Ana Sayfa Haberler Ekonomi Dış Haberler Politika Kadın-Aile Kültür-Sanat Televizyon Spor Yazarlar Yorumlar Çizgi-Yorum
   Akademi Bilişim Çocuk Eğitim Otomobil Röportaj Strateji Tüketici Masası Okur Hattı

 Bölge Haberleri


 Reklam
 Künye/İletişim
 English
 Basın Özetleri
 Abonelik
 

Site editörüne her türlü eleştiri ve önerinizi iletebilirsiniz; m.sakin@zaman.com.tr

 
Arama

 Arşiv

 

MEHMED NİYAZİ



Türkmenlerin Ruhnama’sı

Kardeş Türkmenistan’ın devlet başkanı Sayın Saparmurat Türkmenbaşı’nın kaleme aldığı “Ruhnama” adındaki kitabı aziz dostum Abidin Sungur bana hediye etti. Komünizm rejiminin milletlerin ruhunu kuruttuğunu, metafizik dünyalarını boşalttığını, fertleri mideleriyle toprağa basar, şehvetleriyle düşünür hale getirdiğini, insanları sosyolojinin değil de, adeta zoolojinin konusu yaptığını değişik ülkelerde müşahede ettiğim için, bu rejimde doğup büyüyen Türkmenbaşı’nın “Ruhnama”sını benim açımdan hiçbir değer taşımayacağına inanarak elime aldım. Fakat daha ilk sayfasında önyargının ne kadar kötü bir şey olduğunu bir kere daha idrak ettim. Şu satırları yazanın amansız bir materyalist eğitimden geçtiğine kim, nasıl inanabilir: “Nuh peygamber evlatlarına –gençlere– gayretlilik, ruh yüceliği, erdemlilik, ahde vefa, çalışkanlık öğretti.”

Ciddi bir devlet adamının birinci vasfı tarih şuuruna sahip olmasıdır; çünkü bir kalabalığı millet yapan dil, din gibi bütün değerlerin kökleri eskilerdedir. Ayrıca millet hayatında tecrübe paha biçilemeyecek kadar önemlidir. Hem kalabalığı millet yapan değerleri korumak, hem de geçmişteki olaylardan önümüzü görmekte yararlanmak, ancak tarihe sahip çıkmakla mümkün olur. Böyle bir gayretin insanı olduğunu, kitabının ilk sayfasındaki şu cümlelerinden anlıyoruz: “Türkmen halkının Nuh Aleyhisselam’a kadar uzanan büyük tarihî geçmişi var. Nuh Aleyhisselam, oğullarından Yales’in soyuna yurt olarak Türkistan iklimini verdi.” Tabii Türkmenbaşı’nın naklettiği bu bilgide kuru bir tarih anlayışı yok. Tarihlerini bir peygambere ulaştırmakla onu kutsallaştırıyor. Kutsal bir fenomen durumuna getirdiği tarihlerinin üzerinde biraz yüreği, duygusu olanın hassasiyetle titreyeceğini Türkmenbaşı büyük devlet adamlarına has sezgisiyle gayet iyi biliyor.

Türkmenbaşı’nın tarih şuurunu vatan konusunda da görüyoruz. Nasıl eski Türkler için Orhun nehrinin kaynaklarını aldığı yer “Iduk Ötüken” idi ise, Türkmenbaşı bakımından bugünkü Türkmen toprağının öyle olduğunu şu cümleler ne çarpıcı anlatıyor: “... Bu toprak, güzel çöllerinde Hızır gezen, dumanlı dağlarında Kavus gezen, dalgalı denizinde Kıyas gezen Türkmen toprağı!... Keremli erenlerin, pirlerin gezdiği, Türkmen’in ocağı gibi mukaddes, verdiği söz gibi güvenilir, şerefi gibi yüce, inancı gibi kerametli Türkmenistan...”

Devlet adamlığının en önemli vasfı realist olmasıdır. Bu da en belirgin şekilde devletin gücüyle idealinin dengelenmesinde görülür. Türkmenistan yeni bir devlet; nüfusu, ekonomik imkanları belli. Bunları göz ardı ederek büyük hayaller kurmak, mumdan gemiyle güneşi fethe çıkmaya benzer. Milletin potansiyelinden küçük gayeleri hedef edinmek de toplumun dinamizmini pasifize eder; bu da uzun vadede yokluğa götürür. Bu hassas dengeyi nasıl gözettiğini şu satırları ortaya koyuyor: “Biz yeni bir devletiz. Bu yüzden bize iğneden uçağa, ilaçlardan bilgisayara kadar her şey lazım... Bizim eski dostlarla içtiğimiz su ayrı gitmez, yeni dostlar ediniriz; ama kimseye karşı düşmanlığımız yok.”

Vatandaşlarını aşırı derecede seven Türkmenbaşı gibi bir liderin normal olarak boycu olması gerekir. Fakat tarih şuuru onu boyculuktan alıyor, Türk milletini kucaklayan bir lider haline getiriyor. Türk boylarının hepsini birleştiren mitolojilerin başında “Ergenekon Destanı” gelir. Bizim siyasilerimizin yeteri kadar anlayamadığı o güzelim destana sahip çıkıyor ve onu şöyle yorumluyor: “Bu destanda bahsedilen koca maden dağını eriterek dünyaya açılmanın mecazi bir anlamı var. Türkmen kılıcının kadimden gelen mütekamil örneğini günümüze kadar ulaştırmış. Bu kılıcın üzerinde ‘Türkmen hiçbir zaman, kılıcını kınından komşusuna çekmez’ yazısını bırakmış. Günümüzde bu kılıç İran’daki tarihi müzede bulunmaktadır.” Bütün Türklerin efsanelerinde görünen büyük atası Oğuz Han’ı ihmal etmiyor, onun “Diriye hareket, ölüye istirahat gerek” ve benzeri vecizeleriyle kitabını dokuyor. Dede Korkut’la da kültürün bir millet için ne kadar önemli olduğunu vurguluyor.

Ortaçağda birçok Türkmen beylikleri kuruldu diyerek, Tulunilerden başlayıp, Osmanlıları, Akkoyunluları sıralayarak, İran’daki Kaçar hanedanıyla listesini tamamlıyor. Bu liste onun zaman ve coğrafya dilimlerine sıkışıp kalmadığını, değişik kıtalara dalga dalga yayılan milletine idrakinde ve yüreğinde yer verdiğini gösteriyor. “Beyazid–i Bestami adlı Türkmen sufi vardır.” diyerek de milletinin metafizik direklerini görmezlikten gelmiyor.

