|
'Tekrar mülâkiy
olduk...' İrfan Külyutmaz
Nur–i aynim, muazzez kaarilerim, Rabbime binlerce şükürler olsun ki, 'bezm–i ezel'e kalmadan tekrar mülâkiy olduk. Efendim, kaç vakit oldu, bilemeyorum, sizlerden uzakda olmanın ızdırabını çekeyor idim. 'Zeman' kazatasının umumî neşriyyat müdîri Ekrem beyefendi olsun, muavini Eyyûb bey evlâdım olsun, ikide bir, Hilmi bey kardaşım vesâtetiyle haber göndererekden, 'İrfan bey, haazır olsun! Pek yakında ilâvemizin intişârına başlanacakdır,' deyip, ağzımıza bir parmak bal çakmakda idiler. Bendeniz de, 'ha bugün ha yarın...' deyerek, pazar ilâvesine intizârda idim. Nihayet, Hüseyin Sorgun bey oğlumuzdan, 'İrfan bey, bu hafda mekalenizi bekleyoruz...' telifûnunu alınca, bu beşaretli haberin sürûru ile mekaleme başlayorum.
Muazzez kaarilerim, son görüşmemizden bu tarafa, neler oldu deye sorup sual edecek olursanız, size minelbâb ilelmihrab, arîz amik anladacağım çok şey olacakdır. Evvelemirde, edebiyyat cebhesinde, Pamuk Prens mahdumumuzun 'Kar' namiyle intişâr eden romanı, uzun bir müdded, efkâr–ı umûmîyyeyi ziyâdesiyle meşgûl etdi. Mâlûmu ilâm kabilinden arz edeyorum, anlışanlı kazatalarımız ve onların san'at ilâvesi nâmı altında neşr etdikleri varakpârelerde, Pamuk Prens'imizin, kar manzaraları içinde, beşûş bir çehreyle çektirdiği fotoğrafileri gördük. Hazretin bir TeVe kanalından ötekine seyirtip, kendisini medh etdirmesine de şâhid olduk. 'Bill–Board' tââbir olunan ilân tahtalarında da, 'Kar' romanı câbecâ reklam edildi. Tam da o günlerde Hilmi bey'le yapdığımız mûtâd görüşmelerden birinde, aziz muhibbim ve kardaşımın, nâçiz kanaatime nazaran, fevkâlhâd mühim bir tesbiyti olmuş idi. Hilmi bey, romanın 'esas oğlan'ı olan zâtın isminin 'Ka'; romanın geçdiği mekânın da 'Kars' vilâyeti olmasına dikkati celbederek, isimlerinKa – Kar – Kars şeklinde yazılabilecek bir seyir taakib etdiğine (yâni, 'Ka'dan itibaren, birer harf ilâvesiyle) işaretle, şu mühim tefsirde bulundu:
'Azizim İrfan bey', dedi, 'şindi bu roman, herhangi bir evropa liysanına terceme olunduğunda, ismi, yâni 'Kar' değişecek, meselâ fıransısçaya terceme edildiğinde 'La Neige'; inkilizceye terceme edildiğinde de 'The Snow' olacakdır (Hilmi bey kardaşım, bu meyânda, inkilizcede 'Pamuk Prenses'e 'Snow White' denildiğine, yâniya 'kar beyazı' taabir edildiğine de işaret etdi.); ve fekat, 'Ka' ve 'Kars' ism–i has olduğu üçün değişmeyip aynen ibkâ edilecekdir. Evropalı bir intellectuel zâviyesinden bakıldığında, roman, iki 'Ka', yâniyâ 'Ka' ve 'Kars'a dâir bir hikâye olarak telakkiy edilecekdir. İki 'Ka'nın ise, Musil'in Avusturya–Macaristan imparatorluğu içün kullandığı 'Kakania' lakırdısını tedaî etdirmemesi mümkin değildir. Bu sebeble Pamuk Prens'in Türkiye'yi bir 'Kakania' olarak takdiym etdiği neticesi istihrâc edilmesi melhuzdur. Yâniyâ Musil, nasıl Avusturya–Macaristan imparatorluğunu 'Kaiserlich und Köeniglich' kelimelerinin baş harflerinden ilhâm alarakdan 'Kakania' deye tesmiyye etdiyse, Pamuk Prens de 'Ka' ve 'Kars'ın baş harflerinden mülhem olarak, Türkiye'yi 'Kakania' deye göstermiş olduğu netiycesi çıkarılacakdır. 'Kakania' ise, kâdiym Yunan lisanında 'Kakos', yâniyâ, 'kötü', 'çirkin' mânâsına geldiği içün Pamuk Prens, Türkiye'yi 'kötü' ve 'çirkin' göstermiş olacakdır...'
