Ana Sayfa Haberler Ekonomi Dış Haberler Politika Kadın-Aile Kültür-Sanat Televizyon Spor Yazarlar Yorumlar Çizgi-Yorum
   Akademi Bilişim Çocuk Eğitim Otomobil Röportaj Strateji Tüketici Masası Okur Hattı

 Bölge Haberleri


 Reklam
 Künye/İletişim
 English
 Basın Özetleri
 Abonelik
 

Site editörüne her türlü eleştiri ve önerinizi iletebilirsiniz; m.sakin@zaman.com.tr

 
Arama

 Arşiv

 

  Yorum

Kültürel bir olgu: Globalleşme

Ali Yaşar Sarıbay



Kültürel bir olgu olarak globalleşmenin mahiyetini anlayabilmek için, günümüzde kültüre antropologlar tarafından yüklenen anlamı hareket noktası almak uygun olur. Antropologlar uluslar, uluslararası örgütler, gruplar ve bireyler arasında bir ağ şeklinde oluşan, yaygınlaşan ve dünyayı adeta tek bir mekana dönüştüren ekonomik, sosyal, politik ve kültürel ilişkilerin en gerektirdiği ihtiyacın “kabul görme”(recognition) olduğu hususunda hemfikirlerdir. Dolayısıyla, bu ihtiyacı karşılamada anahtar rolün kültüre düştüğünün de ortak olarak altını çizmektedirler. Kültürün grupların kabul görme mücadelesinde ne kadar öneme sahip olduğu burada antropologların yaptığı bir araştırmadan vereceğimiz örnekle daha somut hale getirilebilir. Bir araştırmaya göre, Kuzey Amerika Kızılderililerinin nüfusu 1970 ile 1980 arasında 700 binden 1 milyon 400 bine çıkmıştır. Fakat bu artış Kızılderililer arasındaki bir nüfus patlamasıyla ilgili değildir. Artışın sebebi, araştırıcılara göre, Kuzey Amerikalıların kültürel köklerini ortaya çıkarmaya yönelik yeniden bir kimlik tanımlama girişimi, son tahlilde kabul görme mücadelelerinin ifadesidir.

Hal böyle olunca, dünyanın tek bir mekan gibi küçülmesi ve toplumlar arası temasların sıklaşması ve sıkılaşması anlamında globalleşme, sadece bu tek mekana uygun bir türdeş kültür oluşturma süreci şeklinde algılanamaz. Şüphesiz, globalleşme, bizzat kendisinin kabul göreceği bir türdeş (homojen) kültür oluşturma ihtiyacındadır. Buna karşılık, kültür aracılığıyla kabul görme, globalleşmenin öncü toplumlarının dışındaki toplumların kendi kabul görme mücadeleleri için de açılan bir yol olduğundan, bu toplumlarda yeniden bir kimlik arayışını ve tanımını teşvik edici yönde çalışmaktadır. Nitekim, uluslararası ilgili literatürün çok büyük bir kısmı globalleşmenin bu iki yüzüne dikkat çekmektedir. Dolayısıyla, kültürel bir olgu olarak globalleşmeyi incelerken, onun sadece türdeşleştirici değil, farklılaştırıcı boyutlarına da bakmak gerekmektedir.

Bu çerçevede, kültürel bir olgu olarak globalleşmeyi türdeşleştirici süreç şeklinde görenler, giyimden beslenme tarzına; televizyon dizilerinden bilgisayar programlarına; kadın haklarından eşcinsellerin özgürlüklerine kadar dünya ölçeğinde tek tip bir kültürün dayatıldığını, dayatılan bu kültürün de esasen Batı toplumlarının ortak kültürü olduğunu ileri sürmektedirler. (Örnek vermek gerekirse, sosyolog Ritzer’in Türkçeye de çevrilmiş olan Toplumun McDonatlaştırılması ile Benjamin Barber’in McWorld vs. Jihad kitapları belirtilebilir.) Öbür yandan, globalleşmenin kültürler arası farklılaşmaları, parçalanmaları, kutuplaşmaları, hatta çatışmaları doğurduğu ileri sürülmektedir. (Bu görüşün en başta gelen temsilcisi “Medeniyetler Çatışması” teziyle Amerikalı politikbilimci Samuel Huntington’ dur.)

