Dil meseleleri
Hüzün Yağmuru’nun ilk baskısında tashih ihmalleri ve dizgi hataları oldukça fazlaydı. Yeni Şafak’ta bir arkadaşımız bunun üzerinde durmuş. Haklıdır. Fakat ikinci baskı iki hafta içinde yapıldı ve bu durum yeni baskı ile büyük ölçüde telafi edildi. Yine de, “Adamo’nun Her Yerde Kar Var...” ifadesinin “Adam o’nun...” şeklini alması türünden bazı yanlışlar, işaretlemiş olmama rağmen öylece kaldı. Ama ikinci baskının bir nüshasını okuyan bir insan, dizgi–baskı hataları yüzünden pek rahatsız olmaz.
Aynı yazıda, bir okuyucu mektubuna atfen, parantez çokluğu üzerinde durulmuş. Ben öyle hatalar yapmam! Yazıyla “köşeli parantez” tabirini kullanışım, bir teknik orijinalite denemesidir ve hayâlî olduğu belirtilen bölümün realiteyle irtibatını sağlamak amacına yöneliktir. (Biraz Füreya’daki Pentimento’ya benzer. “Derin parantez” anlamına gelir!)
Parantezli bir husus daha var:
Daha önce çeşitli vesilelerle temas etmiştim. Birçok romanda “o dedi, bu dedi” tekerrürleri çok sıkıcı boyutlara varıyor. Kimin konuşmakta olduğu muhtevâdan açıkça anlaşılmak şartıyla, her konuşmayı ilk bakışta fark edilecek biçimde vererek bu sıkıntıyı kökünden halletmek istedim... Birinci şahıs olan Melih konuşurken, uzun çizgiden sonra hiçbir işaret kullanılmamıştır. Nevin konuşurken tırnak, Ayşen konuşurken parantez kullanılması o tefrik kolaylığını sağlamak içindir. Parantez yerine “tek tırnak” kullanmayışım, uygulatma zorlukları bakımındandır. Tırnak içinde verilenlerin yeniden tırnağa alınması gerektiğinde de öyle yapıyorum; yani tek tırnak yerine parantez kullanıyorum. Çünkü tek tırnak her zaman kaynayabilir!.. (Muhteva hakkındaki sözlerine teşekkür borçluyum.)
... Dil bahislerinden çok hoşlanırım. Noktalama işaretleri, imlâ meseleleri, hepsini konuşabiliriz. Fakat aslolan, cümle ve üslup meseleleridir ki davacısı da meraklısı da pek yoktur.
Mesela Orhan Pamuk’un dili hakkında şimdiye kadar 5–6 yazı yazdım. Ahmet Altan’ın son romanındaki dil zaaflarını üç yazıyla özetledim. (13 Aralık, 20 Aralık, 3 Ocak) Gösterdiğim hatalar o kadar ciddi boyutlar taşıyordu ki; hem şimdiye kadar dikkat çekmemesini hayretle karşılıyordum, hem de gösterildikten sonra bile önemsenmiyormuş gibi davranılması bu hayretimi derinleştiriyordu.
Radikal’in kitap ekinde “Kar’da Türkçe sorunları” adlı eleştiriyi okuyunca biraz rahatladım. Yalçın Küçük’ün “Şebeke”sindeki Orhan Pamuk ve Ahmet Altan fasılları da Türkçe açısından bir teselli teşkil edebilecek önemdeydi. “En çok okunmayan yazar” başlığını da çok beğendiğimi söylemeliyim. “Çok satanın okunmaması”nı belirtmek için bundan uygun bir ifade bulunamazdı... Bir romanı okumak, çeşitli identifikasyon yoklamaları da yaparak, onu bir anlamda yaşamak demektir. Kar’la ilgili yazımda “bundan sonrasını okuyamadım” demekteki kastım buydu! Bir yerden sonra roman gibi değil, mikroskopla inceleme yapar gibi okudum. Görevim icabı okudum, teşrih masasına yatırarak okudum. Buna mukabil “ben okudum, beğendim” diyen birçok kişi, test sorularıyla yüklendiğimde sahih bir okumayı başaramadıklarını itiraf etmek zorunda kaldılar. Esasen benim okumam, onların okumadıklarını ispatlamak içindi ve özel bir katlanmaydı. Yani olmayan olamayan romanın okunması değil, ortadaki metnin okunmasıydı. “Hangi romanları okudunuz?” sorusuna normal olarak cevap verirken ben “İsyan Günlerinde...”yi, “Kar”ı saymam.
Yalçın Küçük’ün işaretlediği acaipliklerden birkaç not sunayım:
“Şehrin içine yayılmış evliya yatırlarıyla...” (İsyan Günlerinde, 14).
“Hissettiği duygu” (a.g.e. 16) “Duygu hissetti” (a.g.e. 390).
Olacak şey mi bunlar? Fakat cümle sakatlıkları bence bunlardan daha vahimdir. Köşemde, cümle bile sayılamayacak kelime öbeklerinden bazılarını üç gün boyunca anlatıp durdum. Üç gün değil aylarca yazsam bitiremezdim.
Solculuğu sağcılığı hatta uydurmacılığı falan bırakın; ortada bambaşka bir dil faciası var. Üstelik, ortaokulun dil seviyesiyle bile bağdaşmayan ifade ve anlatım perişanlıkları, dehşet verici özendirmelerle edebiyat ve tefekkür (!) adına tebcil ediliyor, insanlarımız uyarılmıyor.
28.04.2002
Yazarımızın E-Postası:
a.selim@zaman.com.tr
|