Türkiye’nin kırk yıllık Avrupa Birliği üyesi olma sürecinde yaşanan zorluklara bakıldığında; konunun AB istekleri ile Türkiye’nin beklediklerini bir asgari müşterek anlaşma zeminine çekmekten ibaret olmadığı anlaşılır. Üçüncü ülkelerin de çok ciddi menfaatlerinin söz konusu olduğu, hatta AB içindeki ülkelerin AB’ye rağmen kendi milli menfaatleri yönünden bir şekilde açık veya gizli konuya müdahil olduğu görülmektedir.
Aslında bugünlerdeki adı AB’ye girme olarak adlandırılan bu stratejik sorun tarih boyunca Anadolu’ya yerleşmiş tüm milletlerin (toplumların) karşısına değişik ad ve boyutlarda çıkan Anadolu’da yaşamanın bedeli olan sorundur.
Binlerce yıl Asya–Avrupa–Afrika kıtalarının merkezindeki konumuyla Anadolu, Doğu’nun ve Batı’nın ticari, kültürel ve siyasî alanlarda menfaatlerinin çarpıştığı stratejik bir köprü olarak, üzerinde yaşayanlara Anadolu merkezli çok yönlü çok ilişkili politikalar uygulamayı zorunlu görev kılmıştır. Bu görevde başarılı oldukları süreçte tarih sahnesinde etkili devlet rolü almışlar, görevde ihmal, başarısızlık halinde ise tarih sahnesinden silinip geçmişlerdir. Anadolu Selçuklu Devleti’nin de tarihi misyonunu tamamladığı yıllarda yerini daha güçlüleri varken Osmanlı Beyliği’ne bırakması Ertuğrul Gazi’nin torunlarının daha kahraman olmasından ziyade tarihi Bizans İmparatorluğu’na komşu olmasının kendilerine yüklediği stratejik sorumluluk ve derinliğin bilincine varmış olmalarıdır. Ki bu nedenle yüzlerini Doğu’ya çevirip kendi emsalleri diğer beyliklerle didişme yerine, Batı’ya yönelip Rumeli’ye yani Avrupa’ya geçmişlerdir.
Bu süreçte Osmanlı, Avrupa’da ilerlediği ölçüde Doğu’ya da açılmak zorunda kalmış, âdeta İstanbul merkezli birbirine zıt iki ok, biri Batı’ya diğeri Doğu’ya aynı tempo ile ilerlemiştir.
Anadolu merkezli dünya siyaseti
İmparatorluğu’nun muhteşem Süleyman döneminde ulaştığı sınırlar Anadolu merkezli diğer bir ifadeyle İstanbul merkezli olarak yönlendirilen dünya siyasetinin ulaştığı boyutları tüm ihtişamıyla göstermektedir.
16. yüzyılın başlarına kadar Çin ve Hindistan’dan yola çıkan ticaret kervanları (ipek yolları) Anadolu ve Doğu Akdeniz kanalıyla Avrupa’ya ulaşmaktadır. Aynı şekilde Avrupa’dan Çin ve Hindistan’a giden yollar da Anadolu ve Doğu ve Akdeniz kıyılarından başlamaktadır.
Türklerin Avrupa’da ilerlemeleri ve Doğunun zenginliği Avrupalıları yeni arayışlara zorlamıştır. Yüzlerce yıl kurşundan altın yaparak zenginleşme hayalinden uyanan Avrupalı gözünü uzak denizlere çevirmiştir. Bu arayışlar sonunda coğrafi buluşlar gerçekleşmiş, Portekizliler frika’yı güneyden dolaşarak Hindistan ve Çin kıyılarına ulaşmışlardır.
