Ana Sayfa Haberler Ekonomi Dış Haberler Politika Kadın-Aile Kültür-Sanat Televizyon Spor Yazarlar Yorumlar Çizgi-Yorum
   Akademi Bilişim Çocuk Eğitim Otomobil Röportaj Strateji Tüketici Masası Okur Hattı

 Bölge Haberleri


 Reklam
 Künye/İletişim
 English
 Basın Özetleri
 Abonelik
 

Site editörüne her türlü eleştiri ve önerinizi iletebilirsiniz; m.sakin@zaman.com.tr

 
Arama

 Arşiv

 

ETYEN MAHÇUPYAN



Yozlaşma ve milliyetçilik

Yozlaşmanın iktidarların toplum karşısındaki göreli gücüyle bağlantılı olduğu kanıksanmış bir tespit. Devletin tarihsel olarak denetim dışında tutulduğu ve toplumun da buna rıza gösterdiği ülkeler ise, iktidarların yozlaşmasını kolaylaştırmakla kalmaz; ona hukukun dışında ayrıcalıklı bir yer verir. Burada sorun devletin veya ona sahip çıkan iktidarların hangi meşruiyete dayanarak bu imtiyaza sahip olabilecekleridir. Çünkü açıktır ki böyle bir meşruiyetin olmadığı durumda, toplumun rızasını uzun süre garantilemek mümkün değildir.

Diğer taraftan bu meşruiyetin demokratik bir zemine oturmayacağı aşikârdır; çünkü hiçbir demokratik toplum iktidarların toplumsal değerini ortadan kaldıran bir süreç olan yozlaşmayı bilerek ve isteyerek kalıcı hale getirmez. Bu nedenle devletin içindeki iktidar odaklarının, toplum tarafından reddedilmesi düşünülemeyen ideolojik bir meşruiyete ihtiyaçları vardır.

Dünyanın her yerinde, modern toplumlarda bu işlev milliyetçilik tarafından yerine getirilmektedir. Özellikle devletin kuruluş ideolojisiyle organik bir bağ içinde tanımlandığı ülkelerde, milliyetçilik karşı çıkılması vatan hainliği ima eden bir ideoloji olma dışında; devleti de toplum karşısında koruma altına alır. Böylece devlet toplumdan farklılaşıp bizatihi bir siyasi özne haline gelirken; devletin içinde yer alan kişi, grup ve kurumlar da kendi içlerinde cemaatleşirler. Yozlaşma, söz konusu cemaatleşmenin ülkenin iktisadi, sosyal ve siyasi kamusal alanını kendi çıkarları doğrultusunda kullanmasını ve bunu ‘milli’ bir kisve altında sunmasını ifade eder.

Bu tespitlerin birçok kişi için son derece rahatsız edici olacağı kuşku götürmez. Çünkü toplum içinde de, devletle hiçbir organik bağ taşımayan ve kendilerini ‘milliyetçi’ olarak tanımlayan insanlar olacaktır. Gerçekten de tamamen toplumsal bazlı, yurtseverlik fikrine oturan bir milliyetçilik türünden de söz edilebilir. Ne var ki devletin kuruluştan gelen hegemonik bir hakka dayanarak milliliği tekeline aldığı hiçbir durumda, sıradan milliyetçilik yurtseverliğe geçit vermez.

Devletin ve iktidarın bahşettiği imtiyazların çekiciliği altında, milliyetçilik neredeyse ‘meşru’ bir yozlaşmanın altyapısını oluşturma gücüne sahiptir. Bu sürecin üç kademesinden söz edilebilir: Birincisi iktidara ulaşmak açısından milliyetçi olmanın getirdiği avantajların sonucu olarak, milliyetçiliğin birçok kişi için bir yükselme aracına dönüşmesidir. İkinci etap, milliyetçiliğin iktidar için bir önkoşul olduğu fikrinin yerleşmesidir. Devletin iç ve dış düşmanlarla çevrili olduğuna dair kanaatlerin egemen olduğu bir dünyada, iktidar da bu devleti koruyabilecek tek grup olan milliyetçilerin hakkı olur. Nihayet son aşamada milliyetçiliğin doğrudan iktidar ürettiği; yani iktidarın ilkelerini, sınırlarını ve işleyiş normlarını, kısacası kültürünü belirlediği bir safhaya gelinir. Bunun anlamı toplumun da milliyetçilik üzerinden ikiye bölünmesi; ve ideoloji temelli bir ‘yönetenler’ cemaatinin kurumsallaşmasıdır.

Her ülkenin bu şemaya uygun bir örnek olduğu ileri sürülemese de; milliyetçiliğin egemen devlet ideolojisi olduğu her ülkede, bu şemanın bir eğilim olarak geçerli olduğunu kabul etmek gerekir. Dolayısıyla yozlaşma da, söz konusu ülkenin bu şemada ne derece ilerlemiş olduğuna bağlı olarak yapısal bir durum oluşturacaktır.

29.04.2002

Yazarımızın E-Postası: e.mahcupyan@zaman.com.tr





A. TURAN ALKAN



KASET

Cerbezeli konuşabilen birkaç siyasetçi var ama Türk siyasi hayatında “hatip” yok denilebilir. Retorik denilen “sanat” dil üzerine istinad eder. Dil! Son üç beş günün gazeteleri “üçün biri” anafikri üzerine yapılan sığ yorumlarla dolu. Bugünün Türkçesi düşüncede derinlik ve yüksek kaliteyi taşıyabilir mi; sual bu. Yargı kararları hatta kanun metinlerinde âşikâr dil zaafları var. Konuşan herkes, “yanlış anlaşıldım” diye çırpınarak aslında ne söylemek istediğini izah için müteakip hamlelerde bulundukça muradından uzaklaşıyor. Spikerler çok sık, adeta vak’a–i âdiyeden sayılacak derecede sık telaffuz hatası yapıyorlar. “Sentetik Türkçe”de telaffuz hatası yapmak için epey emek vermek gerekiyor çünkü yeni dil, ses inceliklerinden mahrum, kunt ve müzikalitesi zayıf seslerle inşâ edildi. Başka? Tercüme yapılamıyor, fikri derinlik taşıyan metin kurulamıyor, sentetik dil şiire hiç gelmiyor; gelecek kuşakların bu dille nasıl edebi irtifâlara yükselecekleri muammâdır.

