“Âlemin başlangıcı, bir
gürültüdür, bir hayhuy;
sonu bir sarsıntıdır, bir deprem.
Aşkla şükür, şikayetle beraberdir; kusurla rahat, sarsıntılarla eş.” (1)
Hz. Mevlânâ
Bir şeyi sadece kendi sınırları içinde tasavvur etmek ve onun ait olduğu bütünle münasebetini gözden kaçırmak, aslında hem o şeyin, hem de bütünün doğru ve tam olarak anlaşılmasını engeller ve insanı parçalanmış dar bir idrake hapseder, bu itibarla, maddî medeniyetin tahakkümü sebebiyle uzaklaştığımız, unuttuğumuz ve bazı kırıntılarıyla iktifa ederek avunduğumuz hakikatle sahici bir münasebet kurmak için, irfanımıza ait hususlardaki mânâ zenginliğini yeniden keşfetmek mecburiyetindeyiz. Buna bir misal olmak üzere neyden bahsedebiliriz.
Ney, Türk irfanında sadece bir musıki aleti olarak değil, adeta ruhi hayatımızın istinad ettiği bütün unsurları içeren bir sembol olarak yer almıştır. Coomarswamy, “uygun ve etkin bir hatırlatıcı olan sembolizmi” İlahî âlemdeki hakikatin, fizikî âlemde ona tekabül eden başka bir hakikat ile temsil edilmesi, (2) olarak açıklamaktadır. Bu tariften hareketle neyin neyi veya neleri hatırlattığını ve nelere tekabül ettiğini düşündüğümüz zaman önümüze uçsuz bucaksız bir mânâ denizinin açıldığını görüyoruz. Amacımız burada, neyin sembolizminin tam bir açıklamasını yapmak değil, başta ifade etmeye çalıştığımız hususu daha belirgin hale getirmek için bu mânâ denizinin kıyısında kısa bir gezintide bulunmaktır.
Hazreti Mevlânâ, Mesnevi’yi açan ilk beyitte, öncelikle, neyin ne olduğunu değil neyi anlattığını açıklamaktadır:
Dinle neyden kim hikâyet itmede
Ayrılıklardan şikâyet itmede (3)
Ayrılık! Neyin anlattığı, şikâyet ettiği ayrılık... Bu kelimenin ortaya koyduğu mânânın çeşitli düzeylerde birçok yansıması vardır. Mesnevî şârihleri, neyin ayrıldığı kamışlığın, neyistanın esasta İlahî âlem olduğunu ifade ederler.
Yaratılmış olmak, dünyada bulunmak, varoluşumuzun kaynağından, İlâhi âlemden ayrılmış olmak anlamına gelmektedir. İnsan varlığının özünde bu ayrılığın acısı vardır ve neyin feryadı da insanın İlahî âleme olan iştiyakını dile getirmektedir.
Ayrılığın acıya sebebiyet vermesi; ancak sevgiyle mümkün olur. Dolayısıyla Allah’ın mahlukata, mahlukatın ve onun özü olan insanın da Allah’a karşı sevgisi vardır. Bütün âlem sevgiyle yaratılmıştır. Mutasavvıfların sık sık zikrettikleri bir hadis–i kudsîde “Ben gizli bir hazineydim, bilinmeyi istedim, sevdim ve kainatı yarattım.” buyurulmuştur. Sevgi bilgiyi, bilgi de sevgiyi gerektirir. İnsan yaratıcısını bildiği ölçüde sever ve sevdiği ölçüde bilir; onun kendisine olan yakınlığına mukabil, kendisinin ona olan uzaklığının acısını hisseder. Neyin feryadında işte bu acı vardır.