16. yüzyılın sonlarına gelirken ticaretin çoğunluğu Güney Afrika yoluyla gerçekleşmeye başlamıştır. Bu süreçte zengin doğulu devletler eski ticari yol üzerindeki zengin beylikler ve halk, bu hayatî önemdeki stratejik kaymayı henüz kavramış durumda değil. Ancak dünyayı İstanbul merkezli olarak yönetmeye alışmış olan Osmanlı devlet adamları gelişmekte olan tehlikeli gidişatı görmüş, her ne kadar cihan imparatorluğu olarak üç kıtaya hükmetmenin sağladığı zenginlik içinde bulunsalar da ana ticaret yollarının Osmanlı nüfuz alanları dışına çıkmasının hayati derecede tehlikesini de kavramış olduklarını tarih sahnesinde göstermişlerdir.
Don ve Volga nehirlerinin birbirine 55 km yaklaştığı eski Stalingrad yeni adıyla Volgagrad şehrinin bulunduğu yerde bir kanal açma fikri Yavuz Sultan Selim devrinde gündeme gelmiş, Kanuni Sultan Süleyman’ın Avrupa’ya öncelik vermesi nedeniyle ancak II. Selim döneminde Sokulu Mehmet Paşa’nın vezir–i azamlığı zamanında fiilen uygulamasına başlanmıştır.
Astırhan seferi...
Tarih ders kitaplarında kısaca “Astırhan seferi” olarak geçen bu hareketin arkasında derin bir stratejik değerlendirmenin yapıldığı görülür.
1– Hindistan ve Çin’den Hazar Denizi kıyılarına gelen ticari emtia buradan gemilerle Volga Nehri’ne, açılacak kanalla Don Nehri’ne, Azak Denizi’nden Karadeniz’e; Karadeniz’den itibaren de bir kısmı İstanbul üzerinden Batı Akdeniz’e bir kısmı da Tuna Nehri yoluyla Almanya’ya kadar taşınabilecekti. Ulaşımın yüzde 40 oranında kısalması nedeniyle ticari faaliyetlerin bu bölgede yoğunlaşacağı, imparatorluğun vergi gelirlerinin artacağı, halkın hayat standartlarının daha yüksek olacağı değerlendirilmiştir.
2– Osmanlı’nın kuvvet çoğunluğu ile Avrupa ve Afrika’ya yöneldiği zamanlarda İran boş durmamış Osmanlı’nın kalpgahı olan Anadolu’da özellikle dinî istismarlarla emperyalist emellerini gerçekleştirmek istemiştir. Ayrıca, ticari kervanların Anadolu’ya geçişini zorlaştırarak ve Basra Körfezi’ne yönlendirerek Portekiz ticaret gemilerine yüklenmesine kolaylık göstermiştir. İran ayrıca Türkistan’da bulunan Doğu Türkleri ile Anadolu’da bulunan Batı Türkleri arasındaki her türlü ticari ve kültürel ulaşımı da engellemiştir.
Bu kanalın açılması ile Osmanlı donanması ve ordusunun Hazar Denizi’ne inmesi ve Türkistan ile temas kurarak İran’ı etkisiz hale getirmesi mümkün olacaktı.
3– Başta Portekiz, İspanya ve İngiltere olmak üzere Avrupa’nın Afrika yolu ile ticari kazançlarının azalacağı, monarşilerin güçlü ordular kurmakta zorlanacağı, bunun doğal sonucu olarak Osmanlı Devleti’ne yönelik tehdit derecelerinin azalacağı değerlendirilmiştir.
4– Rusya, Çar IV. İvan’dan itibaren Karadeniz’e ve Hazar Denizi’ne inme politikasını başarıyla uygulamaya başlamıştı. Ancak bu kanalın açılması halinde Osmanlı’nın bölgesel gücünün çok etkin hale geleceği bölge halkının güvenli bir ortamda daha çok zenginleşerek Osmanlı hükümranlığına doğal olarak uyum sağlayacağı, bunun neticesi olarak Rusya’nın Moskova çevresinde sıkışıp kalacağı değerlendirilmiştir. Ticaretle zenginleşen bölge halkının aynı zamanda sosyal ve kültürel ilişkilerini de geliştireceği dikkate alındığında yüzlerce yıl birbiri ile savaşma yerine bir arada yaşamayı tercih edeceği düşünülebilinir.