Zaman zaman kalıpları kırarak, cümleleri yeşil vadilerden fışkıran el değmemiş pınarlar gibi coşuyor; fakat hiçbir zaman dengeyi kaybetmiyor. “Türkmenlerin Ruhnama’sı dinî kitap değil. Kur’an–ı Kerim, –Yüce Tanrı’nın kitabı– bütün Müslümanların arasında Türkmenlerin de baş kitabı... Allah’ın kitabı Kur’an–ı Kerim mukaddestir. O hiçbir kitapla değiştirilemez ve mukayese edilemez.” Orta Asya’nın bozkırlarından Avrupa’nın derinliklerine kadar yayılan milletimiz bölük pörçük, bazı siyasilerimizin, yetkililerimizin yaptıkları da bizleri karamsarlığa sürüklüyor. Ama Türkmenbaşı’nın Ruhnama’sı insanın iç dünyasını aydınlatıyor; en bedbin ruhlar için bile şevk kaynağı oluyor. Böyle önderlerin gayretiyle eli öpülecek milletimiz dünyada mutlaka hak ettiği yere gelecektir. Yalnız Türkmenlerin değil, bütün Türklerin başucu kitabı olması lazım gelen Ruhnama’yı yazdığından dolayı Türkmenbaşı’na şükranlarımızı sunmalıyız.

28.04.2002

Yazarımızın E-Postası: m.niyazi@zaman.com.tr





AHMET SELİM



Dil meseleleri

Hüzün Yağmuru’nun ilk baskısında tashih ihmalleri ve dizgi hataları oldukça fazlaydı. Yeni Şafak’ta bir arkadaşımız bunun üzerinde durmuş. Haklıdır. Fakat ikinci baskı iki hafta içinde yapıldı ve bu durum yeni baskı ile büyük ölçüde telafi edildi. Yine de, “Adamo’nun Her Yerde Kar Var...” ifadesinin “Adam o’nun...” şeklini alması türünden bazı yanlışlar, işaretlemiş olmama rağmen öylece kaldı. Ama ikinci baskının bir nüshasını okuyan bir insan, dizgi–baskı hataları yüzünden pek rahatsız olmaz.

Aynı yazıda, bir okuyucu mektubuna atfen, parantez çokluğu üzerinde durulmuş. Ben öyle hatalar yapmam! Yazıyla “köşeli parantez” tabirini kullanışım, bir teknik orijinalite denemesidir ve hayâlî olduğu belirtilen bölümün realiteyle irtibatını sağlamak amacına yöneliktir. (Biraz Füreya’daki Pentimento’ya benzer. “Derin parantez” anlamına gelir!)

Parantezli bir husus daha var:

Daha önce çeşitli vesilelerle temas etmiştim. Birçok romanda “o dedi, bu dedi” tekerrürleri çok sıkıcı boyutlara varıyor. Kimin konuşmakta olduğu muhtevâdan açıkça anlaşılmak şartıyla, her konuşmayı ilk bakışta fark edilecek biçimde vererek bu sıkıntıyı kökünden halletmek istedim... Birinci şahıs olan Melih konuşurken, uzun çizgiden sonra hiçbir işaret kullanılmamıştır. Nevin konuşurken tırnak, Ayşen konuşurken parantez kullanılması o tefrik kolaylığını sağlamak içindir. Parantez yerine “tek tırnak” kullanmayışım, uygulatma zorlukları bakımındandır. Tırnak içinde verilenlerin yeniden tırnağa alınması gerektiğinde de öyle yapıyorum; yani tek tırnak yerine parantez kullanıyorum. Çünkü tek tırnak her zaman kaynayabilir!.. (Muhteva hakkındaki sözlerine teşekkür borçluyum.)

... Dil bahislerinden çok hoşlanırım. Noktalama işaretleri, imlâ meseleleri, hepsini konuşabiliriz. Fakat aslolan, cümle ve üslup meseleleridir ki davacısı da meraklısı da pek yoktur.

Mesela Orhan Pamuk’un dili hakkında şimdiye kadar 5–6 yazı yazdım. Ahmet Altan’ın son romanındaki dil zaaflarını üç yazıyla özetledim. (13 Aralık, 20 Aralık, 3 Ocak) Gösterdiğim hatalar o kadar ciddi boyutlar taşıyordu ki; hem şimdiye kadar dikkat çekmemesini hayretle karşılıyordum, hem de gösterildikten sonra bile önemsenmiyormuş gibi davranılması bu hayretimi derinleştiriyordu.

Radikal’in kitap ekinde “Kar’da Türkçe sorunları” adlı eleştiriyi okuyunca biraz rahatladım. Yalçın Küçük’ün “Şebeke”sindeki Orhan Pamuk ve Ahmet Altan fasılları da Türkçe açısından bir teselli teşkil edebilecek önemdeydi. “En çok okunmayan yazar” başlığını da çok beğendiğimi söylemeliyim. “Çok satanın okunmaması”nı belirtmek için bundan uygun bir ifade bulunamazdı... Bir romanı okumak, çeşitli identifikasyon yoklamaları da yaparak, onu bir anlamda yaşamak demektir. Kar’la ilgili yazımda “bundan sonrasını okuyamadım” demekteki kastım buydu! Bir yerden sonra roman gibi değil, mikroskopla inceleme yapar gibi okudum. Görevim icabı okudum, teşrih masasına yatırarak okudum. Buna mukabil “ben okudum, beğendim” diyen birçok kişi, test sorularıyla yüklendiğimde sahih bir okumayı başaramadıklarını itiraf etmek zorunda kaldılar. Esasen benim okumam, onların okumadıklarını ispatlamak içindi ve özel bir katlanmaydı. Yani olmayan olamayan romanın okunması değil, ortadaki metnin okunmasıydı. “Hangi romanları okudunuz?” sorusuna normal olarak cevap verirken ben “İsyan Günlerinde...”yi, “Kar”ı saymam.

Yalçın Küçük’ün işaretlediği acaipliklerden birkaç not sunayım:

“Şehrin içine yayılmış evliya yatırlarıyla...” (İsyan Günlerinde, 14).

“Hissettiği duygu” (a.g.e. 16) “Duygu hissetti” (a.g.e. 390).

Olacak şey mi bunlar? Fakat cümle sakatlıkları bence bunlardan daha vahimdir. Köşemde, cümle bile sayılamayacak kelime öbeklerinden bazılarını üç gün boyunca anlatıp durdum. Üç gün değil aylarca yazsam bitiremezdim.

Solculuğu sağcılığı hatta uydurmacılığı falan bırakın; ortada bambaşka bir dil faciası var. Üstelik, ortaokulun dil seviyesiyle bile bağdaşmayan ifade ve anlatım perişanlıkları, dehşet verici özendirmelerle edebiyat ve tefekkür (!) adına tebcil ediliyor, insanlarımız uyarılmıyor.

