Toplum yolsuzluklara niçin duyarsız?
Türkiye’de toplumun Batı’daki ülkelere benzer bir şeffaflıktan yana olduğu, yolsuzlukların üzerine gidecek güçlü bir talep oluşturduğu epeyce yaygın bir kanı. Ne var ki toplum bu iradeyi üretmiyor. Acaba niçin?
Geçenlerde Hürriyet’teki köşesinde Ercan Kumcu ilginç bir metafor kullandı. Büyümeye inanmakla büyüme yönünde irade koymak arasındaki farkı vurgulayan bu metafor, yolsuzluklar konusunda da geçerli: İnsanların büyük çoğunluğu o gün yağmur yağacağını tahmin ettiklerini söylemelerine karşın, sokağa şemsiyesiz çıkmaktaysa; bunun anlamı yağmur konusunda gerçek bir duyarlılığın olmadığıdır.
Türkiye’deki bütün kamuoyu yoklamaları yolsuzluklar üzerinde bir ‘duyarlılık’ gösterirken, bu yönde hiçbir toplumsal irade üretilmemesi; o duyarlılığın sahte olduğunu gösterir. Diğer taraftan söz konusu duyarlılık beyanının yalan olduğunu ileri sürmek de kolaycılık olur. Muhtemelen insanlar yolsuzlukların ortadan kalkmasını gerçekten de istiyorlar; ama bunun onların gücünü aşan bir sistem sorunu olduğunu algılıyorlar. Diğer bir deyişle Türkiye ekonomik, sosyal, siyasal ve hepsinden önemlisi ideolojik yapısıyla büyük bir yozlaşma yaşıyor. Yolsuzluklar sadece bir sonuç. Sistemin kendisi çoğu zaman yasal kılınan bir yozlaşmanın kucağına düşmüşken, münferit yolsuzluk mücadelesinin fazla anlam ifade etmediği apaçık.
Olaya tersten yaklaşırsak, yozlaşmanın olmadığı bir düzen için son örneklerden biri Hollanda. Bilindiği gibi bizzat bir kamu kurumunun araştırması sonucunda, Hollanda hükümetinin 95 yılında Srebrenitsa’da Müslümanların katledilmesinden sorumlu olduğu ortaya çıkmıştı. Olay sırasında çekilen filmlerin Hollanda askeri birliğinin komutanı tarafından kullanılamaz hale getirildiği de tespitler arasında. Bu ülkenin bizden farkı, devletin tüm organlarıyla birlikte evrensel hukuk ilkelerine tabi olması; ulusal hukukun bu ilkelerden neşet etmesi ve uygulanabilir kılınmasıdır. Söz konusu örnekte ekonomik bir yolsuzluk yoktur; ama ekonomik yolsuzluklarla mücadeleyi anlamlı ve mümkün kılan bir ideolojik altyapı vardır. Devletin böyle davranabildiği bir ülkede, toplum da yolsuzluk mücadelesinin sahibi olur.
Bizde ise tam tersine devlet hukuku kendi ideolojik kimliği ve içinde barındırdığı kişi ve grupların maddi çıkarı için kullanmaktadır. Örneğin yolsuzluklarla ilgili rapor ve eylem planları bizzat bürokratlar tarafından ‘ülke imajını zedeleyeceği’ gerekçesiyle engellenmektedir. İşte bu ‘ülke imajı’ ibaresi sistemin temelini oluşturan bir unsura işaret etmekte: Türkiye’de sistemin özü, devletin toplumsal gözetim dışına çıkarılarak koruma altına alınmasıdır. Bu alanın korunma meşruiyeti ise milliyetçilikle sağlanmakta; ‘devletin milletin çıkarını savunduğu’ fikri sayesinde, millet adına devlet dokunulmaz hale getirilmektedir.
İşte her türlü yozlaşmanın toprağı bu korunmuş alandır. Sistemin mantığı böyle çalışırken ve insanlarımız farkında bile olmadıkları; ama varlığından emin oldukları koca bir yozlaşma dünyasını beslemek durumunda kalmışken; münferit yolsuzluklar konusunda ne derece duyarlı olabilirler? Bu nedenle Türkiye’deki yolsuzlukla mücadele çabaları bir ‘imaj tazeleme’ çalışmasıdır. Hatta denebilir ki yüzeydeki münferit yolsuzlukların devlet eliyle temizlenmesinin bir sonucu da derindeki yozlaşmış düzenin gizlenip meşru kılınmasıdır.
28.04.2002
Yazarımızın E-Postası:
e.mahcupyan@zaman.com.tr
|