İki farklı insan, iki farklı medeniyet
Tarih boyu hemen hemen bütün inkârcılar, mü’minleri toplumun görüş ve düşünceden yoksun alt tabakası, kendilerini ise toplumun en akıllıları, bilgilileri ve üstün tabakası olarak görmüşlerdir. Bu, onlardaki, aslında aşağılık kompleksinin bir yansıması olan kibir ve kendini beğenmişlikten kaynaklandığı gibi, dünyaya ve eşyaya bakış açılarının mü’minlerinkinden farklı olmasından da kaynaklanmaktadır. Onlar, her şeye dünya, madde ve menfaatleri açısından bakarken, mü’minler ise, gerçeğin asıl kaynağı olan gaybı ve bilhassa Zâtıyla mutlak gayb olan Cenab–ı Allah’ı, gayba imanı, öncelikle buna dayalı ilmi, ibadeti, değişmez ahlâkî değerleri düşüncelerinde ön plana alır, dünyayı, maddeyi ve dünya hayatını bunlara göre değerlendirirler. Buna karşılık, kendi kurdukları toplumda sahip bulundukları statü, zenginlik ve menfaatleri, inanmayanları mü’minlerin dayandığı İlâhî gerçeklere kör kılar ve onlar, servet, mevkî, ırk, renk veya fizikî yapılarından kaynaklanan bir gurur ve çalım içinde hareket ederler. Fakat, neticede asıl doğru bakış açısının mü’minlerinki olduğu, mü’minlerin sağlam temellere dayalı düşüncelerinde haklı bulundukları ve diğerlerine üstün oldukları ortaya çıkar; çünkü onlar, üstünlüğü daima Allah’a şuurlu iman ve ibadette, takvada, gerçek bilgide (ilim) ve ahlâkî değerlerlerde görürler.
Tarih boyu mü’minlerle inanmayanların kurdukları medeniyeti temel açılardan karşılaştırdığımızda, karşımıza çıkacak tablo şudur:
İnanmayanların medeniyeti, genellikle beş menfî esas üzerine oturur: Her şeyden önce o, güce dayanır, maddî gücü ve başarıyı kutsar; güç ise, kendi başına zulme sebeptir. Bu medeniyet, maddî çıkarları tatmini esas alır, bu ise, eşya ve mal üzerinde canavarca boğuşmayı getirir. Hayatı mücadele bilir; bu ise, dahilî ve haricî çatışmaların sebebidir. Toplum içinde ve toplumlar arasında kurmaya çalıştığı bağ, ırka, renge, menfî milliyetçiliğe ve çıkar birliğine dayanır; bu ise, başkalarını yutmakla beslenir. Hayattaki gayesi ve hayata hizmeti, fertlerdeki ihtiyaçları artırmak, bedenî arzuları kamçılamak ve tüketimi körüklemektir; bu ise, insanları doymaz, ihtiyaçlar arkasında yorgun, dünyada bir başkasını fazladan gören, tükettikçe üreten, ürettikçe tüketen ve böylece hayatını bitiren birer canavara dönüştürür.
İman medeniyetine gelince: Bu medeniyet, kuvvet değil, hak üzerine oturur; hak, adaleti ve dengeyi esas alır. Hedefi, menfaat yerine fazilettir; faziletin özelliği karşılıklı muhabbet ve yardımlaşmadır. Toplum içindeki ve toplumlar arasında kurmaya çalıştığı bağ, dinîdir, vatanîdir, meslekîdir; bunun özelliği, kardeşlik, barış ve hâricin saldırısına karşı müdafaadır. Hayattaki düsturu yardımlaşmadır; bunun özelliği, birlik ve dayanışmadır. Hayatta fertlere hizmeti, hidayettir; bunun da özelliği insaniyeten terakki ve ruhen tekâmüldür. (Mektubat, 457–458).
Bu iki medeniyeti, dayandığı ve yetiştirdiği fertler açısından mukayese edecek olursak, bu defa, karşımıza şöyle bir tablo çıkar:
İnkâr üzerine kurulun medeniyetin bilhassa önde gelenleri, genellikle firavun gibi birer despottur; fakat menfaati için en basit şeylere bile ibadet eden bir despot. İnatçı ve bükülmez görünür; fakat maddî bir lezzet için nihayet zilleti kabûl eder. Baskıcı, mağrur ve kendini beğenmiştir; fakat kalbinde bir dayanak noktası olmadığı ve herkesi kendisine rakip gördüğü için, aslında gayet âcizdir. Yalnızca kendisini ve menfaatini düşünür; bütün gayreti nefsanî arzularını ve şahsî menfaatlerini tatmine yöneliktir.
Gerçek bir mü’min ise, bir kuldur; fakat en büyük yaratılmışın bile önünde eğilmeye tenezzül etmez; cennet gibi, en büyük bir mükâfatı kulluğuna gaye yapmaz; çünkü cennet, kulluğun gayesi değil, mükâfatıdır. Mütevazıdır, halimdir, selimdir; fakat, Allah’ın izni haricinde kimse önünde zillet göstermez. Yaratılmış bir insan, bir beşer olarak aslî fakirliğini ve aczini bilir; fakat mutlak Zengin ve Kadîr Olan’a dayandığı için, en zengin ve en güçlü olup, yaratılmışlara karşı müstağnidir. Bütün hizmet ve gayreti Allah’ın rızasını kazanmaya yöneliktir; bu bakımdan, ahlâkî değerler ve faziletlerle bezenmiştir. (Sözler, 125)
26.04.2002
Yazarımızın E-Postası:
ali.unal@zaman.com.tr
|