Ana Sayfa Haberler Ekonomi Dış Haberler Politika Kadın-Aile Kültür-Sanat Televizyon Spor Yazarlar Yorumlar Çizgi-Yorum
   Akademi Bilişim Çocuk Eğitim Otomobil Röportaj Strateji Tüketici Masası Okur Hattı

 Bölge Haberleri


 Reklam
 Künye/İletişim
 English
 Basın Özetleri
 Abonelik
 

Site editörüne her türlü eleştiri ve önerinizi iletebilirsiniz; m.sakin@zaman.com.tr

 
Arama

 Arşiv

 

NURİYE AKMAN



30 dakikada 20 defa alkışlanan lider yanlışlarını farkedebilir mi?

Nuriye merhaba,

Birbirimizin izini kaybettik be adaşım. Bir türlü görüşemiyoruz. Zaman’da üç aylık oldun sanırım, nasılsın iyi misin arkadaş? Senin şu “ünlü” ve “önemli” insanların nasıl? Onları çok hırpalıyor musun? Ama yok, haksızlık etmeyeyim şimdi; bazen kocaman şefkatinle şaşırtmışsındır beni. Ama kaç kulaç inebiliyorsun acaba onların derinliklerine? Bana bak, vurgun falan yemeyesin! Tamam tamam, kızma, bırakıyorum bütün iğnelerimi. Bak ne diyeceğim, ben biraz kalabalıkların ruhuna takılmaya karar verdim.. Hayatın haberlere yansımayan yüzüne bakmayı özledim. Bir zamanlar Sabah’ta yapıyordum bunu biliyorsun. Zamanı geldi, öteki ağaçlardan topladığım meyveleri sensiz yiyecek değildim ya. Klavyenin başına geçtim işte.

Bu çarşamba günü AK Parti grubundaydım. Biliyorsun, Genelkurmay Başkanı, TBMM’deki 23 Nisan resepsiyonunda Tayyip Erdoğan’ın on yıl önce yaptığı çok sert bir konuşmaya dair çok sert sözler sarf etmişti. Bu yüzden partili, partisiz herkes “Bakalım Tayyip, ne cevap verecek?” diye grup salonuna dolmuştu. O gün Meclis’teki en popüler grup AK Parti’nindi. Görevi AK Parti’yi izlemek olmayan gazeteciler bile oradaydı.

Bilirsin geç kalmak, parti genel başkanlarının şanındandır. Rekor yaklaşık birer saatle, Mesut Yılmaz ve Tansu Çiller’dedir hep. AK Parti lideri tam vaktinde geldi. Yine de kalabalıklar, olay saatinden çok önce yer kapmak zorunda olduklarından epeyce bir bekleşme yaşanıyor. Başkanı beklerken Meclis’te tavanların ne kadar yüksek olduğunu, grubun tavanından devasa büyüklükte altı avize sarktığını gördüm. Boyu uzun eni dar yeşil kapının tek kanadının açık olduğunu, aynı anda iki kişinin girip çıkamadığını fark ettim. İki kanat da açılsa insan akışı daha rahat olurdu. Dar kapı tercihi düşündürdü beni.

Sen epeydir Meclis’e gitmedin, unutmuşsundur Meclis yaşamını. Hiç saydın mı, kaç sıra var AK Parti grup salonunda? Tam 52. Her sırada 4–5 kişi oturuyor. Salonun iki yanındaki koridorlar; partililer, meraklı Meclis çalışanları, “cihazsız” gazetecilerle, ortadaki koridorlar kameramanlarla dolu. Fotoğraf makineli gazeteciler en ön sıralara konuşlanmış.

Kadınlar bile ayakta

Ee, n’olmuş yani deme; 70 milyonluk Türkiye’de kaç kişi bilir bu Meclis âdetlerini? Haberlere pek yansımıyor ama teamül bütün partilerde aynı: Başkan salona giriyor. Herkes ayağa kalkıyor, alkışlamaya başlıyor. Kadınlar bile ayakta. Kadınlarla ilgili dikkatimi çeken bir husus da, hepsinin arka sıralarda yan yana oturuyor olması, partililerin arasına dağılmaması. Aralarında başörtülüler de var, başörtüsüzler de. Kadın–erkek herkes bir ağızdan “Erdoğan başbakan” diye bağırıyor.