Artık iyice kabak tadı veren şu “kaset” patırtılarının aslında dil zaafiyetinden kaynaklandığını ileri sürecek değilim ancak üslûp dahi, uzak alâkaları sebebiyle lisandan ayrı değildir. Hukuk, edebiyat, ilim ve tefekkür gibi siyâset de dil üzerinde ayakta durabilen bir müessese. Bu meselede tenkide değer iki unsur var: İlki, “şartlar olgunlaştı; bir yüklenme ile meyveleri devşireceğiz” ümidinin telkin ettiği kof iyimserliktir ki neticede mantığın, dolayısıyla mantığa ev sahipliği yapan lisanın tahkimsizliğine işaret eder. Burada dinleyici topluluğunun tabiatına nüfuz edememek şeklinde beliren bir başka değerlendirme hatası daha görünüyor. Bir miting meydanını dolduran kalabalık, nâdiren akl–ı selim üzerinde ittifak eder. Onlar heyecanlarını, öfkelerini veya muhabbetlerini izhara susamış kitlelerdir. Kitlenin dümen suyuna kapılmak, önceden iyi tartılmamış ama heyecan dozajı yüksek kelimelerin sarfına sebep olabiliyor. Siyasiler de dahil bütün hatipleri tenzih ederek ihtiyatla belirtmek istediğim bir vâkıâya işaret etmek istiyorum: “Mikrofon budalalığı” diye isimlendirdiğim bir hâlet var. Eğer topluluğa hitaben irad edilen bir konuşma esnasında topluluğun müşterek heyecanına hitab etmenin ve o heyecanı mütemadiyen beslemenin câzibesine kapılırsanız, daha sonraları, “ben bu sözleri nasıl

söyledim” diye şaşıracağınız türden sözler sarf ettiğinizi hayretle fark edebiliyorsunuz. Kitle, bu gibi önceden iyice tartılmamış, yanlış anlaşılabilecek kısımları törpülenmemiş ve iyi formüle edilmemiş sözleri “âdeta kışkırtırcasına” teşvik ederek alkışlıyor. İşte bu “beğenildim ve topluluğun nabzını elime geçirdim” hüsn–ü zannıdır ki, genellikle irticâlen yapılan konuşmalarda hatibi daha sonradan istemediği yerlere sürükleyebiliyor. Bu açıdan bakıldığında –imkansız gibi görünse de– âdil bir yargılama için hatip kadar o kitlenin de itham edilmesi gerektiğini zannediyorum.

Tenkide değer ikinci husus, siyasi hukukumuzun günü geçmiş kasetleri maznun sandalyesine oturtarak adalet dağıtmaya ve düzen kurmaya karşı pek heveskâr davranmasıdır. Konuşma velev ki on sene önce yapılmış, on sene önce yapıldığı esnada hükmünü şöyle veya böyle icra etmiş ve aradan yıllar geçmiş; on sene yapılan tahkikat artık “düzenin korunması”ndan ziyade “siyasi intikam” maksadına yönelmiş gibi görünüyor. Binlerce kişinin gözü önünde yapılan konuşmaların, aradan on sene geçtikten sonra sigaya çekilmesi, usul hukuk açısından şekil şartlarına uygun görünebilir ama düzenin korunması maksadı açısından bir hizmet kusuru vardır; konuşmanın yapıldığı esnada o bölgede düzenin korunması ve sürdürülmesinden sorumlu kişilerin de aynı usul hukuk çerçevesinde sigaya çekilmesi gerekirdi düşüncesi de pekâlâ mâkuldür.

Neyi tartışıyoruz ki biz? On senelik bir süre enikonu tarih sayılır; aktörü hâlâ siyasi hayatta etkili diye artık eğrisi ve doğrusuyla tarih niteliği kazanmış kasetleri itham etmek, dışardan bakıldığında kamu

idaremize nasıl bir görüntü veriyor acaba? Kamu, zamanaşımı sürelerini hesaba katarak geriye doğru gidip yapılan bütün siyasi konuşmaları teftişten geçirebilecek “ekipman”a sahip mi? Değil. Burada bir nokta atışı söz konusu.

Ve son nokta; yapılan konuşma tasvib edilir gibi değil, yukarda kısmen işaret ettim; bunun gibi fikren “âmiyâne” seviyeyi aşamamış, vaktinde takibata uğramamış konuşmaları mercek altına koyarak toplumun bir kısmı nazarında yeni mağdurlar yaratmanın mahzurunu da hesaba katmak gerekir. İtham ederken mağdur inşa etmek, toplumun siyaset düşüncesini akamete uğratıyor ve mağduru himaye etmek şeklinde tepki davranışlarının yoğunlaşmasına sebep oluyor.

29.04.2002

Yazarımızın E-Postası: t.alkan@zaman.com.tr





NUH GÖNÜLTAŞ



Başörtüsü yasağını ancak Le Pen kaldırabilir!

Artık nerede başörtüsü tartışması açılsa hemen her kesimden herkes “of gene mi bu konu” demeye başlıyor. Çünkü maalesef kısa vadede meşru zeminlerde çözüm şansını yitirmiş bu konu artık herkese son derece antipatik gelmeye başladı!

15 yıldır sürüyor ve bir çözüme ulaşacağı yerde gittikçe öğrenciler aleyhine şiddetlenen bir hal alıyor. Bu arada öğrenciler en doğal insan hakkı olan eğitim hakkından oluyor, yıllarını kaybediyor, dinin direktifleri ile devletin dayatmaları arasında depresyona giriyorlar!

