Bugün Müslüman’ı anlamak, artık bir insanlık sorunu haline geldi. Yani mesele, sadece bir Müslümanlık meselesi değil. Aşağı yukarı bir asır kadar önce mütefekkir devlet adamı Said Halim Paşa, “Avrupa bizi, bir Avrupa’yı anlarsak, insanlık çok rahat eder.” demişti.
Anlamak için de iki şey gerekli: Anlatmak ve dinlemek. İslâm ile Batı arasında bu konuda çok ciddi bir sıkıntı var. Modern Müslüman ya kendisini anlatmıyor; yeteri kadar anlatamıyor; yahut, daha kötüsü, yanlış anlatıyor.
Batı’ya gelince, o da ya dinlemiyor ya da anlamıyor. Daha kötüsü, çok kere, anlamak istemiyor. Anlamayı siyasetine uygun görmüyor.
Bu kopukluğun iki asra, hatta daha geriye –mesela Karlofça ve Küçük Kaynarca antlaşmalarına kadar– giden bir tarihi var. Müslüman bilincin “bugün –buradaki– varoluşu”nun (Alman filozofu Heidegger’in Dasein dediği şeyin) anlatılabilmesi için onun köklerine bakmamız, o kökleri de anlamamız gerekiyor. Çünkü o bilinç, büyük ölçüde, tarihin “şimdisi”nde yaşıyor.
O tarihte iki büyük keşif var. Müslüman bilinç bir öz–refleksiyonla kendi dünyasına dönüyor. Gördüğünü mukaddes kaynağının ve tarihi tecrübesinin ışığında değerlendirebilmeyi başarabildiğinde, endişeye kapılıyor, utanıyor, huzursuz hale geliyor. Kaynak diyor ki: “İzzet (büyüklük, şeref, vs.) Allah içindir, Resulü içindir ve inananlar içindir.” (Sure, LXXIII, 8) Halis tefekkür, müminin (o anlamda) izzetinden geriye çok az şey kaldığını gösteriyor.
Kur’an’ın geliştirdiği bilinç, birkaç asır içinde sadece fetihleriyle, tolerans siyasetiyle, çoğulculuk anlayışıyla değil; ilmiyle, felsefesiyle, san’atıyla da –yine Vahiy Kaynağı’nın dediği gibi– “insanlığa tanıklık” (şuhedâ ala’n–nâs; Sure, XXII, 78) edebilecek konumundaydı. Modern çağlara gelindiğinde, aleme tanıklık etme bir yana, Müslüman bilinç kendi özüne tanıklık etme imkanına sahip olma gücünü bile yitirme noktasına gelmişti.
Niçin? “Kendi nefsinde olanı değiştirmeyi başaramadığı” (Sure, Bk. XIII, 11) “teceddüd”de, “islah”ta, “içtihad”da yapması gerekeni yapmadığı; kısacası, ev ödevini yapamadığı için.
Ne acı, ne ıstırap dolu bir keşif!
Ya Batı’yı keşfi? O, büsbütün acı vericiydi. Derin düşünce, Batı’ya yöneldiğinde orada Müslüman bilince tepeden bakan, onu aşağılayan, onu fanatik, ilkel, karanlık bulan kahredici bir bakış buldu. Kolonileştirme siyaseti, bu mevcut yarayı iyice derinleştirdi. Artık Müslüman’ın sadece coğrafyası değil, mana dünyası da işgal altına girdi. Makamında oturan sömürge valisi, karargahında dinlenen mağrur komutan “işgalin sebebinin ‘aydınlık getirmek’, ‘medeniyet sunmak’ –yani Müslüman’ı adam etmek– olduğunu söylüyordu. Misyoner de oradaydı. “Ekmel ve etmem din”in (Sure, V, 3) sahibine bir başka “ışık” (!) getirmek için. Acı üstüne acı; öfke üstüne öfke. Ve sonunda kurtuluş mücadeleleri; yani cihad. Ne ile? Top ile tank ile değil; daha ziyade iman ile “Allah Allah” sesleri ile. Makamında oturan adam, karargahında rahatı bozulan komutan, bu sesleri “fanatiklik” ile,”militanlık” ile, “ilkellik” ile, hatta vahşet ile özdeşleştirmekte gecikmedi. Öyle ya ışığı (!) reddedene, uygarlığı (!) tepene başka ne ad verilebilirdi ki?