Kısaca bu kanalın açılması ile Osmanlı’nın kazanacağı çok şey vardı... Ancak nedeni tam olarak anlaşılamayan bir tutumla kanal açılma işlemine geç başlanmış; ağustos ayında başlayan faaliyetler ekim sonunda şiddetli soğuklar nedeniyle yarım bırakılmıştır. Ertesi yıl havalar müsait hale gelince devam edilmemesi mantıki izahı bulunmayan tartışmaya açık büyük yanlışlık olarak ortaya çıkmaktadır. Belli ki birileri bu kanalın açılmasını engellemeye muvaffak olmuş...
Osmanlı’nın 1569’da üçte birini açtığı ve yarım bıraktığı kanalı Ruslar 380 yıl sonra 1952 yılında tamamlamıştır.
Osmanlı’nın aynı yüzyıllarda yine benzer stratejik değerlendirmelerle Süveyş Kanalı’nı açmak; Kızıldeniz ve Akdeniz’i birleştirmek, bu suretle Afrika güneyi yolunu gereksiz hale düşürerek ticari yolların hakimiyetini tekrar ele geçirmek için teşebbüse geçtiği görülür. Ancak bu çalışmalar da nedense fiiliyata geçilmeden terk edilmiştir.
Osmanlı padişahları daha sonra da her iki kanalın açılmasını gündeme getirmişlerdir. Ancak tren kaçmıştır. Ticaretle çok zenginleşen Avrupa’da rönesans ve reform rüzgarları ile güçlü monarşiler gelişmişti, güçlü ordulara sahip Avrupalıların karşısında Osmanlı’nın uzun süren geri çekilmesi başlamış bulunmakta idi...
Dış politikada tek boyut olmaz
Bugünlerde Türkiye’nin AB’ye girmesi–girmemesi tartışmaları sürerken sık sık Türkiye’nin AB’ye karşı alternatif stratejiler geliştirmesi gündeme gelmekte, sanki Türkiye AB içinde olursa alternatif ilişkilere ihtiyaç olmayacağı AB’ye endeksleneceği, AB dışında kalırsa alternatif oluşturmak zorunda kalacağı gibi düşünceler ortaya çıkmaktadır.
Yukarıda değindiğimiz gibi Türkiye, batısında AB olsa da olmasa da Türkiye merkezli olarak çok yönlü ilişkiler kurmak ve yaşatmak zorundadır. Türkiye tarihin kendisine miras bıraktığı bu rolü başardığı sürece var olacaktır.
Türkiye’nin çok yönlü ilişkiler kurması söz konusu olunca bazı çevrelerin küçümser bir tebessümle ifade ettikleri “Hangi güçle?” sorusu akla gelmektedir. Bu soruyu soranlara cevap olarak yine bazı kesimler ekonomisi zayıf Türkiye; enerji kaynakları dışa bağımlı Türkiye, insan hakları sorunları olan Türkiye, demokratikleşme sorunları olan Türkiye gibi argümanları bol bol kullanarak ya AB içine her pahasına olursa olsun girelim başka çare yok ya da AB’ye girmeyelim kendimize dönelim sonucuna varmaktadırlar.
Eğer yukarıda sayılan bu niteliklerin hepsi çok yönlü dünya oyuncusu olmaya yeterli olsaydı Yeni Zelanda’nın ismini kasap vitrinlerinden başka alanlarda da duyardık.
Türkiye’nin potansiyeli...
Anadolu’nun tarihi jeopolitik gücüne ilave olarak Türkiye’den başlayıp Kafkaslar’dan Türkistan ve Kazakistan’dan geçip Güney ve Doğu Sibirya’ya erişen bir coğrafyada mevcut olan Türk dünyası diyebileceğimiz kuşağın varlığı içerdiği unsurlarla 21. yüzyılda Türkiye’nin gücünü oluşturacaktır. Yazımızın başında belirttiğimiz gibi bu gücü kullanmak yani potansiyel durumdan kinetik duruma geçirmek sadece Türkiye’nin meselesi değildir. Türkiye’nin müttefikleri de bu gücü değerlendirmek zorundadır. Çünkü dünya çapında politika uygulamak isteyen bu ülkeler ellerindeki manivelayı dayayacakları bir destek noktasına ihtiyaç duymaktadır. İşte Türkiye merkezli dünya politikası geliştirmenin kozu bu destek noktasını iyi değerlendirmektir.
