Ana Sayfa Haberler Ekonomi Dış Haberler Politika Kadın-Aile Kültür-Sanat Televizyon Spor Yazarlar Yorumlar Çizgi-Yorum
   Akademi Bilişim Çocuk Eğitim Otomobil Röportaj Strateji Tüketici Masası Okur Hattı

 Bölge Haberleri


 Reklam
 Künye/İletişim
 English
 Basın Özetleri
 Abonelik
 

Site editörüne her türlü eleştiri ve önerinizi iletebilirsiniz; m.sakin@zaman.com.tr

 
Arama

 Arşiv

 

  Yorum

Demokrasinin denektaşı olarak Fransa başkanlık seçimleri

Mehmet Ali Kılıçbay



Fransa başkanlık seçimleri 21 Nisan Pazar günü yapıldı ve katılan adaylardan hiçbiri gerekli % 50’nin bir üstü çoğunluğu sağlayamadığından, başkanı belirlemek üzere 5 Mayıs’ta, en çok oy alan iki adayın katıldığı bir seçim (ballottage) daha yapılacak ve bu kez en çok oyu alan seçimi kazanacağından, başkan kesinlikle belli olacak.

Fransız başkanlık seçimlerine 16 aday katıldı ve bunlardan Jacques Chirac % 20 ve Jean–Marie Le Pen % 17 ile en çok oyu alarak, ama gereken çoğunluğu sağlayamayarak ballottage’a kaldılar (Türkiye’de medya Fransız seçim sisteminin iki turlu olduğundan söz ediyor, bu yanlış, ancak adaylardan hiçbiri gereken çoğunluğu sağlayamadığı zaman ikinci tura gidiliyor. Örneğin Parlamento seçimlerinde bazı adaylar doğrudan seçilirken, gereken çoğunluğun sağlanamadığı diğer bazı bölgelerde ballottage’a gidilmektedir).

Jean–Marie Le Pen’in en çok oy alan ikinci aday olması, bu kişinin siyasal kimliğinden ötürü Fransa’da ve dünyada çok kişiyi şoke etti. Birçok Fransız “utanç duydu”, “Fransız olmaktan utandı”, ülkenin her tarafında geniş katılımlı Le Pen karşıtı gösteriler yapıldı. Neden? Demokrasilerde seçimlere aday olarak katılma ve seçilirse görevini yapabilme her yurttaşın hakkı değil midir?

Le Pen bir faşist, yabancı düşmanı bir ayırımcı, bir Yahudi düşmanı, Fransız olmayı yücelten bir ultra milliyetçi ve bir demokrasi karşıtıdır ve böylesine bir kişi, demokrasinin ve insan haklarının beşiği sayılan bir ülkede oyların % 17’sini aldı. Acaba Fransa 1789 ideallerinden derin bir sapma içinde, aşırı sağa mı kayıyor? Fransa’nın böylesine bir kayma içinde olduğuna ilişkin çok sayıda beyanda bulunuldu. O zaman, Le Pen’i ortaya çıkartan koşullara biraz daha yakından bakmak gerekiyor.

Her şeyden önce irdelenmesi gereken, yabancılar sorunudur. Fransa bugün, dünyanın en fazla yabancı nüfus oranına sahip ülkesidir. Şu anda bu ülkede 8 milyon yabancı yaşamaktadır, yani her 7 kişiden biri yabancıdır. Öte yandan, Fransa çok uzak geçmişten beri dünyanın en fazla (oransal olarak) göç alan ülkelerinin başında gelmektedir. Birkaç örnekle yetinmek üzere, İspanya iç savaşı sırasında çok sayıda İspanyol, Sovyet Devrimi sırasında birçok Rus; Polonya veya İtalya’nın çeşitli darlık bunalımlarında çok sayıda Polonyalı veya İtalyan bu ülkeye göç ederek Fransızlaşmışlardır. Gene örneğin Polonya asıllı Poniatowski bakan, Ukrayna asıllı Bérégovoy başbakan olmuştur, geçmişte İtalyan asıllı cumhurbaşkanları da olmuştur vs. Keza 20. yüzyılın ortalarındaki sömürgelerin tasfiyesi sırasında, eski Fransız sömürgelerinden çok sayıda insan bu ülkeye göç etmiştir. Bunları sayıp dökmek olanaksızdır ve bunların hepsi de Fransızlaşmıştır. Asıl sorun, son 40 yıl içinde giderek hızlanan bir şekilde, ülkeye özellikle Magrip’ten gelen “yabancı işçi” veya “kaçak işçi” konumundaki Arap göçmenlerden kaynaklanmaktadır. Bunlar daha ucuza veya kaçak çalıştıklarından, ülke doğumlular arasında işsizliğe yol açmakta ve böylece alt tabakaların kinlerinin hedefi haline gelmektedirler. Öte yandan, banliyöleri dolduran bu fakir ve düşük eğitimli insanlar, ciddi entegrasyon sorunları yaşamakta, bu yüzden Fransa ortalamasından daha yüksek bir şekilde suça yönelmektedirler, bu da sıradan Fransızları çok rahatsız etmektedir. Örneğin Yahudiler, Le Pen’in açık bir Yahudi düşmanı olmasına rağmen, sırf güvenlik endişeleriyle ona yoğun bir şekilde oy vermişlerdir. Yani güvenlik paradoksunun Le Pen’in yükselişindeki rolünü iyi anlamak gerekmektedir. Böylece bu gibi insanlar, olayın tamamen ekonomik ve sınıfsal olduğunu görememekte, bütün sıradan insanlar gibi demagojiye kolayca av olmaktadırlar.