Başörtüsü mücadelesi meşru zeminlerde çözüm şansını kaybetti. Bu yüzden üniversite önlerinde yapılan eylemlerin çözüme hiçbir katkısı olmuyor. Ve ne yazık ki, Türkiye öyle bir ülke ki, bu ülkede insan haklarına yönelik herhangi bir hakkın eylem yapılarak elde edildiği görülmüş değil. Hele hele bu hak dini nitelikler taşıyorsa ve serbestlik talebi dindarlar tarafından dile getiriliyorsa çözüm yerine yasak, dayatma, zorlama, zulüm, adına ne derseniz deyin daha da şiddetleniyor.

O zaman ne yapılmalı? Eller kollar bağlı beklenecek mi?

Ne yapılacağı konusunda hiçbir fikrim yok. Ama ne yapılmayacağı konusunu söyleyebilirim. Her ne kadar bazı çevreler beni bir tür “grev kırıcı” olarak nitelese de “Eylemler devam ettirilmemeli, eğitime devam edilmeli.” diyorum.

Neden?

Çünkü kısa vadede çözüm yok. TBMM’de, Anayasa Mahkemesi’nde, üniversitelerde, caddelerde sokaklarda herkes başörtülü öğrencilerin taleplerinin karşısında değil, olamaz!

Aslında milletvekillerinin çoğu onlardan yana. Üniversitelerde hocaların hepsinin başörtüsü düşmanı olduğunu söylemek mümkün değil. Onların çoğu için hava hoş. Başörtülü de olur, başörtüsüz de... Anayasa Mahkemesi’nin gerçekte siyasi bir mahkeme olduğunu ve konjonktüre göre karar verdiğini, kararlarını kitaba uydurduklarını unutmayın. Cumhurbaşkanı mı? Bakmayın özgürlükçü sözlerine, onun bu konuda Kenan Evren’den daha katı olduğunu söyleyebilirim. O halde çözüm?

Şu ortam çözüm önerilemez bir ortam. Bu ülke böyle bir ülke. Bir ihtilaflı konuda bütün çözüm yolları kapalı olur mu? Oluyor işte. ANAP Genel Başkanı ve Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz bile “başörtüsü yasağının kaldırılması için kanun çıkarmanın önemli rol oynamayacağını” söylüyor: “Kimi kurumların aşırı hassasiyetinin aşılması gerekiyor.”

ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz’ın bu konudaki bir soru önergesine verdiği cevap gerçekten “Peki Türkiye’yi Le Pen mi yönetiyor?” sorusunu sorduruyor.

Doğrusunu isterseniz bütün meşru çözüm yolları devre dışı bırakılmışsa ve hatta parlamento dahi bir konuyu çözemeyecek bir konumdaysa o ülkenin sistemine yeni bir ad koymak gerekir. Ama bu da yıllarını kaybeden başörtülü öğrencileri tatmin etmez. Onların kaybolan yıllarını geri getirmez!

NOT: Geçen haftaki yazımda da belirtmiştim. Yazdıklarım bir fetva değil; böyle bir amacım da, bu konuda yetkinliğim de yok. Ayrıca görüşlerim sadece beni bağlıyor. Gazetenin yayın politikası haber sayfalarında yeterince açık ve anlaşılabilir şekilde sergileniyor.

29.04.2002

Yazarımızın E-Postası: n.gonultas@zaman.com.tr





ABDULLAH AYMAZ



Korkutan bazı istatistikler

Ülkemizin 2000 yılı sonuna göre 11 milyar 921 milyon dolar dış borcu bulunmaktaydı. Bunun için de Hazine’miz topladığı verginin yüzde 107’sini borç faizlerine ödemek mecburiyetinde.. Yani yüzde yüzden fazlasını.. O zaman geri kalan yüzde 7’yi bir şekilde bulmak zorunda.. Bu demektir ki, vergiler artacak..Bunun neticeleri ağırlaşan ekonomik ve sosyal şartlar halkın ruh sağlığına vurdu. Sağlık Bakanlığı’nın yaptığı araştırmaya göre Türkiye’deki her on kişiden dördünün ruhî sağlığının bozuk olduğu ortaya çıktı.

Türkiye, gelir dağılımının en kötü olduğu dört ülkeden biri.. Bu durumun en çok vurduğu kesim de çocuklar. 27 milyon çocuğun yaşadığı ülkemizde her üç çocuktan birisi, sağlıklı beslenemediği için gelişme ve büyüme bozukluğu içinde. Ülkemizde 7–13 yaş grubu arasındaki kız çocuklarının yüzde 31’i, erkek çocuklarının ise yüzde 21’i okuyamıyor. Bir milyon yüzbin özürlü çocuğun bulunduğu Türkiye’de, özel eğitim dahil, ilk öğretimden faydalanan çocukların sayısı sadece yirmi sekiz bindir. Türkiye, iş kazalarında, 1994 ILO verilerine göre Avrupa’da birinci... Bu iş kazaları neticesi zarar görenlerin yüzde 30’u, onbeş yaşın altındaki çocuklar.. Türkiye genelinde sokak çocuklarının sayısının da 600.000 olduğu tahmin ediliyor. Ayrıca dünyada her yıl silahlanmaya 78 milyar dolar harcanırken çocukların eğitimine sadece 7 milyon dolar ayrılıyor. Bize gelince ne kadar fark ediyor tahmin edemiyorum. Bu durum bizleri gelecekten ürkütüyor ve korkutuyor. Maddi–manevî her türlü hazineyi bağrında barındıran Türkiye’nin müthiş dinamiklere sahip olduğu da bilinen bir gerçektir. Hele gençliğe ve eğitime yapılan yatırımlar..

