Kıbrıs görüşmeleri
Kıbrıs’ta yürütülen doğrudan görüşmelerde hiçbir ilerleme sağlanamadığı artık iyice ortaya çıkıyor. Önceleri sadece Rum basınında çıkan etraflı haber ve değerlendirmeler bu gerçeğe işaret ediyordu. Son zamanlarda, Türk tarafı da görüşmelerin iyi gitmediğini ve bu işin bir anlaşmayla sonuçlanması ihtimaline inançlarının kaybolmakta olduğunu belirten açıklamalar yapıyorlar.
Gerek Türk tarafının açıklamalarından gerekse Rum basınında yazılıp çizilenlerden, bu durumun sebeplerini tespit etmek mümkün. Buna göre, temel bütün konularda tarafların tavırları birbirine taban tabana zıt. En önemli meselelerden birisi olan anayasa tartışmalarında, Türk tarafı iki eşit ve hükümran hükümetin bir araya gelerek, ortaklık cumhuriyeti kurması gerektiğini söylerken, Rumlar kendi anayasalarını bir miktar tadil ederek, bunun içine Türkleri monte etmeyi planladıklarını belirtiyorlar. O zaman Türklerin konumunun AB içerisindeki bir azınlık statüsünün ötesinde olamayacağı ortada ve bunu Türk tarafının kabul etmesi mümkün değil. AB’nin kendilerine tam destek verdiğini düşünen Rumların geri adım atması için de fazlaca bir sebep yok. Dolayısıyla bu hayati noktada görüşmelerin ilerleyebilmesi ihtimali azaldı.
Diğer önemli alanlarda da durum aşağı yukarı aynı. Rumlar, Türkler açısından bir anlaşmanın olmazsa olmaz şartlarından birisi olan iki toplumluluk ilkesini sulandırabilmek gayesiyle mücadele veriyorlar. Türk tarafından yüz bin kişilik toprak talebinde bulunuyorlar. Yani 1974’te Güney’e göç etmiş bulunan ve sayıları hakkında spekülatif rakamlar verilen Rumların yüz bini, Türk tarafından görüşmeler yoluyla sağlanacak topraklara yerleştirilecek ki, böyle bir durumda Türk tarafı kendi elinde yüzde yirmi dörtten fazla toprak tutamaz. Bu da pratik olarak Girne’nin batısından itibaren bütün toprakların Rumlara verilmesi demek. Türk nüfusunun üçte birinden fazlası mülteci haline gelir.
Ayrıca Rumlar en az yetmiş bin kişinin de Kuzey’deki topraklara; yani elde kalacak olan yüzde yirmi dörtlük topraklara yerleştirilmesini şart koşuyorlar. Bu durumda iki toplumluluk ilkesinden söz edebilmek mümkün olamayacak. Zaten AB içerisinde iki toplumluluk ilkesinin daha da sulandırılması ihtimalini ve Ada’da, Türklerle Rumlar arasındaki nüfus dengesinin dört misli oranında Rumlar lehinde olduğunu dikkate alacak olursak, o zaman Türklerin kendi topraklarında kendi idarecilerini bile seçmesi mümkün olmayacak. Ve bunlar faraziye değil. Gayet ciddi tehlikeler.
AB’ye girecek bir Kıbrıs’ta Türkiye’nin garantilerinin de sulandırılacağı ve Ankara’nın 1960 Anlaşmalarına göre Ada’nın tamamı üzerinde elde etmiş bulunduğu hakları muhafaza edilemeyeceğine göre, Rumların taleplerinin kabulü mümkün değil. Bu da yaklaşan bir kriz demek. Bu krizde AB ve Yunanistan muhiplerinin dediği gibi Rumların tek taraflı yani Ada’nın tamamının hükümeti sıfatıyla AB’ye alınması o kadar kolay olmayacak; zira, AB’nin kendi hukuk tanımaz tavrı yüzünden patlak verecek bu krizde Brüksel karar almaya zorlanacağı günlerde muhtemelen ABD’nin Irak harekatı yaklaşmış olacak. Ve Irak konjonktürü içerisindeki bir ABD, herhalde en fazla ihtiyaç duyduğu müttefikini ciddiye almadan hareket edemeyecek.
Öte yandan AB’nin Rumları tek başlarına alma girişiminin gerçek değil sanal bir üyelik olacağı da ortada. Rumlar güya Ada’nın tamamını temsilen AB’ye girecekler; ancak, gerçekte kendi topraklarının hükümeti olacaklar. Ve böylece bölünmüşlük AB üyeliği sayesinde perçinlenecek. Geçtiğimiz aylarda Verheugen’in, son hafta ise Solana’nın yaptığı açıklamalardan Rumların şiddetle rahatsızlık duymalarının sebebi bu olsa gerek. Ama ne diyelim, kendi başlarına AB’ye girmek istediklerini bize söyleselerdi, bizden bir miktar da toprak alarak ve barış imzalayarak bunu yapabilirlerdi. Şimdi hiçbir şey almadan ve Maraş’ı da kaybederek AB’ye girecekler. Güle güle demek lazım.
29.04.2002
Yazarımızın E-Postası:
h.unal@zaman.com.tr
|