28.04.2002

Yazarımızın E-Postası: a.selim@zaman.com.tr





M. NEDİM HAZAR



NARO*

İsterseniz can sıkıcı olabilecek bir soru ile başlayalım:

‘Camiler kamusal alan mıdır?’

Devletin atadığı imam, müezzinin görev yaptığı bu ibadet yerleri resmi daire sayılabilir mi?

Soruya vereceğiniz cevaptan sonra gelecek ikinci soruya da hazırlıklı olun lütfen: ‘Pekiyi resmi alanlara başörtüsü ile girmeyi kabullenemeyenler, camilere örtülü girilmesinden rahatsız oluyorlar mı? Mesele işte bu kadar komedi halini aldı. Siyasetin suyu ısındıkça, yine ol bildiğimiz basit ali cengiz oyunları tekrarlanıyor. ‘Huluti’li telefon reklamlarının arasına, kocaman alt yazıların iliştirildiği arşiv kasetleri iliştiriliyor. Bir dönemin beylik ifadesiyle birileri yine ‘düğme’lere dokunuyor..

Hatırlar mısınız bilmem! Bir dönem Mesut Yılmaz, yoğun kaset kampanyası esnasında, oynanan oyunlara akıl sır erdiremediğini ima edip, ‘Bu kasetleri televizyonlara kim servis yapıyor? Neden ilgili adalet makamlarına değil de, medyaya götürüyorlar. Bunu devlet yapıyor olmamalı. Devlet vatandaşına tuzak kurmaz!’ anlamına gelecek sözler sarf etmişti. Olay iki hafta önce anlatmaya çalıştığımız ‘Önder Somer Halleri’ne gelip kilitleniyor, ama önce ‘neden medya?’ sorusuna bir anekdotlu katkıda bulunalım. Türk medyası, özellikle 90 sonrası iktidarlar ile akıl almaz bir içli–dışlılık ilişkisine girdi. Etik, vicdani değerlerin yerini ticari menfaatler alınca, göz gözü görmez ve alabildiğince ahlaksız bir güç savaşı aldı. Bir dönem Pravda’nın savunduğu rejim uğruna giriştiği kavganın, menfaat eksenlisini izler olduk. Pravda’yı ve onu kullananları bugün geçmişe bakarak anlamak mümkün. Nikita Kruşçev politik kariyerini 1930 yılında Pravda’ya gönderdiği ve Stalin karşıtı sağcıların unutulmuş bir Komünist Parti Kongresi’ni ele geçirişlerini kınayan mektubunun yayınlanmasıyla başlatmıştı. Ve ne acı tesadüftür ki, aynı kariyer bir kuşak sonra, 1964 yılında, yerini alan Brejnev ile Kosigin’in Pravda’nın baş sayfasında bir fotoğrafının yer almasıyla sona ermişti. Pravda ertesi gün Kruşçev’in ismini vermeden iktidardaki yıllarına yönelik tek eleştirisini yayımladı: ‘Uçuk planlar, yarım yamalak sonuçlar ve aceleye getirilmiş kararlar, böbürlenme ve kuru gürültü... Bunlar partiye yabancıdır...’ O tarihten itibaren Kruşçev yok sayıldı. İktidardaki yıllarında her sayısında ortalama 160 kez ismini anan resmi parti gazetesi onu görmezden geldi. Hatta ölümü, bir emeklinin ölümü olarak iki satırlık bir haberle duyuruldu. (M. Walker–Powers of the Press) Şimdi ‘Düğme’den çıkıp ‘Düğmeci’lerin peşine düşelim ve sistemlerin karakterlerin analiziyle yakınlaştırmaya çalışalım. Tecavüzcü Coşkun, Nuri Alço ve Önder Somer. Biliyorsunuz bu üç isim, Türk sinema tarihinin sembol olmuş üç ‘kötü’ karakteri. Hatta kötüden de öte, ‘tecavüzcü’ tiplemeleriyle akıllarda kalan üç önemli isim. Ancak kendi aralarında benzemezlikleri de var. Hatta kötülük paydasında aynı görünseler bile, birbirine zıt özellikleri de var.

Mesela giyimleri.

Somer, hafif kırlaşmış saçları, melül bakışları, giydiği robdşambrı, parmaklarına iliştirdiği purosı ile bir konak beyefendisi gibi görünürken, Nuri Alço, vicdan azabı duymayan; omuzları vatkalı beyaz gömleğinin açık düğmelerinin arasında sallanıp duran madalyonu ve beyaz pantolonunun altına giydiği beyaz spor ayakkabılarıyla tamamladığı saf ve temiz görüntüsünün ardında yatan hain ve sahtekar kişiliğinin iç burkan parıltılarını seyrek ve fakat kabarık sarı saçları vasıtasıyla dört bir yana saçan ve yüreklerimizin en karanlık derinliklerinde kendine yer bulan bir İstanbul hergelesiydi. Coşkun ise en halk tipi olanı. Buruşuk alelade bir tişört, kirli bir jean, pis sakala eklenen aynı kirlilikte bir sırıtış ve sinsi bakış.

Ancak bütün sıradanlığı ve katıksız kötülüğüne rağmen Coşkun diğer ikisinden vicdani anlamda bir adım önde duruyordu. Tahrik olmadan, sebepsizce asla tecavüze yeltenmiyordu Coşkun. Ve amacına ulaştıktan sonra da ardına bile bakmadan kayıplara karışıp, kahramanın intikamını almasını bekliyordu film sonunda. Önder Somer’in kötülüğü kalbinden geliyordu. Durduk yere değil, kendisi çok sevdiği halde, aşkına karşılık bulamamanın verdiği savrulma ile giriyordu kötülüğün koynuna. Sadece kadınla da değil, sevgilisiyle de uğraşıyordu. Yani aşkına karşılık alamamanın verdiği öfke ile, başka hayatları karartıyor, misal; iflas ettiriyor, işten attırıyor, hayatı zindan ediyordu. Ve Nuri Alço... En acımasızı ve kötülüğü en baştan kurgulayanı. Somer’in tersine o tuzağına düşürecek kızları önce kendine âşık edip, amacına ulaştıktan sonra başkalarına satıyor ya da intiharına sebep oluyordu. Filmdeki varlığı tamamen sinsi bir zekâ ve ahlaksızlığın yönettiği tuzaklara dayalıydı. İçkilere ilaç koyuyor, yalanlar ile genç kızları kandırıp, hiçbir vicdan acısı hissetmeden yeni kurbanlarına yöneliyordu.