Belki de kaderin hikmetli bir zorlaması ile karşı karşıya bulunuyoruz. Kıyamet kopmadan Kur’an–ı Hakim’in mesajının güneşin doğup battığı her tarafa yayılacağına dair hadis–i şeriflerde müjdeler ve hedef belirlemeler var. Kur’an’ın çağımızı ve geleceği tenvir eden ve edecek olan en parlak tefsiri ve onun açılımı Türkiye’den çıkmıştır. Allahu a’lem, bu sır ve hikmet için Türk insanının dünyanın her tarafına gitmesi gerekmektedir. Bu bir taraftan ticarî ve ekonomik açıdan Türkiye’nin nefes borularının açılması manasına da gelmektedir. Ümit ederim ki, Tevbe Sûresi’ndeki ültimatomdan sonra Mekke’ye gelen az olacak, fakirlik artacak endişelerine karşı, “Eğer yoksulluktan endişe ederseniz, Allah dilerse, sizi lütfundan zenginleştirir.” (Tevbe, 28) müjdesinin kısa zamanda tahakkuk etmesine benzer bir lutfa da mazhar olabiliriz. Unutmayalım, her sıkıntı ve musibet yepyeni bir fırsatın da başlangıcı olabilmektedir. Genç nesillerimize gelince, elhamdülillah belli bir oranda bu zor şartlar altında onların en seçkinlerine çok büyük bir yatırımı, bu millet, kendi öz kaynaklarından yani devletine hiç yük olmadan yapmış ve dünya çapındaki başarıları ile kendisini ispatlayanları yetiştirmiştir. Ayrıca bu özel teşebbüsler, resmî eğitimimizi de bir rekabet ve yarış havasında harekete geçirerek, gerçekten eğitimde kalite belli bir oranda artırılmıştır. Buna sebep olan fedakâr ve cefakâr insanlarımızın tebrik ve takdir edilmeleri gerektiğine de buradan ayrıca işaret etmek istiyorum.

Sokakta kalan çocuklarımıza gelince, basında çıkan haberlerden de öğrendiğimize göre, pek çok cinayete karıştıkları, veya âlet edildiklerini anlıyoruz. Bunlarla ciddi ilgilenilmesi gerekmektedir. Bu işte netice almak için ancak devlet gücü gerekir. Buna özel ve sivil gayretler yeterli olamaz. Gönüllü kuruluşlar ancak destek olabilirler. Bu kanayan yaranın, yarın nelere mal olacağını tahmin etmek çok zor değil.. En yakınlarından en büyük darbeyi yiyip sokağa kaçmış bu yaralı çocukların şuur altlarında oluşan derin izlerin silinmesi için çok büyük bir organizasyona ihtiyaç vardır. Bunların kazanılması ve yaralarının sarılıp derin acı ve öfkelerinin dindirilmesi çok kolay olamayacağından, hem de istismara açık bir durumun mevcudiyetinden dolayı bu iş kendisini bunlara adamış müşfik kadrolardan kurulu büyük bir gönüllüler ordusu ile başarılabilir. Bu da ancak devletin üstlenmesiyle olur. Temelde bu mesele aile çekirdeğinde ele alınmalı ve çözülmelidir. Nikâhla, evlilikle alay edenlerin bu probleme bir çare bulmaları mümkün değildir. Vefa duygusu gibi çok ağır bir yükün altına girmekten korkan, gününü gün etmekten başka hiçbir düşünce ve arzuları olmayan bencillerin, milletinin ve devletinin dertlerini düşünme gibi bir lüksleri olamaz...

Bu problemi yine bu milletin öz evlatları çözmeye çalışacaktır. Bunlar da devletten bağımsız olarak bunu başarma gücüne sahip değillerdir. Bu hususta siyaset hesabı yapmayan, asla bu meseleyi bir şov vesilesine çevirmeyi düşünmeyen gerçek vatanperverlerin ele alması gerekir..

29.04.2002

Yazarımızın E-Postası: a.aymaz@zaman.com.tr





EKREM DUMANLI



‘Bu yazarı gazeteden atın’

Nasıl oldu hâlâ hatırlamıyorum; bir anda hararetli bir tartışmanın içinde bulmuştuk kendimizi. Tartışmanın odağında bir köşe yazarımız vardı. Ünlü bir politikacının ısrarla aramasına bir anlam verememiştim. Sonunda görüştük Beyefendiyle. Meğer bu köşe yazarına fena halde öfkelenmiş. “Kardeşim, bu adama neden bu kadar tahammül ediyorsunuz? Gazete haberlerinde bir problem yok; ama bu adam haddini aşan laflar ediyor..” Meclis’e saygı, milli iradeye saygı ya; nezaketle düşünce zenginliğinden, çok seslilikten bahsetmeyi deniyorum. Sesini biraz daha ürkünç hale getirmeye çalışarak baklayı ağzından çıkarıyor: ‘Bu yazarı gazeteden kovun kardeşim, siz milliyetçi, muhafazakar bir gazetesiniz.’ Donup kalıyorum. Ne özgür düşünce kalıyor gözümde ne de seçilen insanların farklı fikirlere tahammül sınırı; çünkü karşımdaki insanların da bir zamanlar özgürlüğün bedelini acı tecrübelerle ödediğini yakınen biliyorum.

Bu olayı geçen hafta sıkça hatırladım. Hararetli konular gündemdeydi çünkü. 23 Nisan resepsiyonunda Genelkurmay Başkanı’nın AK Parti Başkanı ile ilgili söylediği sözler, Mehmet Ali Bayar’ın sağın birleştirici lideri benzetmesiyle Türkiye’ye dönmesi, başörtüsü konusunda medyatik arenada ‘İslamcılar’ın tartışması...

Geçen haftadan gazeteye yansıyan kimi tepkileri paylaşmak istiyorum. Bu tepkiler sadece okurdan değil, aynı zamanda gazetecilerin, politikacıların, iş dünyasının reflekslerini gösteriyor. O yüzden sayıca az da olsa temayülleri afişe etmesi açısından önemsiyorum...

Washington’dan ‘İzlenim’ yazan Washington temsilcimiz Ali H. Aslantürk’ün Mehmet Ali Bayar hakkındaki kaleme aldığı sıcak izlenimleri soruyor bazıları: N’oluyor, yoksa Bayar’ı mı destekliyorsunuz? Halbuki yazı, Amerika’dan o gün Türkiye’ye dönüş yapacak ve kamuoyunun tanımadığı çiçeği burnunda siyasi bir lider hakkında şahsi izlenimleri aktarıyor. Her yazıyı destek ile köstek sendromu içinde gören kitleye doğru haber ya da sağlıklı yorum aktarmak çok zor...