İşte Le Pen, Fransızlığa ve sonra da Avrupalılığa asimile olmaları zaman alacak bu Magripli insanlarla alt tabakadan ülke doğumlular arasındaki bu husumetten yararlanarak, faşist, ırkçı ve ayırımcı söylemini yaygınlaştırmaya başlamıştır. Ancak vurgulanması gereken nokta, Le Pen’in ilk kez bu oranda oy almadığıdır. Açıkçası, Ulusal Cephe hep % 15’ler civarında oy almaktadır ve görülen odur ki, bu yabancıların büyük toplumla kaynaşmaları ölçüsünde, Le Pen’in oyları giderek önemsiz oranlara kayacaktır.

Le Pen’in son “başarı”sını açıklayan ikinci olgu da, seçimlere katılma oranının düşüklüğüdür. Fransız seçmenin % 29’u başkanı belirlemek için sandık başına gitmemiştir. Le Pen’e verilen oyların militan oylar olduğu ve Ulusal Cephe yandaşları arasında katılmama oranının düşüklüğü hesaba katılacak olursa, faşist liderin Fransız halkının % 17’den çok daha düşük bir yüzdesi tarafından desteklendiği ortaya çıkacaktır.

Öte yandan, Fransız yarı–başkanlık sistemi, hükümeti öne çıkartırken, başkanı epeyi geride bırakan bir yapıda olduğundan, seçmenler başkanlıktan çok parlamento seçimleriyle ilgilidirler, katılmamanın büyük oranını açıklayan faktörlerden biri de budur. Hatta yapılan bazı kamuoyu yoklamaları, bir başkana hiç gerek görmeyen Fransızların epeyi yüksek bir oran oluşturduğunu ortaya koymuşlardır.

Le Pen’in “başarı”sını sağlayan diğer bir faktör de seçime 16 adayın katılmasıdır. Eğer diğer büyük bir başkanlık sistemi olan ABD ile karşılaştıracak olursak, Fransa’nın ne denli daha demokratik yapıda olduğu anlaşılacaktır. ABD’de başkan, Demokrat ve Cumhuriyetçi Parti adayları arasından, ikinci seçmenler tarafından seçilmektedir. Yani Amerikan sistemi iki partilidir (Aslında İngiliz sistemi veya diğer birçok Anglo–Sakson ülkesininki de öyledir.) ve hiçbir toplum yalnızca iki siyasal ideolojiye sahip olamayacağından, aslında bu iki parti de birer koalisyondur. Kabaca belirtmek üzere, Demokrat Parti liberallerden sosyal demokratlara uzanan ve biraz sola kayan bir yelpaze, Cumhuriyetçi Parti ise muhafazakarlardan ırkçı faşistlere uzanan sağ bir yelpaze oluşturmaktadır. Burada mutlaka dikkat edilmesi gereken nokta, Le Pen zihniyetinin ABD ve İngiltere gibi ülkelerde ayrı bir parti olarak ortaya çıkmayıp, ABD’de Cumhuriyetçilerin, İngiltere’de Muhafazakarların içinde gizli kalmasıdır ve bundan da önemlisi, Cumhuriyetçilerin veya Muhafazakarların seçim kazanmaları durumunda bu zihniyetin de iktidara gelmesine karşılık, Fransa’da bunun mümkün olmamasıdır.