Burada söz konusu ettiğimiz iki zıt görüş birbiriyle ilişkili bir biçimde ele alındığında kültürel olgu olarak globalleşmenin resminin ayrıntılı özelliklerini formüle etme olanağımız doğar. Bunları birkaç noktada toplayacak olursak, şunları söyleyebiliriz:

1. Globalleşme kültürel temelde hem bir benimsemeyi, hem de bir reddiyeyi içerir. Benimsemeyi, globalleşmede öncü Batı toplumlarının kültür kodlarının (giyim tarzında, dili konuşmada, günlük davranışta yansımalarıyla) Batı–dışı toplumlarca maddi bir tüketimde bulunur gibi tüketilmesi şeklinde tanımlamak mümkündür. Bu olguyu “tüketimcilik” olarak adlandırabiliriz. Tüketimcilik, ekonomik bir olgudan farklı, fakat ondan esinlenen sosyo–kültürel bir tutum ve yaklaşımı ifade eder: Tıpkı mal ve para gibi toplumsal ve kültürel şeylerin de edinilmesinin ve gösteriminin vazgeçilmez bir arzu olarak toplumda yerleşmesi; bu arzunun o topluma aidiyet duyguları yaratmada, bireylere toplumsal konum (statü) sağlamada nihai olarak kendini “modern” tarzda var etmede işlevsel olmasıdır: Tüketimin sosyo–kültürel alanın ve ilişkilerin yerleşik hale gelmesi; bu doğrultuda fikirlerin, imgelerin, anlamların da bir mal gibi tüketilmesi; nihayet insanların kim olduğunun, tüketim kalıplarına ilişkin sembollere bakılarak belirlenmesidir. Reddiye ise, ya doğrudan öncü toplumların kültür kodlarından arınmayı veya o kodların yerel kültüre dahil olmasını önleme yoluyla yapılmakta; ya da söz konusu kültür kodlarının esasen yerel kültürde mevcut bir koda karşılık geldiği inancını yaymayla gerçekleştirilmektedir.

Birinci durumda, konuşulan dilden başlanarak günlük hayatta öncü toplumların kültür izlerini taşıyan bütün öğelerini silmeye tabi tutarak “kültürel saflaştırma” diyebileceğimiz bir girişim söz konusudur. Buna sadece Batı–dışı toplumlarda değil, Batılı toplumlarda bile rastlamaktayız. Örneğin, araştırmalara göre, Fransa’da Fransızcanın global kültür öğelerini çağrıştıran şekilde İngilizceleştirilmesine bir karşı çıkış vardır.

İkinci durum, kültürün kendi kendini oryantalize etmesine (self–orientalization–deyim tarihçi Arif Dirlik’e aittir) tekabül etmektedir. Bunun anlamı, “Batılı” denen şey (ne ise) esasen kendi kültürümüzde mevcuttur, dolayısıyla o “şeyleri” temellük etmekte bir aykırılık, son tahlilde bir gayri meşruluk yoktur, düşüncesine/inancına dayanarak dolaylı yoldan global kültür kodlarını onamaktır. Batı–dışı toplumlarda yaygın tutum budur.

2. Globalleşmenin kültürel farklılığı ön plana çıkartarak Batı–dışı toplumları kültürel yaratıcılığa yöneltme olasılığı üzerinde durulması gereken bir husustur. Çünkü, globalleşme yerel kültür öğelerini öncü toplumların kültür kodlarıyla etkileşime sokarak son tahlilde yeni kültürel pratiklerin ve anlayışların da oluşmasına katkıda bulunmaktadır. Bu durumu bir İsveçli antropolog (Ulf Hannerz) “creolization” olarak adlandırmaktadır: Tarihsel kökleri olmayan, ama global temasların sonucu olan yeni kültürel oluşumların ortaya çıkması.