Bazıları da Hüseyin Gülerce’nin Tayyip Erdoğan yazısına takmış durumda. Sorular şöyle geliyor: ‘AK Parti’ye karşı tavrınız mı var?’ Ne münasebet efendim! Bir yazar aktüel bir tartışmada insaf ölçülerine olabildiğince sadık kalarak birtakım eleştiriler yapamaz mı? Her olumsuz cümleyi ‘Bizim parti hakkında –lehte ya da aleyhte– propaganda yapılmış’ şeklinde algılamak, sağlıklı bir yaklaşım mı? Haberlerde objektif kalabilmek için sarf edilen emek varken bu alınganlık niye? Kafalarımızda mevhum, girift ve tehyic edici kamplar var. O yüzden her laftan bir mana çıkarılabiliyor ve söz şu noktaya taşınıyor çoğu zaman: Böyle yazıları basmayın!

Nuh Gönültaş’ın başörtüsü ile ilgili yazısına gösterilen tepki bir başka alem. Bu gazetede başörtüsü konusunda onlarca yazı yazılmıştır. Hemen hepsi de aynı minval üzre yazılmış zengin referansları olan yazılardır bunlar. Gönültaş da yıllardan beri yazar bu konuları. Başörtüsü mağdurlarının yanında olmuştur hep. Son yazılarından birinde yazar, kendisinin fetva makamı olmadığının ve gazete adına konuşmadığının altını çiziyor ve bir temennide bulunuyor: Ben yerinizde olsam öğrenimimi yarım bırakmam. Doğru bir tespit mi bu? Bilemiyorum. Bildiğim bir şey, o da ‘Gazete nasıl olur da böyle yazılara izin verir!’ tarzındaki tepkiler yanlış. Yoğun bir tepki mi bu? Hayır, ama çoğu yürekten ve samimi. Onu da saygıyla karşılıyorum; ama bireysel ifade hakkına daha çok saygı gerekmiyor mu? Nasıl olsa hadiseler zaman içinde tabii tefsirine kavuşuyor; o tefsir yazarı vezir de edebiliyor rezil de...

Bu arada şu soruya da cevap vermek zorundayız: Gazete yönetiminin çıkan köşe yazılarında hiç mi tasarruf hakkı yoktur? Dünyanın her yerinde editoryal bir kontrol vardır. Bu kontrol sayesinde yazıya konu edilen kişi ve kuruluşların hakkı gözetilir. O yüzden yazar, kalemini sosyal sorumluluk (social responsibility) alanında oynatmak zorundadır. Diyelim ki bu alanı terk etti, insanlara ya da kurumlara insafsızca saldırdı; bunun bedelini de ödemek zorundadır yazar. Hatta bu ölçülerle bir editoryal kontrol yapılsa bizdeki pek çok yazarın makalesine izin verilemez dünyanın birçok yerinde. Yazarın eleştirme hakkı var; ama alay etme, maskara etme, aşağılama, küfretme hakkı yoktur çünkü...

Dengeyi kurmak ne kadar zor değil mi? Bir tarafta belli mülahazalara binaen kalemini tetik gibi kullananlar, –çok şükür Zaman’da böyle birileri yok– öbür yanda ‘bu yazarı işten atın’ diyenler. Bilemiyorum özgürlüğü doğru yorumlayan ve sosyal bilinçle bütünleşen bir medyamız olacak mı bir gün? Neden olmasın ki!

29.04.2002

Yazarımızın E-Postası: e.dumanli@zaman.com.tr





M. ALİ YILDIRIMTÜRK



Bir sorulduğunda, bin ah işitiliyor

Cumhuriyet döneminin en yüksek ekonomik küçülmesinin gerçekleşmesi ve henüz büyümeye geçilememiş olması, tüm çevreleri fazlasıyla geriyor. İş dünyası, sivil toplum örgütleri ve her an işsiz kalma tedirginliği yaşayan kamu çalışanı; her platformda hükümete seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Toplumun çeşitli kesimlerine; bir sorulduğunda, bin ah! işitiliyor. Sanayici; pahalı enerji, girdi maliyetinin yüksekliği, azalan rekabet gücü ve diğer sorunlarını birbiri ardına sıralayıveriyor. Bazı sanayiciler; rekabet avantajını kaybetmemek için dış ülkelere yatırım yaptıklarını söylüyorlar. Tarım kesimi; aşırı yükseltilen mazot fiyatlarının, üreticileri zora soktuğunu ve bu koşullarla, tarımda dışa bağımlı hale gelineceğini belirtiyor. Ticaret erbabı; yüksek KDV oranlarından yakınırken, hükümet ise vergi gelirlerini artıramadığı için dolaylı vergilerle bu açığı kapatmaya çalışıyor. Bankacılık sektörü, ekonomik kriz sonrası oluşan sermaye yetersizliği sorununun çözümlenmesi aşamasında, mevduat kaybetme endişelerinden tedirginlik duyuyor. Reel sektör; IMF ve Dünya Bankası’ndan alınan kredilerin henüz kendilerine yansıtılmadığından şikayet ediyor. İşsizler ordusuna her geçen gün yenileri eklenirken, 7 kişinin işe alınacağı bir işletmeye, 7.500 kişi iş başvurusu yapıyor. Küçük yatırımcı ve ihracatçı; döviz fiyatlarının sürekli düşmesinden duydukları rahatsızlığı anlatıyor. Diğer kesimlerin ‘ah’larını anlatmayı sütunuma sığdıramıyorum.

Türkiye, köklü bir yapısal değişim geçiriyor. Bunların uygulamaya geçirilmesindeki gecikmeler; hem iş dünyasını hem de piyasaları endişelendiriyor.

Ekonomi yönetiminden sonra, geçen hafta başında IMF ve Dünya Bankası yetkililerinin TL’nin dolar karşısında değerlenmesinin ihracatı olumsuz etkileyeceği ve büyümeyi geciktireceğini açıklamalarıyla döviz fiyatları kısa sürede yüzde 5 düzeyinde yükseldi. Hafta sonuna doğru ise kâr satışlarıyla dengelendi. Cuma günkü MB’nin 20 milyon dolarlık döviz alış ihalesine, bankalardan 104 milyon dolar teklif verildi. Düşük çıkması beklenen nisan ayı enflasyonu oranları, ihracat ve turizm gelirleri de dikkate alındığında; döviz fiyatlarında gelecek aylarda, enflasyon oranlarına yakın artışlar olacağı düşüncesindeyim.

