“Bütün dünyayı hesaba katmadan hiçbir şey yapılamaz oldu.”
Paul Valéry
Küreselleşme, modern toplumsal yapılanmayı gerçekleştiren yapısal değişimin bir başka ifadesi; veya uluslararası iş bölümüyle oluşturulan ekonomik bağımlılığın neticesi; veya eğitim, politika ve iktisat alanında taşınabilir modellerin yaygınlaştırılması mıdır? Yoksa küreselleşme, gelişmiş Batılı ülkelerin refahını sağlamak ve siyasî ve askeri gücünü devam ettirmek için, bazılarını aç ve sefil bırakma pahasına sermaye, üretim ve malın deveranını kontrol eden bir sistemin adı mıdır? Hatta o geleneksel ve dinî değerlerimize itibar kaybettiren, dinî inançlarımızı sarsan, ibadetlerimizi anlamsızlaştıran, ailevi ilişkilerimizi bozan, insanımızı yabancılaştıran fitne ve fesadın sistemleşmiş hali midir? Belki de o, herkese yeni ekonomik imkanlar açan, bilgi ve görgüyü yaygınlaştıran ve insanları birbirine yakınlaştıran ve onları sadece medenîleştirmekle kalmayıp aynı zamanda bir ortak kader ve ortak gelecek şuuru yaratan bir sosyal ve fikrî akımdır? Bu bağlamda, küreselleşme kim bilir hakikatin tesisinin imkanını hazırlamakta, belki de o bütün bu çelişik ve karmaşık unsurların hepsini birden kendi içinde barındırmaktadır.
Ekonomik küreselleşme, Immanuel Wallerstein’ın ortaya koyduğu gibi, Batı’nın kendi refahını sağlamak ve devam ettirmek için ürettiği ve ülkeleri kullanılma durumuna göre kategorize eden kapitalist dünya ekonomi sistemidir. Bu sistemi kuran ve dolayısıyla da merkeze yerleşen devletler, sermayeyi kendi uhdelerine alarak, çok çeşitli ve kompleks ekonomik faaliyetlerle en gelişmiş teknoloji üretilip ve gerekirse bunları silah olarak kullanarak dünya ekonomi sistemine tamamen hakimdirler.
Küreselleşmenin ekonomik faktörlerle yönlendirildiğini, dolayısıyla sorumluluğun kapitalist dünya ekonomi sisteminde olduğunu söylemek meseleyi çözmemekte, aksine bize, bu sistemin arka planında nelerin bulunduğunu ve bu sistemin nasıl işlediğini bilme yükümlülüğü getirmektedir. Sistemin küreselliği bir taraftan, işgücünü yaygınlaştırarak Çinlilere bile iş verirken, diğer taraftan cesaretli müteşebbislere yeni ufuklar ve yeni imkanlar açmakta, Türk işadamlarına sadece Romanya ve Bulgaristan’da değil, aynı zamanda Almanya ve Amerika’da yatırım yapmalarına imkan hazırlamaktadır. Diğer taraftan sistemin gayri adil ve insafsız oluşu, millî ve manevî yapımızdan dolayı onu tamamen benimsememizi zorlaştırarak “biz” kalmamızı sağlamakta, aynı zamanda kendi manevî değerlerimizi daha da kıymetlendirmekte, adalet ve insaf adına konuşma ve mücadele etme fırsatı yaratmaktadır.
Kültürel küreselleşme belki öznesiz bir sosyal süreç olarak tezahür ettiği için, belki de modernite ile doğal akrabalığı sebebiyle daha masum görünmektedir. Aslında Ronald Robertson’ın ifade ettiği gibi bu anlamda küreselleşme, medeniyetin gelişmesini sağlayan nitelikli kültürler, milletler, ulusal ve uluslaraşırı hareketler ve organizasyonlar, milletleri oluşturan alt birimler ve fertlerin katkısıyla oluşan küresel alanın tahakkuk ettiği sosyo–kültürel bir sistemdir. Kültürel anlamda küreselleşme dünyanın küçülmesi ve bir bütün olarak dünya şuurunun oluşmasıdır. Küreselleşme bir taraftan küresel bağımlılık (global interdependence), diğer taraftan da küresel bütünlük şuuru olarak sosyal alanda varlık kazanmakta ve aynı zamanda kültürel alanda izafileştirme sürecini hızlandırmaktadır. Bir başka boyutuyla kültürel küreselleşme hem yerelliğin evrenselleşmesi ve hem de evrenselliğin yerelleşmesi tarzında tahakkuk etmektedir.