Gerçekten de, günümüz toplumları kaçınılmaz şekilde birbirleriyle her alanda sıkı bir temas halinde bulunmaktadırlar. Arjun Appadurai, söz konusu alanları şu beş kategoride karakterize etmektedir:

i. Etno–mekan: İçinde yaşadığımız dünyayı değiştiren insanların (turistler, göçmenler, mülteciler, sürgünler, misafir işçiler ve hareket halindeki diğer insan grupları) oluşturduğu etkileşim alanı.

ii. Tekno–mekan: Yüksek ve düşük, mekanik ve enformatik teknolojinin kapalı sınırları bile aşacak yaygınlıkta ve hızda akışının yarattığı alan.

iii. Finans–mekan: Uluslararasında bugüne kadar görülmemiş hacimde ve hızda para akışının ve bu akışın kışkırttığı piyasa işlemlerinin (uluslararası borsa ve spekülasyon işlemleri) yapıldığı ve yayıldığı alan.

iv. Medya–mekan: Gazeteler, dergiler, televizyon istasyonları, film stüdyoları gibi bildirişim (enformasyon) araçlarının elektronik olarak üretildiği ve kültürel temasların sıklaşmasını sağlayan alan.

v. Fikri–mekan: Özellikle Aydınlanma kökenli ideolojilerin ve fikirlerin dayandığı kavramların (özgürlük, refah, insan hakları, egemenlik, temsil ve demokrasi.. gibi) etkin olduğu alan.

Appadurai’nin resmettiği mekanlar–içi ve arası etkileşimler, son tahlilde, yersizleşmeyi (deterritorialization) beraberinde getirerek her eylemin ve fikrin kendisini rahatça ifade edebileceği, hatta meşrulaştırabileceği bir ortam bulmasını da sağlayıcı mahiyettedir. Bu durumun bir adım ötesi, globalleşme sürecinin sanal bir zeminde sürmeye devam etmesi, dolayısıyla toplumların, toplulukların siberalanda (cyberspace) ilişkiye geçmeleridir.

Bu gelişmenin sağlayabileceği bir imkan, yerelliklerin önemini yitirip ulus aşırı toplulukların vücut bulmasıdır. Bu sayede, toplumları ve toplulukları bir arada tutan kökensel ve mekansal yakınlıkların yerini yeni ortak sosyal ve kültürel ilgiler alabilir, neticede “kültür” dediğimiz toplumların/toplulukların yapıp etmeleri belli bir sabiteden dinamik bir yaratıcı öğeye dönüşebilir.

O halde, buraya kadar resmedilen çerçevede, kültürel olgu olarak globalleşme iki sureti içeren bir süreç olarak algılanabilir. Bir sureti, Batılı öncü toplumların kültür kodlarının dayatıldığı türdeşleşmeyi yansıtır. Öbür sureti ise kültürler arası farklılaşmayı parçalanma (fragmentation) düzeyinde gerçekleştirirken, Batı–dışı toplumların kendilerini yeniden tanımalarına ve tanımlamalarına dair bir imkan sunar; ve böylece o toplumların artık geri dönüşü olmayan bir sürece kendi “şahsiyetleri” ile dahil olarak Batılı toplumların kültürel tekelini eriten yeni bir ortak kültür arayışına yönelmelerini gündeme getirir. Bu ikinci sureti bazı sosyal bilimcilerin globalleşmenin zemini modernleşme olduğu için “alternatif modernleşme” veya “çoğul modernleşme”(multiple modernization) olarak adlandırmalarına rağmen, bu yazıdaki yaklaşım aynı doğrultuda değildir. Globalleşmeyi belirttiğimiz iki sureti bağlamında diyalektik ve açık uçlu bir süreç olarak görüyoruz ve bu sebeple böyle bir sürecin sadece kayıpları değil, ortak kültürel formları gerçekleştirmeye yarayacak bazı kazanımları da içerdiğini düşünüyoruz.

Bu açıdan, “alternatif modernleşme”nin, modernite biricik (unique) ve Batı’ya özgü tarihsel bir olgu olduğundan, önünde sonunda “kendi kendini oryantalize etmek” ile özdeş olduğunu iddia ediyoruz.

