Kâbus’un dönüşü
Geçen hafta pazar gecesi Fransa’da yapılan cumhurbaşkanlığı seçim sonuçları herkesi şaşırttı. Le Pen’in zaferi ve ardından bütün Batı Avrupa’daki ırkçılık karşıtı gösteriler Kâbus’un döndüğünü haber veriyor.
Gerilim ve korku filmleri eğer tutmuşsa genelde devamları “.... dönüşü” şeklinde tekrar vizyona girer. Birinci filmdeki kötü şeytani yaratık artık dirilmemecesine yok edilmiştir, yani seyirci öyle zanneder. Ama yaratık yeni kötülük serüvenleri ile tekrar ortaya çıkınca rahatlamış ortam birden Kâbus’un dönüşü ile teyakkuza geçer.
Fransa’da Milli Cephe’nin lideri Jean–Marie Le Pen’in geçen pazar cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bütün tahminleri altüst edip yüzde 17 oy alması ve karizmadan yoksun ama oldukça başarılı solcu Başbakan Leonel Jospin’i saf dışı bırakması tam da Fransızların ifadesi ile “deja vu” hissinin dalga dalga yayılmasına sebep oldu. Avrupa bir anda teyakkuza geçti.
Avrupa, ırkçılığı Mussolini ve Hitler ile tarihe gömdüğünü, bu illetin Avrupa Birliği’nin başarısı ile artık belini doğrultamayacağına inanıyordu. Irkçılık daha çok geri kalmış milletlere, 3. Dünya’ya musallat olmuş bir toplumsal hastalık olarak algılanıyordu.
Aşırı milliyetçi partilerin varlığı, çok sesli Batı demokrasilerinde bir çeşni, acı da olsa farklı bir tat ve en önemlisi de Batı’nın ne kadar hoşgörülü bir sistem geliştirdiğine örneklik teşkil eden vitrin süsleri olarak düşünülüyordu. Irkçı partiler vitrin süsüydü; ama asla mağazanın asli malları değillerdi, o malların arasına girmeleri tahayyül bile edilemezdi. En son Hitler ve Mussolini, ırkçılığı Batı mağazasının asli malları haline getirmiş, bu da dünyayı bir felaketten ötekine savurmuştu.
Pazar gecesi, Le Pen’in zaferi ve ardından hemen hemen bütün Batı Avrupa’da ırkçılık karşıtı gösteriler Kâbus’un döndüğünü haber veriyor.
Bazı uzmanlar kantarın topuzunu iyice kaçırıp, 21 Nisan 2002’yi, Hitler’in Alman Cumhurbaşkanı Paul Von Hinderburg tarafından 30 Ocak 1933’te görevlendirilmesine benzettiler.
Kantarın topuzunun neden kaçtığı ise ortada. Fransa Cumhurbaşkanlığı’nın II. tur seçimleri 5 Mayıs’ta yapılacak. Milli Cephe dışındaki bütün siyasi partiler Chirac’ın arkasında birleştiler bile. Seçimin galibi şimdiden belli. Kaderin cilvesine bakın, siyasi kariyerlerini sağcı Chirac’ı siyasetten silmek üzerine kuran sol ve aşırı sol partiler şimdiden Chirac’ı destekleyeceklerini ilan ettiler.
Le Pen’in cumhurbaşkanı olma şansı koca bir sıfırken, neden Avrupa ayağa kalkıyor? Niçin İtalya’da Umberto Bossi, Hollanda’da Pim Fortuyn, Avusturya’da Jorg Haider, Belçika’da Filip Dewinter ya da Danimarka’da Pia Kjaersgaard, Le Pen’in başarısına daha önce ulaşmışken, hatta Haider Avusturya’da başbakan olmak üzereyken bu kadar büyük deprem olmamıştı? Şimdi bu kadar büyük gürültünün sebebi ne?
Öncelikle Fransa, Avrupa düşüncesinin, felsefesinin belkemiği olarak görülüyor. Avrupalılığı tanımlayan, ona ince ayar yapan genelde Fransız aydınları olmuş ve oluyor.
Menşei genelde Fransa olan fikirler öncelikle bütün Avrupa’da ardından dünyada serbest dolaşıma çıkıyor. O yüzden Fransa’daki olayların tetikleme gücü de, ardıl şoklarının kuvveti de İtalya’dan da, Avusturya’dan da çok daha yüksek.
İkincisi, Fransa, Almanya ile birlikte gelecekte Avrupa Birliği olacak Kömür–Çelik Birliği’ni kuran iki devletten biriydi. Avrupa’da Hitler türü liderlerin tekrar ortaya çıkmaması için Almanya ile birlikte AB’nin nüvesini oluşturan Fransa şimdi kendisine ihanet ediyor. Avusturya’da Haider’ın başbakanlığı ihtimali ortaya çıktığında en çok Fransa itiraz etmiş, Chirac yaptırımları hararetle savunmuştu.
Üçüncüsü, Avrupa değerlerinin beşiği sayılan Fransa’da ırkçılığın boyutları, tehlikenin bütün Avrupa’ya sirayet etmekte olduğunu gösteriyor. Ülkesindeki bütün kötülükleri Arap göçmenlerine mal eden, Yahudi soykırımını “tarihi bir ayrıntı” olarak gören Le Pen’in fikriyatı hızla Avrupa sathına yayılıyor.
Sonuçta, kâbus geri dönüyor!
28.04.2002
Yazarımızın E-Postası:
s.gultasli@zaman.com.tr
|