büyür zannediliyor.
Müjde, sen bir dönem anneni de “öldürmek” istiyordun değil mi?
Çünkü bu programın yüzde 80 sebebi Aysel. Çünkü yalnız bir kadın. İki çocuk yetiştiriyor. Para yok, pul yok. Fahişe olmak istemiyor. Namusuyla yaşamak istiyor. Kocaman da bir kazık yemiş kocasından. Sıçandan çıkan kırnap keser! Buradan nasıl bir program gelecek ki sana? Tabii korku, yalnızlık, acı, güvensizlik geliyor. Çekmiş gitmiş bir baban var. Annem büyük bir nefretle büyüttü bizi. Çok yanlış yaptı.
Erkek nefretiyle mi?
Hayır baba nefretiyle. Global bir erkek nefreti olsa işin daha kolay. En ihtiyaç duyduğun şeyin, asla annenin onaylamadığı ve çok yanlış bir biçimde sürekli kötülendiğini duymak o kadar yaralayıcı ki. Şimdi ben Aysel’in programını da çözdüğüm için çok yumuşak ilişkimiz.
Tek yönlü iyilik olabiliyor mu?
Olabiliyor; tuzaklarına düşmüyorum artık. Onun programının değişmesi çok zor bu yaştan sonra. Onu olduğu gibi kabul ettim, acı çekmekten ötürü bana akıttığı negatif enerjiyi yok ettim hayatımda.
80’li yılların Müjde’si ile 2000’li yılların Müjde’sini ayırt edebilecek başka neler var?
Hayvanlarla ilişkim mesela. Bir hayvan sevgim yoktu. Doğayla ilişkim değişti. Sıkı bir çevreci oldum. Her yerde tutup rezillik çıkarıyorum tek başıma. Ağaç kesenleri ihbar ediyorum, zabıtalar çağırıyorum, dava açıyorum.
Türk politikasını biraz konuşalım mı?
Yedi sağırlar, birbirini ağırlar. Türk politikası bu işte. Dedikodu, yalan. Politikacı vatandaş ilişkisi de sado mazohist. “Gel şekerim” deyip suratına tokat yapıştırılmış hep. “Biz seni iyi edeceğiz, bir daha bize oylarını ver” deyip, “kulağının şu kenarına çarpılmamıştı” deyip bir tane de oraya vurulmuş. Siyasetin hali bu hâlâ.
Hükümeti nasıl değerlendiriyorsun?
“Erken seçim olursa başınıza daha büyük belalar gelir, 2004’e kadar buradayız, canımızın istediğini yaparız!” Verdikleri mesaj bu. Hepsi oyun. Biliyorlar ki suni gündem yaratamazlarsa reaksiyonlar daha da büyüyecek. Nesini konuşayım hükümetin? Eğitimi mi, sağlığı mı çözüyorlar, Güneydoğu meselesine bir çözüm mü getiriyorlar? “Devletin ve milletin bölünmez bütünlüğü” kavramı da anlaşılmaz hale geldi. Adam kaçak inşaat yapıyor, gözümün önünde. “Seni mahkemeye vereceğim.” diyorum, bana mektup yazmış, “Atatürk ilke ve inkılapları, devletin milletiyle bölünmez bütünlüğünü benimsemiş bir Türk insanı olarak...” diyor. Yani bana diyor ki “Ben yasadışı bir iş yapıyorum; ama bu lafları önüne koyarsam sana yuttururum.”
Bu kavramları oturup yeniden tartışmak lazım diyorsun.
Evet. Güneydoğu’ya o insanların gözüne baktığın vakit bu laflar çok başka bir anlam taşıyor. Şüpheleri, kaygıları bir yana bırakıp her şeyi yeniden düşünmek gerekiyor. İlk defa Londra’ya gittim, 1972 senesinde. Buckingham Sarayı’nın önünde bir grup insan sürekli bağrışıyor. O zaman İngilizce bilmiyorum. Orada yaşayan bir arkadaşım çevirdi. Kraliçeye, kafaları kızmış, “Ulan, altındaki çarşafın parasını biz veriyoruz.” diye bağırıyorlar. Polis de sadece seyrediyordu. Çok şaşırmıştım. Bırakalım, bir hakaret olmadıkça, herkes düşündüğünü açıkça söylesin.
En son TRT’ye dizi çektin. Şimdi Star’da izleyeceğiz seni. Sinemadan uzaklaşıp televizyona mı yaklaşıyorsun artık...
Film yapmak giderek zorlaşıyor. Proje bulmak, bunu senaryo haline getirmek, iyi bir iş çıkacağına ikna olmak iki üç yılını alıyor. Tabii sonunda işin en can alıcı noktasına geliniyor: Para bulmak. Sermayesi oluşmamış bir sinemada en zor iş bu. Bugün eli yüzü düzgün bir filmin maliyeti milyon dolara yakın. Yatan paranın dönüp dönmeyeceği de tamamen meçhul. Bu ortamda kimse para yatırmak istemiyor. Dünyaya film satamadıkça iç pazara yönelik iş yapmak içsel bir tatminin ötesine geçemiyor. Diğer taraftan, bütün bunları bilmeyen ve televizyon suretiyle tüketmeye alışmış seyirci, seni her gördüğü yerde “Abla, niye bir şey yapmıyorsun” diye yakana yapışıyor. Bu sebeple ara ara Tv’lerden gelen teklifi kabul ediyorum.
“Affet Beni” adlı programın 18 Nisan’dan itibaren Star’da başlıyor. Bir reality show değil mi?
Evet, orijinali yabancı olan bir program. Birbirini incitmiş, tatsız olaylara isteyerek veya istemeyerek sebebiyet vermiş ve bundan zarar görmüş kişileri karşılaştıran bir yapım. Burada kendi üslubumla insanlar arasında diyalog kurmaya çalışacağım. Daha önceki sahne showlarımdaki Müjde sıcaklığıyla.
|