Hesabı sorulmayacak mı?
Rahim kanseri tedavisi gördüğü için getirildiği Çapa Tıp Fakültesi Hastanesi’nde, sağlık karnesindeki resmi başörtülü olduğundan 71 yaşındaki Medine Bircan’a bakılmadı; kapı dışarı edilen bu hanım iki gün sonra da öldü. Kanser tedavisi gördüğünden çileli hanımın saçı da yokmuş. Olayın neresinden bakarsak bakalım, tüyler ürpertici bir dramla karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz.
Yetkililer, “Biz başörtüsüne karşı değiliz; siyasal simge olmasına karşıyız.” diyorlardı. Yakaya takılan rozetlerin de siyasi simge olduğunu düşünürsek havada kalan bu iddia Medine Bircan ile iyice komik hale dönüşüyor. 71 yaşında, tedavi gören bir hanım da mı başörtüsünü “siyasi simge” olarak kullanıyordu. Kendisinin inanmadığını, başkaları inanır düşüncesiyle söyleyenlerden daha gülünç duruma kim düşebilir?
Bu genelgeyi yayınlayanlar da, uygulayanlar da suç işlemişlerdir. Çünkü hiçbir normun, hatta anayasa maddesi dahi olsa, milletin vicdanına aykırı olamayacağı hukukun ana ilkelerindendir. İki bin yıl önce Sophokles’in Antigone piyesinde gözler önüne serdiği üzere, bütün hukuki normlar meşruiyetlerini kamu vicdanından alırlar. Bu genelgeye kamu vicdanında yer bulunamayacağına göre, yayınlayanlar da, uygulayanlar da hesabını vermelidirler.
Bu insanlar mesleklerine ihanet ettiler; zira hekim olurken şöyle bir Hippokrat yemini yapmışlardı: “Din, milliyet, ırk, parti ve içtimai sınıf kaygularının vazifemle hastam arasına girmesine müsaade etmeyeceğim. İnsan hayatına, ana karnına düştüğü andan itibaren mutlak bir surette hürmet edeceğim.” Şimdi bu yeminin ışığında Medine Bircan’ın dramını değerlendirelim. Başörtülü olduğundan bakmadıklarına göre Hippokrat yeminine ihanet ettiler mi, etmediler mi? Ettilerse, yeminine ihanet eden meslek erbabına yapılan işlem, bunlara karşı da yapıldı mı? Yapılmadıysa, ne zaman yapılacak? Hiç yapılmayacaksa, niçin?
Kim ne derse desin, üniversitedeki ideoloji bıçkınlığının altında ilmî kısırlık yatmaktadır. Eğer bir bilim insanı, mesleğinde başarılı değilse, kamufle aracı olarak ideolojisine sarılır. Tavizsiz, keskin bir tutum içine girer. Bu gerçeği Kemal Alemdaroğlu’nda da müşahede ediyoruz. Gazetelerde çeşitli kalemler, bilhassa Sayın Murat Bardakçı Alemdaroğlu’nun “intihalci” olabileceğini gündeme getirdi. “Virginia Üniversitesi’nin, İstanbul Üniversitesi’nin rektörü Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu’nu –intihalci– olarak ilan ve teşhir etmesini yazmıştım. Üniversitenin iddiasına göre Alemdaroğlu, Philippe Jean Quilici adındaki Amerikalı bir doktorun 1992’de çıkarttığı “New Developments in Laparoscopi” isimli çalışmasını 1995’te makaslamış ve Mustafa Taşkın ile Berat Apaydın adlarındaki iki doçentle beraberce yayınladıkları “Laparoskopik Cerrahi” isimli kitaba kendi adıyla aktarıvermişti.” Bu satırların yer aldığı yazının başlığı da “Belgeler Ortada Rektörden Tık Yok” idi. Bu açık soruların üzerinden haftalarca geçmesine rağmen neden Alemdaroğlu “Ben ciddi bir ilim insanıyım. Bu iddia şu şu sebeplerden doğru değildir..” diye gerekçeleri sıralamadı? Niçin YÖK Başkanı Kemal Gürüz bir işlem yapmıyor, sadece Sfenks gibi susuyor? Bu iddialar yalanlanamadığı ve bir işleme muhatap olmadığı takdirde en eski, en köklü bilim yuvamız olan İstanbul Üniversitesi’nin hangi derekelere düşeceği düşünülüyor mu?
Hayat ağacı her an kendini tazeler; hiçbir ideolojinin dar kalıplarında yaşama alanı bulamaz, serpilip gelişemez. İdeoloji ile ilim de bir yerde bulunamazlar. İdeolojik kafalar beyinlerinde bütün gerçeklerin var olduğuna inanırlar. O gerçekleri olaylarda, tabiatta ararlar. Olaylar ve tabiatta bulunanlar beyinlerindekini doğruluyorsa, onlar gerçektirler; aksi halde olayların ve tabiatın ortaya koydukları hayal ürünüdürler. İlmî kafalar ise, belli bir nosyona sahip olduktan sonra, peşin hükümsüz, aydın bir idrakle olaylara ve tabiata yaklaşırlar. Gözlemlerde bulunurlar.
Evet, Alemdaroğlu ve onun gibiler ideolojileri neyi emrediyorsa, onu yapacaklardır. Sözümüz asıl sivil toplum kuruluşlarınadır. Hani siz haksızlığa karşı yeri göğü inletirdiniz(!). Neredesiniz? Niçin diliniz tutuldu? Yoksa siz de sofist Trasimaque’nın “Adaletin, en kuvvetlinin hoşuna gitmekten başka bir şey olmadığını temin ederim” sözünün hâlâ geçerli olduğuna mı inanıyorsunuz?
Bunun hesabını soracak bir merci yok mu? Ortada maktul varsa, katil de vardır. Suçlunun hesaba çekilmediği bir ülkede olayların nereye tırmanacağını tahmin eden her idrak sahibi dehşete kapılmaz mı?
07.07.2002
Yazarımızın E-Postası:
m.niyazi@zaman.com.tr
|