Nedense sistemleri bu üç karaktere benzetmeye başladım. İşte size iki örnek. Fransa ve Türkiye. Ve faşist lider Le Pen’i Şaron yerine Tayyip ile karşılaştıran Türk medyası. Şimdi karar verelim, imam hatipler açıp, devletin müfredatlarını uygulayıp, kendi atadığı öğretmenler tarafından eğittiği çocuklarını, potansiyel suçlu olarak gördükten sonra, onların hayallerini çalan, eğitim haklarını ellerinden alan, inançlarını uygulama imkanlarını tıkayan sistem Alço mudur, Somer mi yoksa Coşkun mu? Alço zihniyeti Tayyip Erdoğan’dan elini çekmeden Arınç’a uzandı.. Bakalım sırada kim var!

NARO: İnternet üzerinde kurulan ve sokaklara yayılıp, duvarlara yazdıkları sloganlarla eylemlere girişen bir organizasyon: Nuri Alço Revival Organization!

28.04.2002

Yazarımızın E-Postası: n.hazar@zaman.com.tr





ETYEN MAHÇUPYAN



Toplum yolsuzluklara niçin duyarsız?

Türkiye’de toplumun Batı’daki ülkelere benzer bir şeffaflıktan yana olduğu, yolsuzlukların üzerine gidecek güçlü bir talep oluşturduğu epeyce yaygın bir kanı. Ne var ki toplum bu iradeyi üretmiyor. Acaba niçin?

Geçenlerde Hürriyet’teki köşesinde Ercan Kumcu ilginç bir metafor kullandı. Büyümeye inanmakla büyüme yönünde irade koymak arasındaki farkı vurgulayan bu metafor, yolsuzluklar konusunda da geçerli: İnsanların büyük çoğunluğu o gün yağmur yağacağını tahmin ettiklerini söylemelerine karşın, sokağa şemsiyesiz çıkmaktaysa; bunun anlamı yağmur konusunda gerçek bir duyarlılığın olmadığıdır.

Türkiye’deki bütün kamuoyu yoklamaları yolsuzluklar üzerinde bir ‘duyarlılık’ gösterirken, bu yönde hiçbir toplumsal irade üretilmemesi; o duyarlılığın sahte olduğunu gösterir. Diğer taraftan söz konusu duyarlılık beyanının yalan olduğunu ileri sürmek de kolaycılık olur. Muhtemelen insanlar yolsuzlukların ortadan kalkmasını gerçekten de istiyorlar; ama bunun onların gücünü aşan bir sistem sorunu olduğunu algılıyorlar. Diğer bir deyişle Türkiye ekonomik, sosyal, siyasal ve hepsinden önemlisi ideolojik yapısıyla büyük bir yozlaşma yaşıyor. Yolsuzluklar sadece bir sonuç. Sistemin kendisi çoğu zaman yasal kılınan bir yozlaşmanın kucağına düşmüşken, münferit yolsuzluk mücadelesinin fazla anlam ifade etmediği apaçık.

Olaya tersten yaklaşırsak, yozlaşmanın olmadığı bir düzen için son örneklerden biri Hollanda. Bilindiği gibi bizzat bir kamu kurumunun araştırması sonucunda, Hollanda hükümetinin 95 yılında Srebrenitsa’da Müslümanların katledilmesinden sorumlu olduğu ortaya çıkmıştı. Olay sırasında çekilen filmlerin Hollanda askeri birliğinin komutanı tarafından kullanılamaz hale getirildiği de tespitler arasında. Bu ülkenin bizden farkı, devletin tüm organlarıyla birlikte evrensel hukuk ilkelerine tabi olması; ulusal hukukun bu ilkelerden neşet etmesi ve uygulanabilir kılınmasıdır. Söz konusu örnekte ekonomik bir yolsuzluk yoktur; ama ekonomik yolsuzluklarla mücadeleyi anlamlı ve mümkün kılan bir ideolojik altyapı vardır. Devletin böyle davranabildiği bir ülkede, toplum da yolsuzluk mücadelesinin sahibi olur.

Bizde ise tam tersine devlet hukuku kendi ideolojik kimliği ve içinde barındırdığı kişi ve grupların maddi çıkarı için kullanmaktadır. Örneğin yolsuzluklarla ilgili rapor ve eylem planları bizzat bürokratlar tarafından ‘ülke imajını zedeleyeceği’ gerekçesiyle engellenmektedir. İşte bu ‘ülke imajı’ ibaresi sistemin temelini oluşturan bir unsura işaret etmekte: Türkiye’de sistemin özü, devletin toplumsal gözetim dışına çıkarılarak koruma altına alınmasıdır. Bu alanın korunma meşruiyeti ise milliyetçilikle sağlanmakta; ‘devletin milletin çıkarını savunduğu’ fikri sayesinde, millet adına devlet dokunulmaz hale getirilmektedir.

İşte her türlü yozlaşmanın toprağı bu korunmuş alandır. Sistemin mantığı böyle çalışırken ve insanlarımız farkında bile olmadıkları; ama varlığından emin oldukları koca bir yozlaşma dünyasını beslemek durumunda kalmışken; münferit yolsuzluklar konusunda ne derece duyarlı olabilirler? Bu nedenle Türkiye’deki yolsuzlukla mücadele çabaları bir ‘imaj tazeleme’ çalışmasıdır. Hatta denebilir ki yüzeydeki münferit yolsuzlukların devlet eliyle temizlenmesinin bir sonucu da derindeki yozlaşmış düzenin gizlenip meşru kılınmasıdır.

28.04.2002

Yazarımızın E-Postası: e.mahcupyan@zaman.com.tr





ALİ H. ASLAN



Dünya ‘neocon’ imparatorluğuna doğru...

Reform Partisi’nin başkan adayı Pat Buchanan, 11 Eylül’den 15 gün sonra USA TODAY’da yayınlanan makalesinde Amerikan halkının çoğunun belki adını bile bilmediği, ancak son zamanlarda Amerikan dış politikasını kontrol altına alan 41 adamın Bush’a yazdığı bir mektubu ele alıyordu. Mektuba imza atanlar, ‘neocon’ ya da ‘neoconservative’ (yeni–muhafazakar) adı verilen küçük ama çok etkili bir entelektüel lobinin mensuplarıydı. Başkan Bush’a verilen dolaylı mesaj, ‘Eğer teröre karşı savaşı İsrail’in tüm düşmanlarına teşmil etmezsen, sana verdiğimiz desteği geri çekeriz’ idi.

Savaşın cephesini genişletmeyi savunan ‘neocon’ların liderlerinden Pentagon danışmanı eski Savunma Bakan Yardımcısı Richard Perle ile ‘ABD–Müslüman–Arap’ koalisyonunu bozmak istemeyen Dışişleri ekolünün temsilcisi Bakan Colin Powell’ın başkent Washington’da ‘vahşi bir siyaset savaşı’ ile karşı karşıya geleceğini savunan Buchanan, şu soruyu soruyordu: Bakalım bu, Powell’ın savaşı mı olacak, yoksa Perle’nin savaşı mı?

