NARO*
İsterseniz can sıkıcı olabilecek bir soru ile başlayalım:
‘Camiler kamusal alan mıdır?’
Devletin atadığı imam, müezzinin görev yaptığı bu ibadet yerleri resmi daire sayılabilir mi?
Soruya vereceğiniz cevaptan sonra gelecek ikinci soruya da hazırlıklı olun lütfen: ‘Pekiyi resmi alanlara başörtüsü ile girmeyi kabullenemeyenler, camilere örtülü girilmesinden rahatsız oluyorlar mı? Mesele işte bu kadar komedi halini aldı. Siyasetin suyu ısındıkça, yine ol bildiğimiz basit ali cengiz oyunları tekrarlanıyor. ‘Huluti’li telefon reklamlarının arasına, kocaman alt yazıların iliştirildiği arşiv kasetleri iliştiriliyor. Bir dönemin beylik ifadesiyle birileri yine ‘düğme’lere dokunuyor..
Hatırlar mısınız bilmem! Bir dönem Mesut Yılmaz, yoğun kaset kampanyası esnasında, oynanan oyunlara akıl sır erdiremediğini ima edip, ‘Bu kasetleri televizyonlara kim servis yapıyor? Neden ilgili adalet makamlarına değil de, medyaya götürüyorlar. Bunu devlet yapıyor olmamalı. Devlet vatandaşına tuzak kurmaz!’ anlamına gelecek sözler sarf etmişti. Olay iki hafta önce anlatmaya çalıştığımız ‘Önder Somer Halleri’ne gelip kilitleniyor, ama önce ‘neden medya?’ sorusuna bir anekdotlu katkıda bulunalım. Türk medyası, özellikle 90 sonrası iktidarlar ile akıl almaz bir içli–dışlılık ilişkisine girdi. Etik, vicdani değerlerin yerini ticari menfaatler alınca, göz gözü görmez ve alabildiğince ahlaksız bir güç savaşı aldı. Bir dönem Pravda’nın savunduğu rejim uğruna giriştiği kavganın, menfaat eksenlisini izler olduk. Pravda’yı ve onu kullananları bugün geçmişe bakarak anlamak mümkün. Nikita Kruşçev politik kariyerini 1930 yılında Pravda’ya gönderdiği ve Stalin karşıtı sağcıların unutulmuş bir Komünist Parti Kongresi’ni ele geçirişlerini kınayan mektubunun yayınlanmasıyla başlatmıştı. Ve ne acı tesadüftür ki, aynı kariyer bir kuşak sonra, 1964 yılında, yerini alan Brejnev ile Kosigin’in Pravda’nın baş sayfasında bir fotoğrafının yer almasıyla sona ermişti. Pravda ertesi gün Kruşçev’in ismini vermeden iktidardaki yıllarına yönelik tek eleştirisini yayımladı: ‘Uçuk planlar, yarım yamalak sonuçlar ve aceleye getirilmiş kararlar, böbürlenme ve kuru gürültü... Bunlar partiye yabancıdır...’ O tarihten itibaren Kruşçev yok sayıldı. İktidardaki yıllarında her sayısında ortalama 160 kez ismini anan resmi parti gazetesi onu görmezden geldi. Hatta ölümü, bir emeklinin ölümü olarak iki satırlık bir haberle duyuruldu. (M. Walker–Powers of the Press) Şimdi ‘Düğme’den çıkıp ‘Düğmeci’lerin peşine düşelim ve sistemlerin karakterlerin analiziyle yakınlaştırmaya çalışalım. Tecavüzcü Coşkun, Nuri Alço ve Önder Somer. Biliyorsunuz bu üç isim, Türk sinema tarihinin sembol olmuş üç ‘kötü’ karakteri. Hatta kötüden de öte, ‘tecavüzcü’ tiplemeleriyle akıllarda kalan üç önemli isim. Ancak kendi aralarında benzemezlikleri de var. Hatta kötülük paydasında aynı görünseler bile, birbirine zıt özellikleri de var.
Mesela giyimleri.
Somer, hafif kırlaşmış saçları, melül bakışları, giydiği robdşambrı, parmaklarına iliştirdiği purosı ile bir konak beyefendisi gibi görünürken, Nuri Alço, vicdan azabı duymayan; omuzları vatkalı beyaz gömleğinin açık düğmelerinin arasında sallanıp duran madalyonu ve beyaz pantolonunun altına giydiği beyaz spor ayakkabılarıyla tamamladığı saf ve temiz görüntüsünün ardında yatan hain ve sahtekar kişiliğinin iç burkan parıltılarını seyrek ve fakat kabarık sarı saçları vasıtasıyla dört bir yana saçan ve yüreklerimizin en karanlık derinliklerinde kendine yer bulan bir İstanbul hergelesiydi. Coşkun ise en halk tipi olanı. Buruşuk alelade bir tişört, kirli bir jean, pis sakala eklenen aynı kirlilikte bir sırıtış ve sinsi bakış.
Ancak bütün sıradanlığı ve katıksız kötülüğüne rağmen Coşkun diğer ikisinden vicdani anlamda bir adım önde duruyordu. Tahrik olmadan, sebepsizce asla tecavüze yeltenmiyordu Coşkun. Ve amacına ulaştıktan sonra da ardına bile bakmadan kayıplara karışıp, kahramanın intikamını almasını bekliyordu film sonunda. Önder Somer’in kötülüğü kalbinden geliyordu. Durduk yere değil, kendisi çok sevdiği halde, aşkına karşılık bulamamanın verdiği savrulma ile giriyordu kötülüğün koynuna. Sadece kadınla da değil, sevgilisiyle de uğraşıyordu. Yani aşkına karşılık alamamanın verdiği öfke ile, başka hayatları karartıyor, misal; iflas ettiriyor, işten attırıyor, hayatı zindan ediyordu. Ve Nuri Alço... En acımasızı ve kötülüğü en baştan kurgulayanı. Somer’in tersine o tuzağına düşürecek kızları önce kendine âşık edip, amacına ulaştıktan sonra başkalarına satıyor ya da intiharına sebep oluyordu. Filmdeki varlığı tamamen sinsi bir zekâ ve ahlaksızlığın yönettiği tuzaklara dayalıydı. İçkilere ilaç koyuyor, yalanlar ile genç kızları kandırıp, hiçbir vicdan acısı hissetmeden yeni kurbanlarına yöneliyordu.
Nedense sistemleri bu üç karaktere benzetmeye başladım. İşte size iki örnek. Fransa ve Türkiye. Ve faşist lider Le Pen’i Şaron yerine Tayyip ile karşılaştıran Türk medyası. Şimdi karar verelim, imam hatipler açıp, devletin müfredatlarını uygulayıp, kendi atadığı öğretmenler tarafından eğittiği çocuklarını, potansiyel suçlu olarak gördükten sonra, onların hayallerini çalan, eğitim haklarını ellerinden alan, inançlarını uygulama imkanlarını tıkayan sistem Alço mudur, Somer mi yoksa Coşkun mu? Alço zihniyeti Tayyip Erdoğan’dan elini çekmeden Arınç’a uzandı.. Bakalım sırada kim var!
NARO: İnternet üzerinde kurulan ve sokaklara yayılıp, duvarlara yazdıkları sloganlarla eylemlere girişen bir organizasyon: Nuri Alço Revival Organization!
28.04.2002
Yazarımızın E-Postası:
n.hazar@zaman.com.tr
|