Hilmi bey'in böyle insana biraz tohaf gelen bazı tefsirleri vardır. Lâkin bu tefsir, bendenize acaib gelmedi. Zira, evropalı münevverin yapabileceği tedâîlerdir (şindi gençler, 'tedâi'ye, 'çağrışım' deyorlar!), bunlar...
Pamuk Prens'imizin bir müddetden beri memleket hârici olduğunu istimâ edeyorum. Geçenlerde, 'Yeni Şafak' refiykimizden, aziz muhibbim M. Ertuğrul Yavuz yazdı da fark etdik. Bazı mes'elelerde, meselâ 11 Eylül İkiz Kuleler tedhişinde, 'Ben de Amerikalı oldum artık!' lakırdısı ile Amerikan dâvâsı ile tesânüd hâlinde olduğunu beyân ederken, Filistin mes'elesinde ağzını açıp bir tek kelime bile söylememiş olmasını nasıl tefsir etmemiz iktizâ edeyor? Aceba, Şaron aleyhine bir lakırdı ederse, Nobel mükâfatını alamayacağı endîşesine dûçar olmuş olmasın? Câ–yı sûaldir, deye düşünüyorum.
Muazzez kaarilerim, bu hafdalık da bu kadar. Telâkiy, gelecek hafdaya inşaallah. O vakde kadar, zâtınızı hoşca tutunuz; Rabb'ime emânet olunuz muazzez kaarilerim. Au Revoir, canlarım
benim...
i.kulyutmaz@zaman.com.tr
Yeniden merhaba ey
azizler! Recai Güllapdan
Siz kıymetdar kaariilerimle şu fakiyri yeniden bir taze vuslat heyecanı ile buluşduran Rabbime hamd olsun. Efendim vaktiyle böyük konuştuk idi; başımıza gelen onca patırtının esbâbı budur. Bizim kazatanın dördüncü katını mekân tutan idareci takımı, “al bakalım Recai Bey; el mi yaman, bey mi yaman?” diyerekten sizlerle meyânımıza altı aylık bir fâsıla koyuverdiler. Tabiatıyla kazatayı basıp bunların kâffesini önüme kataraktan Yeşilköy sahillerine dökmek işden değildi fekat, “nefsi içün yapıyor” derler diye caydım idi. Netekim Ankaralı bir kısım kaari–i güzînim kazatanın Ankara bürosunu basıp Kızılay’da beyanname dağıtmışlar imiş; kendilerini alenen takdir edeyorum, sağolsunlar lakin çare değil idi. “Hakikatler Zaman’la anlaşılır” aziz kaarii; sabr ettik ve netiycede hakkımızı şu gün çatır çatır istirdâd etmiş bulunuyoruz. Şol nusratımızı bir semaver dolusu çay ile tes’id etsek yeridir. Olan kime oldu ey azizler; Şu gaybûbetimizden en ziyade kim rahnedâr oldu? Bunları vaktiyle eyi düşünüp tartmalı idi. Aceba bu mânâsız fâsıla olmasa idi Amerikan bahriye silahendâzları Asya’nın harîm–i ismetine sellemehüsselâm duhûl edebilir mi idi bakalım? Şer’un denilen heriyf–i nâ şerîf, Filistinli kızanları âyân–âşikâre katledebilir mi idi? Daha geçen hafta Venezüella’da vuku bulan darbe–i hükümetin iç yüzünden meselâ bizim hariciyenin haberi var mıdır fülân?