Çok geçmeden Washington’daki bu siyasi savaşın galibi belli oldu. 11 Eylül’den beri Başkan Bush, tam ‘neocon’ların istediği gibi davranıyor. Reagan döneminde komünizmle mücadeleyi tekellerine alan ‘neocon’lar, Sovyetlere verilen ‘şer imparatorluğu’ lakabının bir benzeri olan ‘şer ekseni’ tabirini Bush’a sadece Irak’ı değil İran’ı da içine alacak şekilde kullandırtmayı başardılar. Beyaz Saray, ‘neocon’ların dış politikada birinci önceliği olan İsrail’e ‘serbest atış’ hakkı verdi. 3 Nisan’da başkana yazılan son bir mektupta ‘neocon’lar Bush’un çoktan kendi güdümlerine girmiş Ortadoğu politikasını överken ve İsrail’in Filistin’e karşı savaşını ABD’nin terörizme karşı savaşıyla özdeşleştirirken, ‘İsrail’in zaferi bizim zaferimizin bir parçasıdır’ diyeceklerdi.

Başkan Bush’a, hem de uluslararası baskılardan dolayı Ortadoğu’ya göndermek zorunda kaldığı ‘arabulucu’ Dışişleri Bakanı Powell yanıbaşındayken, ‘Şaron, barış adamıdır’ dedirtenlerin başında ‘neocon’lar geliyor. Powell’ın barış misyonu sürerken Musevi lobisince düzenlenen mitinge katılıp İsrail’e katıksız destek veren Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz de bir ‘neocon’dan başkası değil.

En nihayet bu hafta Washington Post, Ortadoğu konusunda Dışişleri ile Pentagon arasındaki baştan beri yaşanan hükümet içi görüş ayrılığını gündeme getirdi ve Powell’ın nasıl yalnız bırakıldığını anlattı. Pentagon’daki Perle–Wolfowitz liderliğindeki ‘neocon’lar Soğuk Savaş döneminden müttefikleri Savunma Bakanı Rumsfeld’i arkalarına almakta gecikmemişlerdi. Başkan Yardımcısı Dick Cheney de savaşçı şahin ‘neocon’ lobisinin yanında yer alınca, sivil kafalı bir general olan ve Dışişleri’ndeki diplomasi ekolünü temsil eden Powell’ın payına yenilgiden başka bir şey düşmeyecekti.

Peki kim bu ‘neocon’lar? Kafaları nasıl işliyor? Güçlerini nereden alıyorlar? Bu soruların cevaplarını bir sütuna sığdırmak kolay değil. İlerleyen zamanlarda bu konuyu ele alacağız. Ancak şimdilik kısaca şu kadarını söyleyelim:

‘Neoconservatism’, 1960’larda merkez solcu – liberal kökenli ve Demokrat Parti destekçisi iken, Reagan döneminde büyük oranda cumhuriyetçiliğe ‘ihtida eden’ bir düşünce akımı. Ilımlı laiklik anlayışları sayesinde Cumhuriyetçi Parti içindeki Protestan fundamentalist ‘evangelical’ taban ile işbirliği yaparak zaman içinde partinin asıl sahibi olan muhafazakarlara (conservative) karşı hakimiyeti ele geçirmişler. Muhaliflerine göre, sağcı kisvesi altına girmelerine rağmen özünde sosyalist ve hatta Troçkist bir ekol.

Neocon’ların ortak bir özelliği, çoğunun Musevi asıllı olması. Küçük bir kısmı da Katolik azınlıktan. Ancak herkesten çok Amerikan milliyetçiliği yapmalarıyla meşhurlar. İsrail’i de ‘Amerikan çıkarları adına’ desteklediklerini söylüyorlar. Kendilerini ‘İsrail’in çıkarlarını Amerikan çıkarlarının önüne koymakla’ suçlayanlara ise genelde ‘anti–semitik’ damgasını vurup iflahını kesiyorlar. Bradley, Olin, Scaife gibi vakıflar ellerinde. American Enterprise Institute, Heritage Foundation gibi etkili düşünce kuruluşlarında büyük nüfuzları var. Commentary, The National Interest, The Public Interest, National Review gibi akademik dergilerin etrafında toplanmışlar.

Dış politikada emperyalist denebilecek bir çizgiyi temsil ediyorlar. Amerikan hegemonyasının temini için askeri güç kullanılmasını teşvik ediyorlar. Soğuk Savaş’ta silahlanmayı, 1991 Körfez Savaşı’nı, NATO'nun genişlemesini, Bosna ve Kosova’ya Amerikan müdahalesini, Irak'a saldırıyı, son olarak Afganistan’a harekatı ve ‘radikal İslam’a ve teröre karşı dünya çapında savaş verilmesini savundular.

Ortadoğu krizinde İsrail yanlısı Musevi lobisi ve fundamentalist Protestanlarla el ele vererek hem Cumhuriyetçi hem de Demokrat Parti’yi Şaron lehinde mobilize etmeyi başardılar. Bu gayretler sayesinde Temsilciler Meclisi’nde Cumhuriyetçilerin liderlerinden milliyetçi–muhafazakar Tom Delay ile Musevi lobisinin duayenlerinden Demokrat Partili Tom Lantos, İsrail’e tam destek veren karar tasarısında başı çekebiliyor.

Umarız bu savaş yanlısı, aşırı milliyetçi, yayılmacı zihniyet, ‘dünya imparatorluğu’ sevdasıyla ABD’yi ve tüm insanlığı içinden çıkılmaz maceralara sürüklemez.

28.04.2002

Yazarımızın E-Postası: ah.aslan@zaman.com.tr





SELÇUK GÜLTAŞLI



Kâbus’un dönüşü

Geçen hafta pazar gecesi Fransa’da yapılan cumhurbaşkanlığı seçim sonuçları herkesi şaşırttı. Le Pen’in zaferi ve ardından bütün Batı Avrupa’daki ırkçılık karşıtı gösteriler Kâbus’un döndüğünü haber veriyor.

Gerilim ve korku filmleri eğer tutmuşsa genelde devamları “.... dönüşü” şeklinde tekrar vizyona girer. Birinci filmdeki kötü şeytani yaratık artık dirilmemecesine yok edilmiştir, yani seyirci öyle zanneder. Ama yaratık yeni kötülük serüvenleri ile tekrar ortaya çıkınca rahatlamış ortam birden Kâbus’un dönüşü ile teyakkuza geçer.

Fransa’da Milli Cephe’nin lideri Jean–Marie Le Pen’in geçen pazar cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bütün tahminleri altüst edip yüzde 17 oy alması ve karizmadan yoksun ama oldukça başarılı solcu Başbakan Leonel Jospin’i saf dışı bırakması tam da Fransızların ifadesi ile “deja vu” hissinin dalga dalga yayılmasına sebep oldu. Avrupa bir anda teyakkuza geçti.

