IMF emrediyor, bizimkiler yapıyor...
IMF tarafından yayınlanan ‘Dünyanın Ekonomik Durumu’ raporunda, Türkiye’nin bu yıl sonunda yüzde 3’lük büyüme hedefini tutturabilmesi ihtimalinin zayıf olduğu görüşü dikkat çekiyor.
Raporda, enflasyon ve faiz oranlarındaki düşüşün ekonominin büyümeye geçmesi yönünde olumlu katkı sağlayacağı yer alıyor.
Ancak, Türkiye ekonomisinin birçok konuda risk taşıdığı ve dolayısıyla da ekonomik büyümenin hedeflenen düzeyin gerisinde kalma ihtimalinin yüksek olduğu ifade ediliyor.
IMF raporunda ekonomik toparlanma, ‘yapısal düzenleme politikalarının uygulanması’ ile bire bir ilişkilendiriliyor. Bu noktada, borç oranlarının azaltılması için yüzde 6,5 olarak belirlenen bütçe faiz dışı fazla hedefine ulaşılması önemli bir kriter olarak gösteriliyor.
Bu hedefe ulaşılması için de; stand–by düzenlemesinde yer alan reform düzenlemelerinin hızının kesilmemesinin yanı sıra para ve maliye politika uygulamalarından da kesinlikle taviz verilmemesi öneriliyor.
Peki, tüm bunlar ne anlama geliyor?
İlk aşamada IMF, Türkiye’ye, ekonomik büyümeyi ikinci, hatta üçüncü planda tutmayı yumuşak bir ifade ile öneriyor.
İkinci aşamada ise, Türkiye’den ekonomi yönetimindeki önceliğini ağırlıklı olarak kamu borcu/ milli gelir oranı ve enflasyonun düşürülmesine vermesini istiyor.
Açıkçası önerilen yöntemler işi, sıkı para ve maliye politikaları uygulamaları ile daha fazla vergi toplamaya, daha az tüketmeye ve daha çok vatandaşın üzerine yükün bindirilmesine getiriyor.
Yani, Merkez Bankası iç talep artışına yol açmayacak parasal politikalar, Maliye İdaresi de vergi politikaları izlemeli.
Böylece, kontrol altına alınan iç talep artışına bağlı olarak durgunluğa itilen ekonominin enflasyon üretme fonksiyonu pasifize edildiği gibi bu şartların hakim olduğu ekonomide zaman içerisinde enflasyonun düşüş eğilimine girmesi kendiliğinden sağlanmış oluyor. Aynı şekilde faiz oranlarının da düşmesi için uygun iklim kendiliğinden tesis edilmiş oluyor.
Enflasyonun bu uygulamalar neticesinde düşmesine bağlı faiz oranlarının da düşüş eğilimine girmesi burada, tartışmasız uygulamacıları yanılgıya sevk eden etken.
Önceliğin enflasyonla mücadeleye verilmesinin kaçınılmaz sonucunun üretmeyen bir ekonomi ve işsizlik olduğunun unutulduğu veya bunun pek o kadar önemsenmediği anlaşılıyor.
Dolayısıyla elde edilecek olan başarının dönemsel olduğu gerçeği unutuluyor. Bir başka ifade ile, tamamen iç talebi kısarak tesis edilen enflasyon ve faiz oranlarındaki düşüşün kalıcı olması beklenemez.
Çünkü, enflasyonu düşüreceğim ve buna bağlı olarak gerileyen faiz oranları üzerinden borçlarımı daha düşük ve uzun vadeli çevirebileceğim gayesi ile ekonomik büyümeden verilen taviz, sorunları erteleyecek ve kamu kesimi borç yönetimini zaman içerisinde olumsuz yönde etkileyecektir.
Borç yönetiminin sağlıklı bir yapıya kavuşturulması; yani kamusal borçların milli gelire oranının azaltılması tamamen ekonomik büyümeye bağlı.
Bugün için hedeflenen makro ekonomik büyüklüklerle borç/milli gelir rasyosunun kalıcı bir şekilde azaltılmasının mümkün olmadığı açık.
Borç/milli gelir oranının düzeltilmesi için ekonominin en azından hedeflenen yüzde 3 oranında büyümesi gerekiyor. Bunun için de, uygulanan programdaki iç talebi baskı altına almaya dönük politikalardan taviz verilmesi, özellikle de yüzde 35 olarak hedeflenen yıl sonu enflasyon hedefinden vazgeçilmesi lazım.
Ancak, IMF yönetiminin de ekonomik büyüme yerine enflasyonun düşürülmesine ağırlık verdiği açık. IMF’nin hazırladığı ve yayınladığı raporlar da bunun böyle olduğunun göstergesi.
IMF’nin bu tutumu, ister istemez, IMF ve Dünya Bankası’ndan gelecek paralara bağımlı hale getirilen Türkiye ekonomisini yönettiğini zannedenlerin hareket alanını daraltıyor. Kaldı ki, IMF’nin çizdiği bu dar alan içerisinde hareket etmekten dolayı, gerek siyasi karar alıcıların gerekse ekonomi yönetiminin hiçbir şikayeti olduğu da söylenemez.
25.04.2002
Yazarımızın E-Postası:
i.kibrizli@zaman.com.tr
|