Yaratılmış olmaktan kaynaklanan bir ayrılığın yanı sıra, Allah’ın emrine ittiba etmemiş olmaktan kaynaklanan bir ayrılık da vardır. İlk insan Hz. Adem ve onun eşi Hz. Havva bu yüzden cennetten indirildiler; fakat aynı yere değil. Hz. Adem Hind tarafına, Hz. Havva da Cidde tarafına düşmüştür (3). Hz. Adem nice zaman ağlayıp feryad ettikten sonra Cenâb–ı Hak tevbesini kabul etmiş ve ancak o zaman Hz. Havva’ya yeniden kavuşabilmiştir. Hz. Adem yaratılmış; fakat yaratıcısını; cennetten indirilmiş; fakat cenneti unutmamıştır ve bir ney gibi feryad edip durmuştur. Hz. Havva’ya affa mazhar olduktan sonra kavuşabilmesi, üzerinde düşünülmesi gereken bir husustur. Bu, insanın aslî yönelişinin Hakk’a olması mukabilinde, yine O’nu lütfunun bir eseri olarak kendi cinsinden bir yoldaşa eriştirildiğini gösterir.
Ademoğulları olan bizler, atamızın tecrübesini, bugün, tersinden tecrübe etmek durumundayız. Yönelişimizin yaratandan önce yaratılana olması, İlahî âlemin ve cennetin hatırasının şuurumuzda iyice solmuş olmasından kaynaklanmaktadır. Sevgi her insanın özünde, ona aslını hatırlatacak bir imkân olarak mevcuttur. Sevgi yaratılanla başlasa bile yaratılanla kemal bulur ve ebediyete açılır. İrfanımızdaki mecazi aşk, hakiki aşk ayrımı bu gerçeği ifade etmektedir. Fakat insanın mecazda kalması, yolunu kaybetmesi de söz konusudur. İnsanların büyük çoğunluğu dünyayı, dünya hayatını esas aldıkları, sevgi ve temayülleri itibariyle dünyada kaldıkları için tam bir nisyana ve sapıklığa uğramışlardır. Bugünün dünyası bu nisyan ve sapıklığın had safhasını temsil etmektedir.
Kurtulmak için hatırlamak zorundayız. Hatırlamak için de sevmek. Fakat hakiki sevgiye ulaşmak için mecazi sevgiliyi açmak gerekir.
Dünyada sevdiklerimizden ayrılmamız, bu ayrılığın verdiği acı, bize aslî vatanımızı hatırlatabileceği gibi dünyanın karanlıkları içinde daha fazla kaybolmamıza da sebep olabilir. İnsan hayatı, ideal mânâda, ayrılığı hatırlamak ve ayrılık acısıyla sevgiliye vasıl olmak için çıkılan bir yolculuk olmalıdır. Dünya edebiyatının ve bizim edebiyatımızın klasik örneklerinde yol ve yolculuğun bu kadar çok işlenmiş olması tesadüfî değildir. Ayrılık ister istemez yola çıkmayı gerektirir. Odisseus, İtnaki’ya dönebilmek için yıllar boyunca didinir, karşısına çıkan engellerle mücadele eder. Bunların bazısı zevk verici, bazısı da korkutucudur. Fakat ne zevk ona İtnaki’yi unutturur ne de korku yılgınlık verir. Aoneas Troya’dan ayrılır, zaten Troya artık yok olmuştur; fakat o yeni bir Troya kurmak için düşer yollara. Donkişot’u da hep yollarda görürüz. Şövalyelik ülküsünü gerçekleştirmek için evinden ayrılır, nice maceralardan sonra evine döner ve ölür. Eve dönmek için evden ayrılmak gerekir. Faust, gerçek mutluluğun bilgisi uğruna her şeyi terk eder. Üstelik yoldaşı şeytandır. Fakat şeytanın kendisine verdikleri onu avutamaz. Sonunda maksadına erişir, ruhu meleklerin katına yükselir. Bizim kahramanlarımızın beşeri karakterleri daha belirsiz; fakat mânâ derinlikleri daha belirgindir; Leyla için çöllere düşen, varlığını Leyla’nın varlığında yok eden sonunda Mevla’ya eren Mecnun; Aslı’nın peşinde diyar diyar dolaşıp sonunda yanan ve Aslı’sıyla beraber güle dönüşen Kerem, Aşk’a ulaşmak için uzun ve tehlikelerle dolu bir yolculuğa çıkar ve sonunda kalb ülkesine vasıl ola Hüsn...