Avrupa, ırkçılığı Mussolini ve Hitler ile tarihe gömdüğünü, bu illetin Avrupa Birliği’nin başarısı ile artık belini doğrultamayacağına inanıyordu. Irkçılık daha çok geri kalmış milletlere, 3. Dünya’ya musallat olmuş bir toplumsal hastalık olarak algılanıyordu.

Aşırı milliyetçi partilerin varlığı, çok sesli Batı demokrasilerinde bir çeşni, acı da olsa farklı bir tat ve en önemlisi de Batı’nın ne kadar hoşgörülü bir sistem geliştirdiğine örneklik teşkil eden vitrin süsleri olarak düşünülüyordu. Irkçı partiler vitrin süsüydü; ama asla mağazanın asli malları değillerdi, o malların arasına girmeleri tahayyül bile edilemezdi. En son Hitler ve Mussolini, ırkçılığı Batı mağazasının asli malları haline getirmiş, bu da dünyayı bir felaketten ötekine savurmuştu.

Pazar gecesi, Le Pen’in zaferi ve ardından hemen hemen bütün Batı Avrupa’da ırkçılık karşıtı gösteriler Kâbus’un döndüğünü haber veriyor.

Bazı uzmanlar kantarın topuzunu iyice kaçırıp, 21 Nisan 2002’yi, Hitler’in Alman Cumhurbaşkanı Paul Von Hinderburg tarafından 30 Ocak 1933’te görevlendirilmesine benzettiler.

Kantarın topuzunun neden kaçtığı ise ortada. Fransa Cumhurbaşkanlığı’nın II. tur seçimleri 5 Mayıs’ta yapılacak. Milli Cephe dışındaki bütün siyasi partiler Chirac’ın arkasında birleştiler bile. Seçimin galibi şimdiden belli. Kaderin cilvesine bakın, siyasi kariyerlerini sağcı Chirac’ı siyasetten silmek üzerine kuran sol ve aşırı sol partiler şimdiden Chirac’ı destekleyeceklerini ilan ettiler.

Le Pen’in cumhurbaşkanı olma şansı koca bir sıfırken, neden Avrupa ayağa kalkıyor? Niçin İtalya’da Umberto Bossi, Hollanda’da Pim Fortuyn, Avusturya’da Jorg Haider, Belçika’da Filip Dewinter ya da Danimarka’da Pia Kjaersgaard, Le Pen’in başarısına daha önce ulaşmışken, hatta Haider Avusturya’da başbakan olmak üzereyken bu kadar büyük deprem olmamıştı? Şimdi bu kadar büyük gürültünün sebebi ne?

Öncelikle Fransa, Avrupa düşüncesinin, felsefesinin belkemiği olarak görülüyor. Avrupalılığı tanımlayan, ona ince ayar yapan genelde Fransız aydınları olmuş ve oluyor.

Menşei genelde Fransa olan fikirler öncelikle bütün Avrupa’da ardından dünyada serbest dolaşıma çıkıyor. O yüzden Fransa’daki olayların tetikleme gücü de, ardıl şoklarının kuvveti de İtalya’dan da, Avusturya’dan da çok daha yüksek.

İkincisi, Fransa, Almanya ile birlikte gelecekte Avrupa Birliği olacak Kömür–Çelik Birliği’ni kuran iki devletten biriydi. Avrupa’da Hitler türü liderlerin tekrar ortaya çıkmaması için Almanya ile birlikte AB’nin nüvesini oluşturan Fransa şimdi kendisine ihanet ediyor. Avusturya’da Haider’ın başbakanlığı ihtimali ortaya çıktığında en çok Fransa itiraz etmiş, Chirac yaptırımları hararetle savunmuştu.

Üçüncüsü, Avrupa değerlerinin beşiği sayılan Fransa’da ırkçılığın boyutları, tehlikenin bütün Avrupa’ya sirayet etmekte olduğunu gösteriyor. Ülkesindeki bütün kötülükleri Arap göçmenlerine mal eden, Yahudi soykırımını “tarihi bir ayrıntı” olarak gören Le Pen’in fikriyatı hızla Avrupa sathına yayılıyor.

Sonuçta, kâbus geri dönüyor!

28.04.2002

Yazarımızın E-Postası: s.gultasli@zaman.com.tr





KERİM BALCI



Borç ödedik

Perşembe günü İsrail–Filistin’i ziyaret eden Türk ve Yunan Dışişleri bakanlarının verdiği en anlamlı mesaj buydu: Borç ödedik. Yorgo Papandreu’nun dilinden dökülen sözler Türkiye ve Yunanistan’ın İsrail ve Filistin’in geçmişte farklılıklarını görüşme yoluyla ortadan kaldırabilme adına atmış oldukları adımlardan nasıl etkilendiğini ve gerek Balkanlarda gerekse Kıbrıs’ta gelinen mesafenin biraz da Oslo’ları yapan bu iki ülkeye borçlu olunduğu şeklindeydi. Ve ekledi Yunan bakan: “Bugün borcumuzu geri ödemeye geldik.” Türk ve Yunan Dışişleri bakanlarının borç ödeme ziyaretleri bir müddettir İsrail basınını meşgul ediyordu. Beklenilen, ikilinin çarşamba gecesi AB elçisi Javier Solana, İsrail anamuhalefet lideri Yossi Sarid ve bir dizi barış taraftarı grupla ve bilahere perşembe günü Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat ve başmüzakereci Saeb Erekat, İsrail Başbakanı Ariel Şaron ve Dışişleri Bakanı Şimon Peres’le yaptıkları görüşmelerin de aynı ilgiyle takip edilmeleriydi. Her durumda İsrail Dışişleri Bakanlığı olayı oldukça önemsiyordu. Daha önce Türk başbakanlarının geldiğinde dahi görmediği ilgiyi gördü basın, İsrail Dışişleri Bakanlığı’nın Türk ve Yunan basınından sorumlu masasından. Perşembe günü aynı ilginin Amerikan Dışişleri tarafından da gösterildiği ve Powell’ın defalarca Cem’i arayarak gezi hakkında bilgi aldığını öğrendiğimizde “perde arkasında bir şeyler var” demiştik. Türk Dışişleri’nin basına bu gezide oldukça cömert bilgiler dağıtan bir dizi diplomatı da “Beytüllahim’i kurtaracağız ama ayrıntılara giremeyiz” kabilinden sözler söylediler. Herhalde cuma günü Cem ve Papandreu’yu Nobel’e aday gösteren Hürriyet muhabirinin ipi buralarda bir yerde koptu.

