Türkmenlerin Ruhnama’sı
Kardeş Türkmenistan’ın devlet başkanı Sayın Saparmurat Türkmenbaşı’nın kaleme aldığı “Ruhnama” adındaki kitabı aziz dostum Abidin Sungur bana hediye etti. Komünizm rejiminin milletlerin ruhunu kuruttuğunu, metafizik dünyalarını boşalttığını, fertleri mideleriyle toprağa basar, şehvetleriyle düşünür hale getirdiğini, insanları sosyolojinin değil de, adeta zoolojinin konusu yaptığını değişik ülkelerde müşahede ettiğim için, bu rejimde doğup büyüyen Türkmenbaşı’nın “Ruhnama”sını benim açımdan hiçbir değer taşımayacağına inanarak elime aldım. Fakat daha ilk sayfasında önyargının ne kadar kötü bir şey olduğunu bir kere daha idrak ettim. Şu satırları yazanın amansız bir materyalist eğitimden geçtiğine kim, nasıl inanabilir: “Nuh peygamber evlatlarına –gençlere– gayretlilik, ruh yüceliği, erdemlilik, ahde vefa, çalışkanlık öğretti.”
Ciddi bir devlet adamının birinci vasfı tarih şuuruna sahip olmasıdır; çünkü bir kalabalığı millet yapan dil, din gibi bütün değerlerin kökleri eskilerdedir. Ayrıca millet hayatında tecrübe paha biçilemeyecek kadar önemlidir. Hem kalabalığı millet yapan değerleri korumak, hem de geçmişteki olaylardan önümüzü görmekte yararlanmak, ancak tarihe sahip çıkmakla mümkün olur. Böyle bir gayretin insanı olduğunu, kitabının ilk sayfasındaki şu cümlelerinden anlıyoruz: “Türkmen halkının Nuh Aleyhisselam’a kadar uzanan büyük tarihî geçmişi var. Nuh Aleyhisselam, oğullarından Yales’in soyuna yurt olarak Türkistan iklimini verdi.” Tabii Türkmenbaşı’nın naklettiği bu bilgide kuru bir tarih anlayışı yok. Tarihlerini bir peygambere ulaştırmakla onu kutsallaştırıyor. Kutsal bir fenomen durumuna getirdiği tarihlerinin üzerinde biraz yüreği, duygusu olanın hassasiyetle titreyeceğini Türkmenbaşı büyük devlet adamlarına has sezgisiyle gayet iyi biliyor.
Türkmenbaşı’nın tarih şuurunu vatan konusunda da görüyoruz. Nasıl eski Türkler için Orhun nehrinin kaynaklarını aldığı yer “Iduk Ötüken” idi ise, Türkmenbaşı bakımından bugünkü Türkmen toprağının öyle olduğunu şu cümleler ne çarpıcı anlatıyor: “... Bu toprak, güzel çöllerinde Hızır gezen, dumanlı dağlarında Kavus gezen, dalgalı denizinde Kıyas gezen Türkmen toprağı!... Keremli erenlerin, pirlerin gezdiği, Türkmen’in ocağı gibi mukaddes, verdiği söz gibi güvenilir, şerefi gibi yüce, inancı gibi kerametli Türkmenistan...”
Devlet adamlığının en önemli vasfı realist olmasıdır. Bu da en belirgin şekilde devletin gücüyle idealinin dengelenmesinde görülür. Türkmenistan yeni bir devlet; nüfusu, ekonomik imkanları belli. Bunları göz ardı ederek büyük hayaller kurmak, mumdan gemiyle güneşi fethe çıkmaya benzer. Milletin potansiyelinden küçük gayeleri hedef edinmek de toplumun dinamizmini pasifize eder; bu da uzun vadede yokluğa götürür. Bu hassas dengeyi nasıl gözettiğini şu satırları ortaya koyuyor: “Biz yeni bir devletiz. Bu yüzden bize iğneden uçağa, ilaçlardan bilgisayara kadar her şey lazım... Bizim eski dostlarla içtiğimiz su ayrı gitmez, yeni dostlar ediniriz; ama kimseye karşı düşmanlığımız yok.”
Vatandaşlarını aşırı derecede seven Türkmenbaşı gibi bir liderin normal olarak boycu olması gerekir. Fakat tarih şuuru onu boyculuktan alıyor, Türk milletini kucaklayan bir lider haline getiriyor. Türk boylarının hepsini birleştiren mitolojilerin başında “Ergenekon Destanı” gelir. Bizim siyasilerimizin yeteri kadar anlayamadığı o güzelim destana sahip çıkıyor ve onu şöyle yorumluyor: “Bu destanda bahsedilen koca maden dağını eriterek dünyaya açılmanın mecazi bir anlamı var. Türkmen kılıcının kadimden gelen mütekamil örneğini günümüze kadar ulaştırmış. Bu kılıcın üzerinde ‘Türkmen hiçbir zaman, kılıcını kınından komşusuna çekmez’ yazısını bırakmış. Günümüzde bu kılıç İran’daki tarihi müzede bulunmaktadır.” Bütün Türklerin efsanelerinde görünen büyük atası Oğuz Han’ı ihmal etmiyor, onun “Diriye hareket, ölüye istirahat gerek” ve benzeri vecizeleriyle kitabını dokuyor. Dede Korkut’la da kültürün bir millet için ne kadar önemli olduğunu vurguluyor.
Ortaçağda birçok Türkmen beylikleri kuruldu diyerek, Tulunilerden başlayıp, Osmanlıları, Akkoyunluları sıralayarak, İran’daki Kaçar hanedanıyla listesini tamamlıyor. Bu liste onun zaman ve coğrafya dilimlerine sıkışıp kalmadığını, değişik kıtalara dalga dalga yayılan milletine idrakinde ve yüreğinde yer verdiğini gösteriyor. “Beyazid–i Bestami adlı Türkmen sufi vardır.” diyerek de milletinin metafizik direklerini görmezlikten gelmiyor.
Zaman zaman kalıpları kırarak, cümleleri yeşil vadilerden fışkıran el değmemiş pınarlar gibi coşuyor; fakat hiçbir zaman dengeyi kaybetmiyor. “Türkmenlerin Ruhnama’sı dinî kitap değil. Kur’an–ı Kerim, –Yüce Tanrı’nın kitabı– bütün Müslümanların arasında Türkmenlerin de baş kitabı... Allah’ın kitabı Kur’an–ı Kerim mukaddestir. O hiçbir kitapla değiştirilemez ve mukayese edilemez.” Orta Asya’nın bozkırlarından Avrupa’nın derinliklerine kadar yayılan milletimiz bölük pörçük, bazı siyasilerimizin, yetkililerimizin yaptıkları da bizleri karamsarlığa sürüklüyor. Ama Türkmenbaşı’nın Ruhnama’sı insanın iç dünyasını aydınlatıyor; en bedbin ruhlar için bile şevk kaynağı oluyor. Böyle önderlerin gayretiyle eli öpülecek milletimiz dünyada mutlaka hak ettiği yere gelecektir. Yalnız Türkmenlerin değil, bütün Türklerin başucu kitabı olması lazım gelen Ruhnama’yı yazdığından dolayı Türkmenbaşı’na şükranlarımızı sunmalıyız.
28.04.2002
Yazarımızın E-Postası:
m.niyazi@zaman.com.tr
|