Başkan yerine oturuyor, bütün kameralar, fotoğraf makineleri “eller yukarı” der gibi ona dönüyor. Ben olsam, hemen teslim olurdum. Zaten ruhumun kimyası da değişirdi. Çünkü herkes bana bakınca beni benden çalardı, geriye ben kalmazdım. İnan oturduğum yerden 20 kamera, bir o kadar fotoğraf makinesi saydım. Belki daha da fazlaydı.

Toplantıya başkanlık eden Grup Başkan Vekili Hüseyin Çelik’in, dinleyicilere Akkervanın iktidar yürüyüşüne devam ettiğini söylemesiyle birlikte, ahali ikinci slogana geçti: “Türkiye seninle gurur duyuyor.” Ardından başkan, günün ikinci alkış sağanağı altında kürsüye yürüdü.

O andan itibaren alkışları saymaya başladım. O gün tam 20 alkış cümlesi not ettim defterime. Başkan yaklaşık 30 dakika konuştu. Giriş çıkış derken 40 dakika desek, yaklaşık 2 dakikada bir eller birbirine çırpılmış demek. Tabii o günün özel olduğunu, ortada büyük bir gerginlik olduğunu unutmamak lazım. Normal bir gündemde bu sayı yarıya inerdi herhalde. Bilmiyorum, önümüzdeki haftalarda diğer partilerin grup çalışmalarına da bakacağım, alkış sayısını karşılaştırırım artık...

Kitle ruhu, bireylerin toplamından daha büyük, daha farklı bir şey. İyi hatipler alkış sayısını kendilerince ayarlayabiliyorlar. Tayyip Erdoğan’ın da bazı kelimelere yaptığı özel vurgular insanların alkışlama duygusunu tahrik ediyordu.

Al bakalım 3. alkış cümlesi: “ ....Silahı, ekmeği takati kalmamış bir milletken, Mondros’a, Sevr’e ve bütün dünyaya ‘siz yoksunuz, benim iradem var, sizin topunuz ve gülleleriniz varsa, bizim de haktan dönmez yüzümüz var’ diyerek 23 Nisan 1920’de TBMM’yi kuran bu millet....”

Baktım da ziyaretçiler arasında not alan yoktu: Sözlü gelenekten gelen bir milletiz, yadırganacak bir taraf yok mu diyelim buna, bilemedim. Dördüncü alkışı beklerken kadınların çantalarını oturduğu sıraların üstüne koydukları dikkatimi çekti.

Derken o anın ruhuna 4. alkış aktı: “Sayın Ecevit’, ne zamandan beri insanları açlığa ve sefalete mahkum etmek çağdaşlık sayılıyor?.. Siz çağın da dünyanın da dışına düştüğünüzün farkında değil misiniz?.. Etrafınızda bunu söyleyecek kimse yok mu? Ama bilesiniz ki tez zamanda millet size bunu hatırlatacaktır.”

Şöyle düşündüm içimden: “Eh artık yarın da Ecevit ona bir hatırlatmada bulunur. Sen bana ben sana hesabı.” Ama cevap anormal sert oldu biliyorsun.

Neyse ahalinin 5. alkışı, umuda oldu: “Halkımızla beraber topyekün bir seferberlikle insanlarımızı yeniden aş ve iş sahibi yapacağız.”

Neden hep koyu renk?

Kim bilir Meclis çatısı altında kaç bininci kez telaffuz edilmiştir bu cümle? Salona gri, siyah, lacivert hakim. Neden koyu renk ciddiyeti, resmiyeti temsil eder acaba?

6. alkışı, “AK Parti’yi ‘Türkiye biziz, biz Türkiye’yiz’ diyen halkımız kurdu.” cümlesi aldı.

Sonunda herkesin merakla beklediği an geldi. Tayyip başkan, Genelkurmay Başkanı’na cevap vereceğini ilan etti: Herkeste bir kıpırdanma oldu. Kameraların ve zihinlerin netlik ayarı yeniden yapıldı.

“Geçmişte sahip olduğumuz kimi fikirlerin sağlam bir altyapıya sahip olmadığını gördük. Bunların üzerine samimiyetle gittik. Temel ahlaki değerlerimiz hiç değişmedi ama....” cümlesinin ardından, bu bölümün ilk, tüm konuşmanın 7’nci alkışı geldi. Demek ki partililer değişme ile değişmeme noktasının altını çizmek istiyordu. Tan yeri ağarırken beyaz ipliğin siyah iplikten ayırt edilmesi gibi yani...

O ana kadarki en uzun alkış, 8’e nasip oldu. “...Sayın Kıvrıkoğlu’nun egemenliğin millete verildiği bir bayram gününde on sene önce yapılan konuşmayı sanki dün söylenmiş bir sözmüş gibi cevaplandırması Türk demokrasisine gölge düşürmüştür.”