Dolar, diğer para birimleri karşısında geçen hafta da geriledi. Özellikle dolar faizindeki artış beklentisinin şimdilik ötelenmiş olması, doların gerilemesinde etkili oldu. Teknik olarak; Euro/dolar paritesinin 0,8920 direncinin yukarı yönlü kırılmasıyla, hafta sonunda 0,9025 seviyelerine yükseldi. Kısa vadede Euro/dolar paritesinin 0,9050 ve 0,9230 seviyelerinde dirençleri bulunuyor.

Bir süredir yükseliş trendine giren altın fiyatları; dış ve iç piyasalarda geçen hafta süresince de yükselişini sürdürdü. Doların diğer para birimleri karşısında gerilemesi ve diğer mevcut nedenler altın fiyatlarının yükselişinde etkili oldu. Dış piyasalarda altın fiyatlarının 311 dolar/ons’a kadar tırmanması ve doların hafta içinde TL karşısındaki yükselişinin de etkisiyle, 24 ayar altının TL/gr fiyatı 13 milyon 650 bin lira seviyelerinden işlem gördü. Bu hafta; Ortadoğu’da, İsrail’in Filistin topraklarından muhtemel kısmî geri çekilme hareketinin başlamasıyla, altının onsunda, 302 dolara kadar bir düzeltme hareketi görülebilir.

Bu haftanın gündemini Hazine’nin mayıs ayı borçlanma takvimi, nisan ayı enflasyon oranları ve MB’nin muhtemel kısa vadeli faiz indirimlerinin oluşturacağı düşüncesindeyim.

29.04.2002

Yazarımızın E-Postası: m.yildirimturk@zaman.com.tr





ÖZCAN PEHLİVANOĞLU



Şampiyonlara selam...

Şampiyonluğun son dakikalarında, bütün bir sezonun meyvesini alacak olan G.Saraylı oyuncular, oyuna sanki ayaklarına pranga vurulmuş gibi tutuk başladılar. Tutukluğun nedenleri var ve bunlar çok normal karşılanması gereken şeyler.

Karşında Kocaelispor gibi Türkiye Kupası’nı kazanmış ve ligde hak ettiğini bulamamış, ancak çok kaliteli bir takım vardı. Aklım ve kulağım Bursa’da. İstanbul’un dibinde olsa bile, çok esaslı bir deplasmandasın. Buna rağmen kazanılan üç puan ile gelen şampiyonluk bir zaferdir.

Sarı–Kırmızılı takım değişikliklerine rağmen sonuç almasını bildi. Böyle olunca bir sorun yok demektir. Vedat’ı her zaman tutuyorum. Bu çocuğu eleştirseler bile formayı bulduğu zaman hakkını yüreğiyle vermeye çalışıyor. Batista, Ergün ve Ayhan ortasahadaki çalışkanlıklarıyla G.Saray’ın kazanmasında rol oynadılar. Kilit adam ise yine Hasan Şaş’tı. Tek hatası verdiği kararla çuvallayan hakemin üstüne giderek yaptığı itirazlardı.

Kocaelispor şampiyonluk stresiyle eli ayağı birbirine dolaşmış rakibine; kalitesine ve futbola yakışmayan hatalarla teslim oldu. Hikmet Karaman sezon başından beri bunlara işaret ediyor ama çözüm bulamamış. Kocaelispor defansının kanatlarında oynayan Ahmet Aslaner ve Ayman “Biz burada oynamayız” diye adeta bağırdılar. Ama alternatif yoksa H.Karaman ne yapacak?

Kocaelispor’da ayağına top yakışan öyle çok adam var ki bunları tempolu, kontrollü, devamlılığı olan bir takım haline getirmeli. Kaleci Ahmet iyi yetenek ama kırk fırın ekmek yemeli. Yeşil–Siyahlı takım kadroyu korur ve takviye yaparsa, İsmetpaşa’da şampiyonluk şarkıları söylemek hiç de hayal değildir. Kocaelispor seyircisinin taşkınlığını izah edemezken, şampiyonluğu kapıp gelen G.Saray’ı da kutluyoruz. İyi futbol niye yoktu derseniz son 90 dakikalarda amacın futbol değil sonuç olduğunu bildiğimizden bunu normal karşılayalım.

Gelelim maçın hakemine; Hasan Şaş’ın düşürülmesi kırmızı kartı gerektirmiyorsa Hasan Şaş’a sarı kart niye yok. Böyle kritik pozisyonlar Metin Tokat gibi bir hakem tarafından doğru yorumlanamıyorsa, diğerlerine bir laf söylemeyelim.

29.04.2002

Yazarımızın E-Postası: o.pehlivanoglu@zaman.com.tr





H. İBRAHİM EKİZ



İstikrarın eseri...

G.Saray... Son 10 yıla bakıldığında adı zaferlerle özdeşleşmiş, istikrar abidesi bir takım. Türkiye’nin dünya arenasındaki tek yüzakı, Avrupalıların kâbusu. Bugün Kocaeli maçında ortaya konulan futboldan bahsetmeyeceğim. Çünkü ligin sonuna gelindi, finişe 90 dakikanın kaldığı bir ortamda bir sezona damgasını vurmuş takımın oyuncularını kritize etmenin yerinde bir karar olduğu kanaatinde değilim. Kağıt üzerinde 3, aslında 4 puan önde olduğu F.Bahçe’ye şampiyonluk tacını vermeyeceğine inandığım için bu maçın formaliteden başka bir mana taşımadığını söylemeye gerek yok sanırım. Burada kaybetseydi bile lige veda eden Y.Yozgat'ı son maçta devirir ve düğünün tacını Ali Sami Yen'de takar. Zaten ligde şaibe var! Y.Yozgat'ı eski G.Saraylı Uğur Tütüneker çalıştırıyor. G.Saraylı eski futbolcular da oynadığına göre bir engel teşkil etmez!