Resmen ve alenen dünya ahvâlini akıntıya terk ettim desem yeridir; kendime şahsan bizzat bir soğukluk ârız oldu. Acans bile dinleyesim gelmedi. Dünya işleri
mühim değildir aziz ihvanlarım; netiyceten analarımız bizi bu dünyayı ıslah ve tanzim içün mü doğurmuştur ki; dünya bir imtihandır ve “mülk” şübhesiz Cenab–ı Hakk’ındır. Bilmünasebe gaybûbetim esnasında cereyan eden bilumum dahili ve harici vukuattan ötürü mes’uliyetim yoktur. Herkes bilsindir netekim.
İmdi bilürüm merak edersiniz, (halbuki “lâ tecessese!” buyrulmuştur); Bu adam altı ay zarfında ne yaptı fülan” diye. Ey azizler, ben kendim şahsan kazata ve tilevizyondan uzak kaldığında sudan çıkmış balığa dönen mediya maydanozlarından değilim çok şükür; evvelce ne ile meşgul idiysem, yine mûtadıma devam ettim idi; vakıa bu bizim ilave kazatasının neşri altı ay kadar temdid edince, mektepte leyli okur iken disiplin cezası almış haşarı talebeler gibi bir nevi nefy ile tecziye olunduk gibi görüneyor lakin ben şahsan pek bir huzurlu idim. Bu zaruri nefy cezası âdeta ilâç gibi geldi. Tabii, olan Konduracı Faruk Usta’ya oldu sayılır. Adamcağızın dükkânın arka kısmındaki ardiyeyi bir nevi san’ât atelyesi haline getirip kendimize bir çok tatlı meşgaleler çıkardı idik. Meselâ bizim Faruk san’at ve zenaate fevkalâde istidadlıdır. Kendisi küçük deri parçaları ile bizim bildiğiniz eski turşu küplerine tezyinat yapmakta pek mâhirdir. Kezâ döküm yapılacak parçaların ahşap modellerini hazırlamakta dahi yektâ olup, bir aralık sirke ile çalışan motor imâl edeceğim deyû bir hayli döküm kalıbı yapmış idi. Ben bizzat o kadar mârifetli olmamakla beraber Faruk’un ardiyesine kurduğumuz ebrû tezgâhında, “battal yapacağım, kumlu dökeceğim” derken haylice gömlek ve pantolonu berbad ettim ise de netiyce itibariyle hayli hoşça vakit geçirdik idi. Bu günlerde Çaycı Şükrü’nün dükkanına eski usul asma tavan imâl etmekle meşgul bulunduğumuz gibi bir taraftan da müşterek pirocemiz olan “En hakiyki Türk Mutbağı” kitabının tafsilatı üzerinde titizlikle sarf–ı mesai etmekteyiz. Faruk, tilevizyonlarda neşrolunan yemek pırokıramlarına illet oluyor; hele bir takım süslü püslü, yılışık tavırlı yeni yetme kızların yemek pişürür gibi tafralanmalarıyla çileden çıkıyor. Hatta bir ara Halk Eğitim bünyesinde “en hakiyki Türk yemekleri nasıl pişürülür?” mevzulu bir kurs tertib etmeyi dahi düşündük idi. Bu kursta Faruk aşçı sıfatıyla ders verir iken ben dahi bizzat aşçı yamaklığını deruhte edecek idim. Bakalım belki de önümüzdeki yaz kursu açıveririz. Tabii sizleri pek bir özledim ey ihvanlar; lakin şuracıkta bu hususun alenen dercinden istinkâf edeyorum zira şımarır, icabında tepeme çıkarsınız. Halbusam ki mâlumunuzdur bizzat kendim “muharrir–kaarii” münâsebâtında şedid bir muhafazakârımdır. “Sizler ki benim canım ciğerimsiniz felan festek” kabilinden şeyleri sevmem; netekim sizler yok iken ben yine hamdolsun berhayât idim ve bizim mescidin meşrutasına odunluk inşâsı da dahil olmak daha bir çok meşguliyet ile pekâlâ imrâr–ı vakt ettim idi.
Yine de eyi oldu canım; netiycede kazatamızın ilâvesine kavuştuk. Bakalım bu ilâve nasıl bir şey olacak; ben dahi merak edeyorum.
Şimdilik havadisin bu kadarı yetişür. Nasibse devam ederiz.
Yeniden merhaba ey azizler!
r.gullabdan@zaman.com.tr
|