Gölge lafını duydum, “eyvah” dedim, “şimdi öyle bir karşı cevap gelecek ki!”

9. alkış da uzun sürdü: “Sayın Kıvrıkoğlu, ...o günkü hükümetin terörle mücadele konusundaki kimi eksiklerine dikkat çekmemizi, orduya kin kusmak olarak nitelemekle talihsiz bir beyanda bulunmuştur.”

Artık gerginliğin tırmanacağından emindim. Nitekim; ”....milli güvenliğin sağlanmasından ve silahlı kuvvetlerin yurt savunmasına hazırlanmasından, TBMM’ye karşı Bakanlar Kurulu sorumludur.” cümlesi 10’uncu, “Bu bakımdan terörle mücadele etmek üzere özel olarak eğitilmiş birliklerin henüz kurulmadığı bir dönemde, vatan evlatlarının yurt savunması için daha iyi hazırlanmasını sağlayacak düzenlemelerin yapılmasını istemek, bizim vatanseverliğimizin ve orduda görev yapan Mehmetçiklere karşı içimizdeki hassasiyetin bir gereğidir.” cümlesi 11’inci alkışa zemin oldu.

“Sayın Kıvrıkoğlu’nun beyanlarındaki kişilik haklarımıza dönük zedeleyici ifadeler için hukuki girişim haklarımızı saklı tuttuğumuzu da belirtiyorum.” cümlesini 12. alkış olarak kaydettim. Ama bu, “üzerimize çok gelmeyin, dava açarız size” tonunun getireceği gelişmeleri hayra alamet saymadım.

13. alkışı “Türkiye, laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devletidir.” cümlesi aldı.

14. alkış: “Şu anda çatısı altında bulunduğumuz bu Meclis, millet iradesinin en yüksek ifadesidir.”

Bu son iki alkış, daha çok kelimelere yapılan vurgunun yönlendirdiği alkışlardı.

15. alkış: “...bu çağrının ne Yahudi düşmanlığıyla ne de çeşitli çıkar gruplarıyla ilgisi olamaz.”

Cümlede Türkçe hatası

Nuriye, senin de dikkatini çekmiştir, bu cümlede Türkçe hatası var. Cümlenin sonundaki kelime “olabilir” olmalıydı. Ya da cümle ne/ ne kalıbı kullanılmadan kurulmalıydı. Yani “...Yahudi düşmanlığıyla da, çeşitli çıkar gruplarıyla da ilgisi olamaz” denmeliydi.

16. alkış “Biz her zeminde anti semitizmin bir insanlık suçu olduğunu belirttik.”

17. alkış “..Tankların modernizasyonu konusundaki hassasiyetimiz bu vatana olan borcumuzun bir gereğidir.”

Nuriye, hiçbir şey yekpare değil. Ortamların da tek yüzü yok, bir yanda heyecan var, bir yandan da esneyen insanlar görüyorum. Meclis’in havası her zaman çok boğucu. Dar alanda yoğun kalabalık, oksijeni azaltıyor, esnemek kaçınılmaz oluyor.

Son kelimede sesi ani olarak yükselince 18. alkışı, “Hiçbir kurum kendi eylem ve işlemlerinin mutlak doğru olduğunu savunmamalıdır.” cümlesi kaptı.

Partililer, 19. alkışla, “Yolumuz zor ve meşakkatli de olsa, bu yolda yürümeye devam edeceğiz.” cümlesini onayladılar.

Sevgili adaşım, 20. alkışı, konuşmanın bitişini müjdelediği için son cümle aldı: ”Hepinizi bu duygularla selamlar, bu büyük millete çok daha güzel 23 Nisan’lar yaşatmanız için çalışmalarınıza daha bir azimle devam etmenizi dilerim.”

Tabii herkes yine ayağa kalktı. Bu kadar alkıştan sonra bir lider yanlışlarını fark edebilir mi diye düşündüm.

Niğde teşkilatı, başkana kilim hediye ederken, grup toplantılarının neden şov aracı olmaktan çıkarılmadığını düşündüm. Acaba dünyada kaç ülkenin parlamentosunda parti çalışmaları bir miting atmosferi içinde geçer?