Kültürel küreselleşme yerel kültürlere ve yerel değerlere karşı bir tehdittir, fakat sadece zayıf kültürler için. Küreselleşmeden uzun vadede, parlak bir tarihî geçmişi, İslam gibi evrensel ve sağlam kaynaklara sahip dinî ve birçok kabiliyetleri muhtevi genetik yapısı ile Türk milleti değil, daha çok yerelliği aşamamış Afrika halkları ve nihaî planda kendilerini koruyacak sağlam bir dinleri olmayan Japonlar ve Çinliler korkmalıdır. “Dünyanın küçülmesi” bizim kültürümüzde herkesi kazanmanın imkanını, “küresel bağımlılık” kendimizi ekonomik, siyasî ve kültürel bakımdan daha iyi takdim etmenin yolunu, “kültürel izafileşme” ise çağa uygun Osmanlı tarzı yeni millet sistemlerini çağrıştırmaktadır.
Yapısal küreselleşmeyi, Niklas Luhmann’ın ifade ettiği gibi, katmanlaşmış farklılıkların hakimiyetine dayanan bir toplumdan fonksiyonel farklılıkların hakimiyetine dayanan bir topluma geçiş olarak tarif etmek mümkündür. Modern öncesi geleneksel toplumlarda, statü, zenginlik, bir kabileye veya soya mensubiyet, köylü veya şehirli, şu veya bu din veya mezhepten olma, gücü oluşturan katmanları tayin ederken; şimdi modern toplumlarda aynı fonksiyonu fiil icra etmekte, politika, ekonomi, bilim, eğitim, din ve diğer sistemler toplumsal yapılanmayı belirlemektedir. Geleneksel toplumlarda ferdin toplumdaki yerini aidiyeti belirlerken, modern toplumda meşguliyeti belirlemektedir. Yapısal küreselleşme işte bu toplumsal transformasyondur.
Toplumsal yapılanmanın fiille tayini, köylüden şehirliye, zenginden fakire ve soyludan soysuza, kabiliyetlerine göre insanlara geniş bir hürriyet alanı açarak toplumsal yapılanmada her konuma ulaşabilme imkanı sağlarken, diğer taraftan kültürel ve sanatsal birikimlerin nesilden nesile naklini zayıflatmakta ve herkes her şeyi sıfırdan öğrenme durumunda kalmaktadır. En kötüsü de toplumsal hiyerarşik yapılanmadan ahlakî yetkinlik önemini kaybetmektedir. Bugün sadece Türkiye’de değil belki de bütün dünyada en tepedekilerin en büyük ahlakî zaafları olduğunu ifadeye lüzum var mı? Memleketimizde ekonomik sistemin zaaflarını bilen iyi yetişmiş bazı bürokratlarımızın istismarıyla devlet bankalarının nasıl soyulduğunu, cinsel zaafı sebebiyle bir Amerikan başkanının ne hallere düştüğünü hatırlatmaya gerek var mı? Bütün bu negatif unsurlar göz önüne getirildiğinde ‘Bu modern yapılanma, sonunu hazırlayacak unsurları kendi içinde mi barındırmaktadır?’ sorusu kaçınılmaz olarak zihinleri kurcalamaktadır. Belki de bundan sonra fiille ahlakî yetkinliği toplumsal yapılanmanın kriteri haline getirecek yeni bir yapılanma safhasına ilerliyoruz. Kim bilir?
Dr., Türk Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Vakfı
21.04.2002
|