G.Saray, neden şampiyon oldu? Geride kalan 10 yıla baktığımızda bunun cevabını bulabiliriz. 10 yıl, 10 ana başlık ve G.Saray'ın şampiyonluğunun özeti.

– 10 yılda 7 lig şampiyonluğu (Bu yıl dahil 7 defa Şampiyonlar Ligi'ne kaldı. Bir çeyrek final oynadı, iki defa ikinci gruplara çıktı.)

– 10 yılda, 6 teknik adamla çalıştı (Feldkamp 1, Hollman 1, Safting 1, Souness 1, Fatih Terim 4, Lucescu 2).

– 4 yılda 4 Türkiye Kupası (Genelde 13 defa kazandı).

– 10 yılda 3 TSYD Kupası (2 yıldır yapılmıyor.)

– 10 yılda 3 Cumhurbaşkanlığı kupası (3 yıldır yapılmıyor.)

– 10 yılda 1 Başbakanlık Kupası (3 yıldır yapılmıyor.)

– 10 yılda 1 UEFA Kupası (Türkiye'de ilk kez.)

– 10 yılda bir Süper Kupa (Türkiye'de ilk kez.)

– 10 yılda, 3 gol kralı (4. yolda.)

İşte G.Saray'ı dünya takımı yapan, Avrupa'da adından övgüyle söz ettiren, başarının altında yatanlar. 15. şampiyonluk ve süs olsun diye değil, alınteriyle takılacak olan üçüncü yıldız. Aslına bakarsanız yıldızın da esprisi kaçtı. Avrupa'da puanları yıldızlarla değil, bileğinin hakkıyla alıyorsun. Yıldız takıntısının altında yatan gerçeği ise arifler anlıyordur sanırım.

Aslında daha evvel de söyledim. Maç hakkında yorumun gereksiz olduğunu. Fakat, Kocaelispor ve G.Saray arasındaki maç gerçekten takdire şayandı. Biraz boşverip vurdum duymaz davranan Ayman dışarıya çıkarılınca maç tam bir maç oldu. Hem Koceli'yi hem de G.Saray'ı kutlamak lazım. Bir şampiyonla başlayan maç, iki şampiyonla bitti. Kocaeli kupanın turunu G.Saray ise lig şampiyonluğunun turunu attı.

29.04.2002

Yazarımızın E-Postası: i.ekiz@zaman.com.tr





FATİH URAZ



Senenin en zevksiz maçı

Bazı noktaları anlamakta inanın ki çok zorlanıyoruz. Tamam maç öncesinde bir takımın az da olsa şampiyonluk şansı varken diğerinin de UEFA’ya katılması ihtimal dahilinde. Peki sizce bu durum oyunculara rakiplerini taciz etme hakkını verir mi, vermez. Aşırı sertlik yapmalarını gerektirir mi, gerektirmez.

Ya karşı kaleye 70 metre mesafede kazanılan bir faul atışında topu ısrarla hakemin gösterdiği noktanın 5 metre önüne koymanın ve bunu defalarca tekrarlamanın mantığına ne demeli? Hakem topu geriye aldırıyor, arkasına dönüyor ve anında top ileriye alınıyor. Hani rakip ceza sahası üzerinde kazanılmış bir atış olsa bu durum anlaşılır da, kendi yarı sahalarında bu inat niye, izah edemiyoruz.

Öyle sevimsiz bir maçtı ki, oyuncunun biri kafasıyla gerekmeyen bir biçimde rakibine vuruyor, vurulan oyuncu sanki boksör Foreman’ın yumruğunu yemişçesine kendini yere atıyor, santrforla stoper kapışıyor, Bursa kaptanıyla Lorant atışıyor derken, futbol dışında ne ararsanız sahada var.

Hadi puantajdaki konumlarını da boş verdik. Sezonun sonu gelmiş, tüm takımlarda gidecekler kalacaklar çok değil bir hafta sonra belirlenecekken o kadar sıkıcı, yavan, tatsız bir ilk yarı vardı ki sahada, görmeyene anlatmak zor. Futbolcular hiç olmazsa takımlarını boş verseler de kendileri için biraz kıpırdansalar diye binlerce taraftar sabırla bekledi de bekledi. Futbolcular kendilerini bile düşünmezken seyirciyi nasıl ve niye düşünsünlerdi ki!

İkinci yarıyla birlikte Bursaspor taraftarı baktı ki sahadan gelecek hayır yok, meşalelerini yakıp gırtlaklarına yüklendiler. Ne var ki golü bulan taraf F.Bahçe oldu. Gol sonrası Bursa mecburiyetten oyunu önde kabul etmeye başlayarak risk aldı. Doğal olarak bıraktığı boş alanlarda da Sarı–Lacivertli takıma fırsatlar doğdu. Bu noktadan sonra ise devreye Lorant girdi, farkı artırmayı değil skoru korumayı amaçlayan değişikliklerle oyunu domine etti.

Hakem Çulcu geçen haftaki performansını aratırken Fenerlilere tavsiyemiz gelecek sene için, düşünülen sayının üzerinde oyuncuya ihtiyaçları var.

29.04.2002

Yazarımızın E-Postası: f.uraz@zaman.com.tr





HASAN ÜNAL



Kıbrıs görüşmeleri

Kıbrıs’ta yürütülen doğrudan görüşmelerde hiçbir ilerleme sağlanamadığı artık iyice ortaya çıkıyor. Önceleri sadece Rum basınında çıkan etraflı haber ve değerlendirmeler bu gerçeğe işaret ediyordu. Son zamanlarda, Türk tarafı da görüşmelerin iyi gitmediğini ve bu işin bir anlaşmayla sonuçlanması ihtimaline inançlarının kaybolmakta olduğunu belirten açıklamalar yapıyorlar.