Bununla beraber, dünyadaki mevcut fiilî durum açısından yaklaştığımızda, Batı–dışı toplumların içine itilmiş göründüğü kıskaç, globalleşmenin kazanımlarına dair iyimserliği ortadan kaldırıcı mahiyettedir. Söz konusu kıskacın bir ağzı, daha önce belirtilen “kendi kendini oryantalize etme”yi simgeliyor. Bu simgeleme, global kültür kodlarının esasen kendi “sahih” ve/ya “yerli” kaynaklarımızda var olduğunu ifade eder, dolayısıyla onları yeniden üretir ve kabul edilmelerine meşru bir zemin sağlar. Bu sayede toplum kendini hakim olan kültürel dünyanın parçası olarak algılamaya yönelir, “global” olanın bütün isterlerine sorgulamasız bir onay verir. Kıskacın diğer ağzı, sosyolog Ulrich Beck’in “globalizm” dediği, son tahlilde dünya pazar ekonomisinin alternatifsiz hakimiyetini ifade eder. Bazıları bu hakimiyetin nihai olarak bir dünya devleti inşa edici yeni bir milliyetçilik formu olduğunu söylemektedirler ki, bu da Batı–dışı toplumların karşıt bir kültür milliyetçiliği doğrultusunda politik olarak kışkırtılmalarına yol açmaktadır. Aslında mevcut dünyada fiilen olup biten durum budur. İnsanlığın bu durumu kanıksamış görünmesi globalleşmenin sözde zaferidir. Çünkü, globalleşmenin olumsuzlukları ve o doğrultuda “alternatif” çözümler ve burada tanımlanan kıskaçtan nasıl çıkılacağı hususları da ancak globalleşme üzerinden onunla birlikte düşünülme zorunluluğunu dayatmaktadır. Globalleşme, her şeyden önce, bu açıdan açık uçlu bir süreçtir. Çünkü, sosyolog Stuart Hall’ın belirttiği gibi, globalleşme son tahlilde garantisiz tarihlere dair bir olgudur. Ama, belki de onun bu yönü insanlığın “ortak” ve “yeni” kültürel formlar arayışını zorunlu hale getirmektedir.

Prof. Dr., Uludağ Üniversitesi Öğretim Üyesi

29.04.2002

Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder


Diğer Yorumlar

> Neyin feryadı Ali Yıldız (28.04.2002)

> Müzikte fütürizm: Modernizmin gürültüsü Yalçın Çetinkaya (28.04.2002)

> Demokrasinin denektaşı olarak Fransa başkanlık seçimleri Mehmet Ali Kılıçbay (27.04.2002)

> Kopenhang Kriterleri Uğur Özakıncı (27.04.2002)

> Türkiye’nin kozu çok yönlü dış politika Faruk Erbilgin (26.04.2002)

> Sivil ortodokslaşma ve kamusal hayatın problemleri Süleyman Seyfi Öğün (25.04.2002)

> Polise bilimsel destek Müslüm Saylı (25.04.2002)

> Milliyetçilik ölüyor Mehmet Altan (24.04.2002)

> Evrensel çocuk anlayışına doğru Ahmet Kemerli (24.04.2002)

> Çağdaşlık yolunda bir engel: RTÜK yasa taslağı Can Paker* (23.04.2002)

> Hayatın bitmeyen şekeri; çocuklar H. Salih Zengin (23.04.2002)

> Bir bilincin hikâyesi Mehmet S. Aydın* (22.04.2002)

> "Reform" mu, "trajedi" mi? Murat Şengül (21.04.2002)

> Küreselleşme’nin neresindeyiz? Adnan Aslan (21.04.2002)

> Ortadoğu yanarken Ilgaz Zorlu (20.04.2002)





Zaman'da Bugün
29 Nisan 2002


Zaman Spor

Yorumlar


Ana Sayfa| Zaman'da Bugün| Haberler| Ekonomi| Dış Haberler| Politika| Kültür-Sanat| Kadın-Aile| Spor| Yazarlar| Yorumlar

» Sık Kullanılanlara Ekle  «               » Giriş Sayfası Yap «

Copyright© 1995-2002 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.