Vali ve komutan geride derin izler bırakarak çekildi. Her fırsat düştüğünde “gerekenin yapılması” umudu, niyeti ve öfkesiyle.
“Yaralı bilinç”in işi bitmedi. Daha da karmaşık hale geldi. Bu kez “giden”in anlayışını, önemli ölçüde, “içerideki” üstlenmeyi düşünmeye başladı. O bilincin kaderiydi adeta “fanatiklik, militanlık, ortaçağlılık suçlamaları”. Basite indirgenerek dile getirilecek olursa, Müslüman bilince söylenen şuydu: Senin artık işin sona erdi. Bizler işleri –ki artık onlar bizim işlerimizdi– sensiz yapacağız. Orada uslu uslu oturduğun sürece kimse sana zarar vermez. “Sen şimdi –burada– öylece var ol.” Senin Dasein’ını biz tanımlayıp, biz belirleyeceğiz. Ve sen buna razı olacaksın.
Giden Batı da, kendi açısından haklı olarak, bu siyasetin arkasındaydı. Despotluklara, insan hakları ihlallerine, hukuk devleti yokluğuna, demokrasi cambazlığına ve daha onlarca sahte oyuna rağmen.
Ne var ki “içerideki” ne kendi dünyasıyla uzlaşabildi ne de “dünya sistemi”nin organik parçası haline gelebildi. Sefer halinde iken kullandıkları, hazar halindeyken varlığından çok kere rahatsızlık duydukları “o bilinç”in kendi öz alemine, yani “içe” (kaynağına, medeniyetine, tarihine) ve uygarlığın dünyası olarak kabul edilen Batı’ya, yani “dışa” açılması için yok denecek kadar kıt imkanlar sağladı.
“O bilinç”in taşıyıcılarından Mısırlı Abduh, üstadı Afgânî’nin emrini tutarak “Sudan’da mektep açıp inkılap yapmak” istiyordu. Bu inkılabı bize anlatan Türk Mehmed Akif. “O bilinci “asrın asar–ı kemâliye tekâmül ettirmek” gayesiyle yanıp tutuşuyordu. Ve Hindistanlı Muhammed İkbal “dışa kritik gözle bakarak oradan alınması gerekeni alıp “içi”, “öz”ü (yani İslâm tefekkürünü) yeniden–inşâ” etmek istiyordu.
Hakkı teslim edelim; ufak tefek işler yapılmadı değil. Ama Sudan’da “Abduh’un mektebi” hâlâ yok. “Ruh–u İslâm, asrın asar–ı kemaliyle” organik ilişkisini hâlâ kurmuş değil. İslami tefekkürün mevcut inşası “içeri”ye bile yetmez durumda.
Bilincin “hal–i hazır varoluşu” sömürgecilik dönemindeki halinden sadece birkaç gömlek daha iyi. O bilinç, “İslâm adına” yapılan nice şeyi utanarak seyrediyor. İslâm’a yapılanı ise sadece öfkeyle, endişeyle ve eli–kolu bağlı vaziyette takip ediyor. Miloseviç’lerin, Şaron’ların karşısında ise aciz.
Bu böyle devam edemez. O bilincin varoluşunda bir halisleşme kıpırdanışı var, ama yeterli değil. Kimse benim burada sözünü ettiğim o Abduh’un, Akif’in, İkbal’in ve daha başka halim, selim, âlim, âdil mütefekkirlerin bilincini, adlarından her zaman daha çok söz ettiren o hiddetli ve şiddetlilerin bilinciyle karıştırmasın. İkincisi birinciye yardımcı olmak bir yana, onun önünü kesiyor. Önünü kesmek isteyenlerin “ekmeğine yağ sürüyor.”
İslami bilinç, özü itibarıyla, kendisini yeniden inşa edebilme imkanına sahiptir. Bu imkanı gerçekleştirmek zorundadır. Eğer “içerideki” (dahili güç ve siyaset mücadelesi) önünü ve ardını daha iyi görebilir, rasyonel ve ferasetli bir siyaset uygulayabilirse, “dışarıdaki”nin tavrı (siyaseti, ekonomisi, topyekûn dünya görüşü) daha insanileşirse, elbette ki o inşa daha kolay olur. Evet. O bilincin “bugün, burada halis (otantik) varoluşu” sadece bir “İslâm–lık” meselesi değil; bir “insan–lık” meselesidir
Said Halim Paşa tamamen haklıydı.
* Prof. Dr., Dokuz Eylül Üni. Öğretim Üyesi
22.04.2002
|