Modern edebiyattan böyle örnekler yok! Çünkü modernizm sadece yoldan çıkmak değil, yolu, yolculuğu inkar etmek, yolsuz kalmak, dünyayı mesken tutmak demektir. Modern Batı, hakikati unutmaya açılan bir uçurumdur. İnsan eksik olduğunu, ayrı olduğunu hissettiği ve hatırladığı zaman bir yola girmektedir. Bu aşkın yoludur. Âşık, önce hemcinsine yönelir; fakat o vefasızdır, vefasız olduğu için de zalimdir. Âşık, aşkı onunla öğrenir. Bülbül olur, gülün gülüşünü görmek için sabahlara kadar inler. Gül açar açmasına, fakat gün gelir, solar. Gülün solması vefa yokluğundandır. Vefa, beka ile beraberdir. Fani olan vafî olamaz. Fakat aşk bitmez. Âşıkın yolu ebediyete kadar uzanır. Oradaki gülleri görür. Onlar solmayan güllerdir. Hakiki aşkın gülleri solmaz. Artık âşık bir ney olmuştur. Neyden güle benzeyen nağmeler dökülür.
“Ân–ı daimdir hakikat güneşi
Ânım ben gitmezem ben gelmezem”
“Meryem içre ben doğurdum bir gulâm
Hem bugün de bir gülüm ki solmazam.” (4)
(Niyazi Mısrî)
Ankaravî, neyin, insan–ı kâmile, Hz. Muhammed (sas)’e ve kalem–i a’lâya tekabül ettiğini ifade eder (5). Bu noktada gülün de Efendimiz’in sembolü olduğunu hatırlayalım.
Hazreti Mevlânâ, neyi yani insan–ı kâmili, peygamber ve velileri dinlememizi istiyor. Niçin? Çünkü ayrılığın derdini en iyi bilen ve Cenab–ı Hakk’ı en fazla seven, onun tarafından en fazla sevilenler peygamber ve velilerdir. Peygamberlerin sonuncusu olan Efendimiz (sas) ise bu iki vasfa herkesten daha fazla sahiptir. Mübarek lakaplarından biri Habibullah olan Efendimiz, âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir ve Allah’ın dini onunla kemal bulmuştur.
Bize düşen, Efendimiz (sas) ve onun tarafındaki peygamber ve velilerin sesine kulak vermektir. İlahî âlemi ve elest bezminde verdiğimiz akdi ancak onların sesi hatırlatabilir. Onların, yani ney ve neyzenlerin sesi nefesi. İnsan–ı kâmil neye teşbih edildiği gibi neyzene de teşbih edilir (6). Neyin feryadında enbiya ve evliyanın daveti vardır. Bu daveti işitmek ve onlara itaat etmek, sürünerek de olsa izlerini takip ederek yaşamak gerekmektedir.
Karanlığın içindeyiz. Her güzel şeyin; sevginin, dostluğun soysuzlaştırıldığı bir çağda yaşıyoruz.
Böyle bir dünyada, amacımızın dünyada kalmak, dünyada kendimize bir yer açmak değil, aşkla göklere yönelmek olduğunu idrak etmeliyiz. Hatırlamayı hatırlamak belki de ilk yapılması gereken şey. Neyin sesini hatırlamak...
__________________________
1) Mevlânâ Celâleddin, Divan–ı Kebir, Haz. Abdulbaki Gölpınarlı, Ank. 1992, c.1, s. 8.
2) Ray Livingston, Geleneksel Edebiyat Teorisi, İnsan Y., çev. Nevzat Özdemiroğlu, İst. 1998, s. 110.
3) Mevlânâ Celâleddin, Mesnevi–i Şerif, Manzum Nahifi Tercümesi, Haz. Amil Çelebioğlu, Sönmez Neşriyat, İst. 1967, s. 2.
4) Niyazi Mısrî, Divân–ı Niyazi, İst. 1325, s. 45.
5) Rusuhî İsmail Ankaravi, Mesnevi–i Şerif Şerh–i Ankaravi, Cild–i Evvel, Matbaa–i Âmire, İst. 1289, s. 25.
6) Rusûhi İsmail Ankaravi, a.g.e., s. 34.
Yard. Doç. Dr., Fatih Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyat Bölümü
28.04.2002
|