Kimsenin göremediği, Cem ve Papandreu’nun Şaron’la yaptıkları görüşme hakkında konuşmaktan özenle kaçındıklarıydı. Konunun gündeme geldiği durumlarda da görüşmenin pek de kapsamlı olmadığı söylenip geçiştirildi. Belki ilgisi var belki yok, ertesi gün İsrail basınının Cem–Papandreu misyonuna gösterdikleri muazzam ilgisizlik perşembe günü bir yerlerde işin doğru gitmediğini gösterir mahiyetteydi.

Cem’i Ankara’dan İsrail Büyükelçisi Sultan ve Filistin Büyükelçisi Yasin birlikte uğurladılar. Çarşamba günü iki bakanın Solana ile görüşmesi İsrail basınında ilgiyle haber yapıldı. Perşembe günü içinde İsrail’in bütün gazeteleri iki bakanın temaslarını flash haber olarak on–line versiyonlarına taşıdılar, daha temaslar başlamadan. Sonra Şaron’la görüşme oldu ve basın sustu. Şaron’un Revivo’yla görüşmesini bile “Türk–İsrail ilişkilerinde yeni dönem” diye haber yapan İsrail basını Cem ve Papandreu bölgeye hiç gelmemiş gibi davrandı.

İsrailli yorumcular “herhalde Cem’in Arafat’la görüşmek için diretmesi İsrail basınına dokundu” diye konuşuyorlar. İma şu: “Sizin basınınız Abdullah Öcalan’la görüşmek isteyen bir devlet adamını nasıl haber yapardı? Bizim basın dost ülke Türkiye’nin dışişleri bakanını tel’in etmemek için olayı esgeçmiş olsa gerek.” Yapmayın dostlar. Arafat’la görüşmek isteyen üç beş barış taraftarı İsrailliden tutun, Colin Powell’a kadar herkesi haber yapan İsrail basını, arada bir yerde Cem ve Papandreu’yu mu atladı? Sakın bu suskunluğun arkasında Cem’in Arafat’la görüşmekte diretmesine ve kendisine sunduğu daha bir dizi teklife bozulan Ariel Şaron olmasın!

Bilmiyoruz belki de İsrailliler hakikaten önemsemiyorlar ne bizi ne de Yunanları... Acaba borcumuzu ödemese miydik?

28.04.2002

Yazarımızın E-Postası: k.balci@zaman.com.tr





MİRZA ÇETİNKAYA



Putin’e yan bakma süreci

NATO ile Rusya arasındaki işbirliğinin yoğunlaşması, Washington–Moskova ilişkilerinin SSCB’den kalma pek çok politika ve anlaşmayı ortadan kaldırması, şimdiye kadar sessiz kalan bazı kesimleri, Kremlin’in patronu Vladimir Putin’in koltuğunu yavaştan da olsa sallama girişimine yöneltti. Şimdiye kadar başta komünistler olmak üzere muhalifleri Putin’e karşı herhangi bir politika uygulamaya girişemiyordu. Bir teoriye göre gizemli KGB ajanıyla aşık atma cesaretini halen de SSCB öğretileriyle yaşayan komünistler gösteremiyordu.

Bir görüşe göre de Putin’e belli bir ‘mühlet’ kesilmişti.

Son zamanlarda, ülkede meydana gelen bazı gelişmelerin adresinin dolaylı yollardan Putin’in koltuğuna doğru olduğu artık aşikar hale geldi.

Geçtiğimiz günlerde parlamentonun üst kanadı Duma’nın yönetimiyle ilgili mücadele her ne kadar partiler arasında vuku bulduysa da herkes bunun kömünistler ile Kremlin’in kılıç şıkırtıları olduğunda hemfikirdi. Komünist Partili (KP) Duma Başkanı Gennadi Selezniyov’un Kremlin yanlısı olarak yaklaşım değiştirmesiyle düellonun ilk bölümü Putin’in lehine bitmiş oldu.

Tam olarak komünistlerle irtibatlandırılmamasına rağmen Putin’in politikalarını provokasyona dönük süreç aşırı milliyetçi Rus dazlaklarının artan saldırgan eylemlerinde patladı. Parlamentoya yıllık hitabında Vladimir Putin, aşırı milliyetçi eylemleri, ‘eşkıya’ eylemleri kapsamında değerlendirdiği sırada komünistler, bunun kendilerine karşı bir baskı unsuru olarak kullanılacağını kamuoyu ile paylaşıyordu.

Çok geçmeden tıpkı birkaç yıl önce Almanya’da olduğu gibi polis dazlak işbirliğinin Moskovskiy Komsomolets gazetesinde yer alması safları iyice belirginleştirdi. Emniyet teşkilatı, bu gazeteyi mahkemeye vermekle tehdit edince, gazete yönetimi, ‘’Sıkıysa bizi değil de Putin’i mahkemeye verin.’’ açıklamasını yaptı.

Moskova’daki kulislerde Duma ve dazlak olaylarının direkt olarak Putin’in şahsına yönelik olduğu konuşuluyor.

NATO ile Rusya arasında yeni işbirliğini esas alan ‘yirmilik’ mekanizmasının son şeklini alacağı toplantılar ve mayıstaki Rusya–ABD zirvesinde imzalanacak önemli anlaşmalardan rahatsız olan kesimlerin Kremlin’in yeni politikalarını sabote etmeye özen gösterdiği gözleniyor. 100 civarında etnik yapının yaşadığı Rusya Federasyonu’nda halklar arasındaki çatışma ihtimalinin Kremlin’e tehdit olarak yedekte tutulması da mühim.

Komünistlerin, Putin’i sıkıştırma argümanlarından biri de fiyatlardaki aşırı artış ve hayat pahalılığı. 1 Mayıs’ta, sadece Moskova’da en az 100 bin kişiyi toplamayı planlayan KP’nin Kremlin yollarını aşındıracağına ise pek ihtimal verilmiyor.

28.04.2002

Yazarımızın E-Postası: m.cetinkaya@zaman.com.tr





MELİH ARAT



Öğrenmenin üç seviyesi

İnsanlar, problemleri üç seviyede çözerler. Birinci seviyede sadece problemi çözerler ya da problemin belirtisini ortadan kaldırırlar. İkinci seviyeye çıkmayı başaracak olurlarsa, problemin kök nedenini bulur ve onu ortadan kaldırırlar; olasılıkla bir kural değişikliği yaparlar. Üçüncü seviyede ise söz konusu probleme yaklaşımlarını gözden geçirirler ve söz konusu probleme olan yaklaşımlarının başka hangi alanlarda yaygın olduğunu ve soruna yol açtığını araştırıp bu konuda harekete geçerler.