ABD’nin soğuk savaş yıllarında ittifaklar ve ikili anlaşmalarla meydana getirdiği kuşak içinde kalan Asya, bugünkü durumda Türk dünyası diyebileceğimiz ülkelerin meydana getirdiği kuşakla ikiye bölünmektedir. Kuzeybatısında Rus Federasyonu, güneydoğusunda Çin...
Belki birçok kimselere fantezi gibi gelebilir; ama şurası kesindir ki bu stratejik kuşak ayırdığı iki alemin arasında barış ve dostluğu perçinleyen bir köprü olarak Orta Asya’ya barışı (cenneti) getirebileceği gibi... Çeşitli tahrikler ve manipülasyonlarla etnik ve dinî çatışmalar yaratılması halinde çok uzun yıllar sürebilecek savaşlarla cehennem kuşağına da dönebilir.
Bilindiği gibi SSCB’nin dağılmasından sonra oluşan karşılıklı dostluk ve işbirliği çerçevesinde Türk müteşebbisler dünyanın her köşesinde olduğu gibi bu bölgede de yoğun ticari ilişkiler kurmuş bu meyanda eğitim şirketleri kurarak birçok Türk okulları açmışlardır. Bu okullarda prensip olarak açıldıkları ülkenin devlet okulları statüsü verilerek Türk Milli Eğitim müfredatına da uygun olarak eğitim ve öğretim yapılması kabul edilmiştir. Ayrıca önemli bir husus olarak bu okulları açan Türk müteşebbislerin özel gayret ve önem vermeleri ile emsallerinden daha üstün bir şekilde donatılmışlardır. Bunun doğal sonucu olarak çok iyi nitelikte öğrenci yetiştirilmekte, varlıklı ve elit tabakanın tercih ettiği okullar olmaktadır. Bu okullarda uygulanan eğitim ve öğretimin bir başka önemli yönü de çok dinli çok kültürlü bu bölgede insanların karşılıklı diyalog, hoşgörü ve sevgi ile bir arada barış ve mutluluk içinde yaşayabileceğini göstermektedir.
Bu okulların Asya’yı ikiye bölen stratejik kuşak üzerinde yoğunlaştığı görülür. Bu durum bu okullara verilen önemin ne kadar haklı olduğunu ortaya koymaya yeterlidir. Bu okullarda yetiştirilen nesiller, büyük satranç tahtasında Türkiye’nin kozu olarak Asya’nın geleceğine yön verecek nesillerdir.
Keza ister AB’ye alternatif arayış için olsun, isterse Türkiye merkezli gerçeklere dayanan uluslararası ilişkiler kurmak için olsun önümüzdeki yıllarda bu amaçla dünyaya açılacak olan Türk diplomatları, işadamları, bürokratları karşılarında bu okullarda yetiştirilen nefsini aşmış, kendini insanların barış ve mutluluğuna adamış dürüst meslektaşlarını bulacaklardır.
Sonuç olarak, Türk milleti hangi coğrafyada olursa olsun genlerine yerleşmiş üstün özellikleri ile her türlü güç unsurlarını en mükemmel şekilde kullanarak, değerlendirerek, çok yönlü ilişkiler kurarak geçmişte binlerce yıl olduğu gibi gelecekte de binlerce yıl dünya siyaset sahnesinde büyük devlet rolünü oynamaya devam edecek potansiyele sahiptir. Yeter ki iyi liderleri olsun, iyi yönetilsin...
(Emekli) Hv. Plt. Kur. Albay
26.04.2002
|