Fransa’da iki troçkist, bir komünistin de yer aldığı 16 aday, elbette oyların çok dağılmasına yol açmışlardır (örneğin troçkistler % 10’dan fazla oy aldılar), ama demokrasi esasen budur: Yurttaşların tümünün siyasi tercihlerinin görünür olması. İşte Le Pen, Fransız demokrasisinin bu çoğulcu yapısı içinde ikinciliği yakalayabilmiştir.

Ancak bundan da önemlisi, faşist, ırkçı, yabancı düşmanı, ultra milliyetçi damarın bütün gelişmiş ülkelerde bulunmasıdır. ABD, İngiltere, Almanya gibi Batılı ülkelerin ırkçılık konusunda Fransa’dan öğrenecekleri hiçbir şey yoktur. Hatta bu gibi ülkelerdeki ırkçılık Fransa’dakinden çok daha köklü ve organizedir. Ancak Fransa’nın farklılığı, bu ayıbını gizlemeyecek kadar şeffaf bir demokrasiye sahip olmasıdır. ABD, İngiltere veya Almanya’da ırkçı görüşler çoğunluk partileri içinde gizli kalırken, Fransa’da açıkça ortadadır.

Bütün bunların ötesinde, Fransız halkının demokratik pratiğini de vurgulamak gerekmektedir. Örneğin Avusturya’da ırkçı Heider’in seçimleri kazanması sonucu, bu ülkede yaprak kıpırdamamış, bu adam ancak AB’den gelen enerjik baskılar sonucu çekilmek zorunda kalmıştır. Oysa 1789 ideallerine sahip birey–yurttaş Fransızlar, işi uluslararası baskıya veya kapalı kapılar ardındaki pazarlıklara bırakmayarak, demokrasilerini korumak üzere bizzat sokağa inmişlerdir.

Le Pen gibi insanlığın olumlu kazanımlarına zıt bir eğilimin temsilcisi, ancak Fransa gibi cumhuriyetçi ve demokratik geleneğin içinde açığa çıkabilirdi. Anglo–Sakson demokrasileri, iki partili sistemleriyle her türlü ayıplarını gizleyip sureti haktan görünürlerken, Fransa kendi kendiyle yüzleşmeyi göze alacak kadar demokratik olduğunu kanıtlamıştır.

5 Mayıs’ta Chirac çok yüksek bir yüzdeyle seçilecek, bu kesin. Le Pen, herzelerini yumurtlamaya devam edecek, bu da kesin. Ama Fransız demokratik ve cumhuriyetçi geleneğinin bu yol kazalarının üstesinden geleceği de kesin.

27.04.2002

Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder


Diğer Yorumlar

> Kopenhang Kriterleri Uğur Özakıncı (27.04.2002)

> Türkiye’nin kozu çok yönlü dış politika Faruk Erbilgin (26.04.2002)

> Sivil ortodokslaşma ve kamusal hayatın problemleri Süleyman Seyfi Öğün (25.04.2002)

> Polise bilimsel destek Müslüm Saylı (25.04.2002)

> Milliyetçilik ölüyor Mehmet Altan (24.04.2002)

> Evrensel çocuk anlayışına doğru Ahmet Kemerli (24.04.2002)

> Çağdaşlık yolunda bir engel: RTÜK yasa taslağı Can Paker* (23.04.2002)

> Hayatın bitmeyen şekeri; çocuklar H. Salih Zengin (23.04.2002)

> Bir bilincin hikâyesi Mehmet S. Aydın* (22.04.2002)

> "Reform" mu, "trajedi" mi? Murat Şengül (21.04.2002)

> Küreselleşme’nin neresindeyiz? Adnan Aslan (21.04.2002)

> Ortadoğu yanarken Ilgaz Zorlu (20.04.2002)

> Ölüm kimleri susturabilirdi? Mehmet Gündem (20.04.2002)

> “Moon” olayının düşündürdükleri ve “Kült”ler Alev Alatlı (19.04.2002)

> İnsanlık öldü mü? (19.04.2002)





Zaman'da Bugün
27 Nisan 2002


Zaman Spor

Yorumlar


Ana Sayfa| Zaman'da Bugün| Haberler| Ekonomi| Dış Haberler| Politika| Kültür-Sanat| Kadın-Aile| Spor| Yazarlar| Yorumlar

» Sık Kullanılanlara Ekle  «               » Giriş Sayfası Yap «

Copyright© 1995-2002 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.