Bunun ne önemi var diye düşünebilirsiniz. İnsanlar, genellikle problemleri birinci seviyede çözerler; böylece o problemler sürekli tekrar ederler ve insanların yaşamları problemden geçilmez.

Örneğin, Ali grip olursa, doktora gider ve ilaç alır. Bu ‘birinci seviyede öğrenme’dir. “Hasta olursam, doktora gider, ilaç alır ve iyileşirim.” ‘İkinci seviyede öğrenme’ ise şöyledir: “Beni grip yapan neden nedir?” “Ben ince giyiniyorum; onun için çabuk hasta oluyorum.” “Öyleyse bundan sonra hava koşullarına uygun giyineyim.” ‘İkinci seviyede öğrenme’de, insan problemin nedenini araştırır ve kalıcı bir çözüm alır.

‘Üçüncü seviyede öğrenme’de ise, probleme olan yaklaşım gözden geçirilir. Sorunu yaratan anlayışını ve sorunu çözme yaklaşımını. “Ben niçin ince giyiniyorum?” “Çünkü gençler üşümez diye bir genellemem var.” “Bu doğru olmayan bir genelleme, uygun giyinmeyen gençler üşüyebilirler de terleyebilirler de...” ve şimdi esas soru: “Peki, acaba aklımdaki hangi başka genellemeler, farkında olmadan birçok soruna yol açıyor?”

Ali’nin hem kafasının içinde dolaşalım; hem de sorunlarını yine üç aşama açısından inceleyelim. Ali, matematikten zayıf alır. Anne, babası ona öğretmen tutar ve Ali’nin sınıfını geçmesini sağlar (Birinci seviyede öğrenme). Ali, neden matematikten zayıf alıyor? Çünkü, Ali’nin matematik hocası, farklı bir oturma düzeni uyguluyor. Matematik dersinde Ali, en arka sırada oturuyor ve tahtayı göremiyor; çünkü gözleri bozuk. Öyleyse Ali, göz doktoruna gitsin (İkinci seviyede öğrenme).

“Ali’nin gözleri bozuk, niçin bozuk?” “Çünkü Ali, evde televizyonu yakından izliyor.” “Niçin, yakından izliyor; çünkü evin yerleşim düzeni bozuk.” “Hımmm... Öyleyse, evin yerleşim düzeni başka sorunlara da yol açıyordur.” “Acaba evin yerleşim düzenini nasıl değiştirirsek, yaşamımızdan birçok sorunu çıkarabiliriz.” (Üçüncü seviyede öğrenme)

Üçüncü seviyede öğrenmenin bir boyutu da, sorun çözme yaklaşımını gözden geçirmektir. Yukarıdaki sorunlara benzeyen birçok sorunu çözme yaklaşımımızdaki temel model, yangın söndürme yaklaşımıdır. Yangın çıkar ve biz onu söndürmeye çalışırız. Hasta oluruz ve ilaç alırız. Sınıfta kalırız ve ders alırız. Arabayı çarpar, tamire götürürüz. Evde bir şeyi kaybederiz ve ararız. Eşimizle kavga eder, barışmaya çalışırız. Yemek yerken üstümüze döker ve temizlemeye çalışırız. Fazla kilo alır, onları vermeye çalışırız. Çocuğumuz evi terk etmeye karar verir; onu durdurmak için ikna edici konuşmalar yapmaya başlarız.

Birinci seviyede öğrenme ile çözdüğümüz binlerce problem söz konusu olabilir. Üçüncü seviyede öğrenme, bir sorunun kök nedenin başka alanlardaki yansımalarını da önlemeye çalışmakla birlikte, bir taraftan da sorunlara çözüm getirme yaklaşımımızı da sorgular. Örneğin, çocuğumuz evi terk ediyorsa ve biz ona “gitme evladım, her şey düzelecek” diyerek problemi çözmeye çalışıyorsak niye böyle diyoruz da, başka türlü bir eylem yaparak problemi çözmeye çalışmıyoruz? Bizi bu problemi bu şekilde çözmeye iten ne?

Nickeledeon isimli çocuk kanalındaki Küçük Bill isimli çizgi dizide, Küçük Bill evi terk etmeye kalkınca, anne hiç karşı çıkmıyor. Anne, baba ve kardeşi de bavullarını hazırlıyorlar ve Bill’e diyorlar ki: “Biz de evi terk ediyoruz.” Çocuk şaşırıyor ve evi terk etmeyi anlamsız bularak evde kalmaya karar veriyor. Küçük Bill’in ailesi problemi bu türlü çözmeyi akıl edebilirken, biz niçin sadece klasik ikna konuşması yapıyoruz?

İşte üçüncü seviyede öğrenmenin bir boyutu da, problemi çözme yaklaşımımızın arka planını araştırmak ve bu zihniyeti değiştirmektir.

Türkiye’de yaygın olarak birinci seviyede öğrenmeye dayalı bir problem çözme yaklaşımı kullanıyoruz; dolayısıyla çevremiz sorundan geçilmiyor.

Uygar bir toplum olmak, sorunları üçüncü seviyede öğrenmede çözmek demektir.

28.04.2002

Yazarımızın E-Postası: m.arat@zaman.com.tr





Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder



Zaman'da Bugün
28 Nisan 2002


Zaman Spor

Yazarlar

Bütün yazılar



YAZARLAR

A. TURAN ALKAN

ABDULLAH AYMAZ

AHMED ŞAHİN

AHMET SELİM

ALİ BULAÇ

ALİ ÇOLAK

ALİ H. ASLAN

ALİ ÜNAL

CEM BEHAR

EKREM DUMANLI

ETYEN MAHÇUPYAN

FİKRET ERTAN

GÜNTAY ŞİMŞEK

HASAN ÜNAL

HEKİMOĞLU İSMAİL

HİLMİ YAVUZ

HÜSEYİN GÜLERCE

İBRAHİM KARAYEĞEN

İBRAHİM KIBRIZLI

İSKENDER PALA

KADİR DİKBAŞ

KERİM BALCI

M. ALİ YILDIRIMTÜRK

M. NEDİM HAZAR

MEHMED NİYAZİ

MELİH ARAT

MİRZA ÇETİNKAYA

MUSTAFA ARMAĞAN

MUSTAFA ÜNAL

NUH GÖNÜLTAŞ

ORHAN OKAY

REHBER ABİ

SELÇUK GÜLTAŞLI

SELİM IŞIKLAR

TAMER KORKMAZ

ZİYA PERVER



Ana Sayfa| Zaman'da Bugün| Haberler| Ekonomi| Dış Haberler| Politika| Kültür-Sanat| Kadın-Aile| Spor| Yazarlar| Yorumlar

» Sık Kullanılanlara Ekle  «               » Giriş Sayfası Yap «

Copyright© 1995-2002 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.