Gruptaki düzenin de Genel Kurul adabıyla paralellik göstermesi gerekmez mi? Böyle kitleler halinde partili gelmese Meclis’e, gelenler de sessizce dinlese ne olur? Zaten her ortamda, her dakika, hak etseler de etmeseler de alkışlanıyor, Türkiye’nin gururu oldukları söyleniyor. Meydanlarda tamam da, hiç değilse Meclis çatısı altında gurur katsayılarını düşürseler biraz. Tabii bu lafım bütün liderler için geçerli. Özellikle de Ecevit için. Bir gün de DSP grubunu anlatacağım sana. Ecevit’in istisnasız her cümlesi alkışlanıyor, düşünebiliyor musun, bir cümle, bir alkış. Neyse ki onun konuşması çok kısa sürüyor.

‘Toplantılar bir nevi doping’

Neyse, işin şov kısmı bitti, toplantının basına kapalı olan bölümüne geçildi, vatandaşlarla, haberciler dışarı çıkarıldı. Yenimahalle kadın kollarından bir grup kadınla, Başkan Hatice Çakmak, Demet Türk, Güler ve Dilek Gültopçu, Rabiya Tekin, Yüksel Çaldıran, Leyla Akyıldız, Zöhre Albayrak, Selma Velioğlu ile konuştum. Hepsi ev hanımıydı ve konuşmalarındaki ortak tema şuydu:

“Grup toplantıları bize bir nevi doping. Genel başkanımızın verdiği bilgiler, bizleri motive ediyor, çalışmalarımızın daha ahenkli geçmesini sağlıyor. Başkanımızı burada dinleyebilmek, televizyonda izlemekten farklı. Konuşmanın tamamı hiçbir kanalda gösterilmiyor. Bizde türbanlı ve açık sayısı eşit. En azından bunu kanıtlamak için geliyoruz. Ama kameralar açık olanlarımızı göstermiyor. Başkanımızı dinlemeye doyamıyoruz.”

Peki hiç mi eleştirecekleri bir sözü yok başkanlarının? Cevap, tabii ki “yok” şeklinde oldu.

Peki başkanın üslubundaki gerginlikten hoşlanıyorlar mıydı? Hatice Hanım bana Mehmet Akif Ersoy’un bir şiiriyle cevap verdi. Üzüm üzüme baka baka kararır, başkanın şiir sevgisi onlara da geçmiş demek ki:

“Yumuşak başlıysak kim demiş uysal koyunuz./ Kesilir belki ama çekmeye gelmez, boynumuz/ Kanayan bir yara görsem sızlar ta ciğerim./ Onu dindirmek için çifte yerim, kamçı yerim/. Adam aldırma da geç git diyemem, aldırırım./ Çiğnerim, çiğnenirim hakkı tutar kaldırırım.”

Kadınların duygularını anlıyordum ama Erdoğan’ın, Genelkurmay Başkanı’na biraz önce verdiği cevaptan sonra ortamın daha da gerileceğinden emindim. Aynı gün bu endişemi bazı AK Partili milletvekillerine de ilettim. Hiçbiri katılmadı bana. Nitekim bir gün sonra neler olduğunu biliyorsun. Ben artık yorum yapmayayım. Ne kadar zor bu ülkede yaşamak öyle değil mi adaşım?



E-Posta: n.akman@zaman.com.tr


Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder


Önceki Röportaj

> (21.04.2002) - Elif Şafak: Sekiz ayrı yüzüm var, sekizi de birbiriyle çelişiyor

> (20.04.2002) - Varlık ile hiçlik arasında gidip gelen bir yazar

> (17.04.2002) - Ahmet Özal: Yılmaz benden çok etkilendi

> (14.04.2002) - Müjde Ar: Türkiye’de politikacı vatandaş ilişkisi sado-mazohist

> (13.04.2002) - Filistin Büyükelçisi Fuad Yasin: İntihar şehadettir

> (08.04.2002) - İsrail Büyükelçisi David Sultan: Arafat, Filistin’in Mandela’sı olsun

> (07.04.2002) - Teoman: Döneminde yaşasaydım Hz. Muhammed’in peşinden giderdim

> (06.04.2002) - Hem totaliter, hem demokrat!

> (31.03.2002) - M. Nuri Yılmaz: Milli Güvenlik Kurulu’nu üç defa ziyaret ettim





Zaman'da Bugün
27 Nisan 2002


Zaman Spor

Röportaj


Ana Sayfa| Zaman'da Bugün| Haberler| Ekonomi| Dış Haberler| Politika| Kültür-Sanat| Kadın-Aile| Spor| Yazarlar| Yorumlar

» Sık Kullanılanlara Ekle  «               » Giriş Sayfası Yap «

Copyright© 1995-2002 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.