Gerek Türk tarafının açıklamalarından gerekse Rum basınında yazılıp çizilenlerden, bu durumun sebeplerini tespit etmek mümkün. Buna göre, temel bütün konularda tarafların tavırları birbirine taban tabana zıt. En önemli meselelerden birisi olan anayasa tartışmalarında, Türk tarafı iki eşit ve hükümran hükümetin bir araya gelerek, ortaklık cumhuriyeti kurması gerektiğini söylerken, Rumlar kendi anayasalarını bir miktar tadil ederek, bunun içine Türkleri monte etmeyi planladıklarını belirtiyorlar. O zaman Türklerin konumunun AB içerisindeki bir azınlık statüsünün ötesinde olamayacağı ortada ve bunu Türk tarafının kabul etmesi mümkün değil. AB’nin kendilerine tam destek verdiğini düşünen Rumların geri adım atması için de fazlaca bir sebep yok. Dolayısıyla bu hayati noktada görüşmelerin ilerleyebilmesi ihtimali azaldı.

Diğer önemli alanlarda da durum aşağı yukarı aynı. Rumlar, Türkler açısından bir anlaşmanın olmazsa olmaz şartlarından birisi olan iki toplumluluk ilkesini sulandırabilmek gayesiyle mücadele veriyorlar. Türk tarafından yüz bin kişilik toprak talebinde bulunuyorlar. Yani 1974’te Güney’e göç etmiş bulunan ve sayıları hakkında spekülatif rakamlar verilen Rumların yüz bini, Türk tarafından görüşmeler yoluyla sağlanacak topraklara yerleştirilecek ki, böyle bir durumda Türk tarafı kendi elinde yüzde yirmi dörtten fazla toprak tutamaz. Bu da pratik olarak Girne’nin batısından itibaren bütün toprakların Rumlara verilmesi demek. Türk nüfusunun üçte birinden fazlası mülteci haline gelir.

Ayrıca Rumlar en az yetmiş bin kişinin de Kuzey’deki topraklara; yani elde kalacak olan yüzde yirmi dörtlük topraklara yerleştirilmesini şart koşuyorlar. Bu durumda iki toplumluluk ilkesinden söz edebilmek mümkün olamayacak. Zaten AB içerisinde iki toplumluluk ilkesinin daha da sulandırılması ihtimalini ve Ada’da, Türklerle Rumlar arasındaki nüfus dengesinin dört misli oranında Rumlar lehinde olduğunu dikkate alacak olursak, o zaman Türklerin kendi topraklarında kendi idarecilerini bile seçmesi mümkün olmayacak. Ve bunlar faraziye değil. Gayet ciddi tehlikeler.

AB’ye girecek bir Kıbrıs’ta Türkiye’nin garantilerinin de sulandırılacağı ve Ankara’nın 1960 Anlaşmalarına göre Ada’nın tamamı üzerinde elde etmiş bulunduğu hakları muhafaza edilemeyeceğine göre, Rumların taleplerinin kabulü mümkün değil. Bu da yaklaşan bir kriz demek. Bu krizde AB ve Yunanistan muhiplerinin dediği gibi Rumların tek taraflı yani Ada’nın tamamının hükümeti sıfatıyla AB’ye alınması o kadar kolay olmayacak; zira, AB’nin kendi hukuk tanımaz tavrı yüzünden patlak verecek bu krizde Brüksel karar almaya zorlanacağı günlerde muhtemelen ABD’nin Irak harekatı yaklaşmış olacak. Ve Irak konjonktürü içerisindeki bir ABD, herhalde en fazla ihtiyaç duyduğu müttefikini ciddiye almadan hareket edemeyecek.

Öte yandan AB’nin Rumları tek başlarına alma girişiminin gerçek değil sanal bir üyelik olacağı da ortada. Rumlar güya Ada’nın tamamını temsilen AB’ye girecekler; ancak, gerçekte kendi topraklarının hükümeti olacaklar. Ve böylece bölünmüşlük AB üyeliği sayesinde perçinlenecek. Geçtiğimiz aylarda Verheugen’in, son hafta ise Solana’nın yaptığı açıklamalardan Rumların şiddetle rahatsızlık duymalarının sebebi bu olsa gerek. Ama ne diyelim, kendi başlarına AB’ye girmek istediklerini bize söyleselerdi, bizden bir miktar da toprak alarak ve barış imzalayarak bunu yapabilirlerdi. Şimdi hiçbir şey almadan ve Maraş’ı da kaybederek AB’ye girecekler. Güle güle demek lazım.

29.04.2002

Yazarımızın E-Postası: h.unal@zaman.com.tr





Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder



Zaman'da Bugün
29 Nisan 2002


Zaman Spor

Yazarlar

Bütün yazılar



YAZARLAR

A. TURAN ALKAN

ABDULLAH AYMAZ

AHMED ŞAHİN

AHMET SELİM

ALİ BULAÇ

ALİ ÇOLAK

ALİ H. ASLAN

ALİ ÜNAL

CEM BEHAR

EKREM DUMANLI

ETYEN MAHÇUPYAN

FİKRET ERTAN

GÜNTAY ŞİMŞEK

HASAN ÜNAL

HEKİMOĞLU İSMAİL

HİLMİ YAVUZ

HÜSEYİN GÜLERCE

İBRAHİM KARAYEĞEN

İBRAHİM KIBRIZLI

İSKENDER PALA

KADİR DİKBAŞ

KERİM BALCI

M. ALİ YILDIRIMTÜRK

M. NEDİM HAZAR

MEHMED NİYAZİ

MELİH ARAT

MİRZA ÇETİNKAYA

MUSTAFA ARMAĞAN

MUSTAFA ÜNAL

NUH GÖNÜLTAŞ

ORHAN OKAY

REHBER ABİ

SELÇUK GÜLTAŞLI

SELİM IŞIKLAR

TAMER KORKMAZ

ZİYA PERVER



Ana Sayfa| Zaman'da Bugün| Haberler| Ekonomi| Dış Haberler| Politika| Kültür-Sanat| Kadın-Aile| Spor| Yazarlar| Yorumlar

» Sık Kullanılanlara Ekle  «               » Giriş Sayfası Yap «

Copyright© 1995-2002 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.